Prof. Dr. Yalçın Küçük ile Devlet Planlama Teşkilatı yıllarına ilişkin söyleşi


Prof. Dr. Yalçın Küçük, Devlet Planlama Teşkilatı yıllarına ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Okan İrtem'in sorularını yanıtlayan Küçük, 
"Şunu bilin, devlet idaresinde payitahtın başına Sincan’dan kimseyi getiremezsiniz, Tayyip Erdoğan bu tayinlerden dolayı yargılanacak. Menderes ne demişti, odunu koysam seçtiririm, bu adamın Allah’ı, Şah’ı Menderes’tir, onu koydu oraya. Türkiye çok kötü bir durumdadır
ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Yalçın Küçük, soL'da yayımlanan son söyleşide kaldığı yerden devam etti.

DPT’li yıllara ilişkin Okan İrtem'in sorularını yanıtlayan Küçük, 
"Burada şu önemli, o zaman devlet bizdik, devlet Türkiye aydınıydı. Şu anda hiçbirimiz devlette bir odacıyı tanımayız, devlet gitti, devlet köylülerin, cahillerin ve şeriatçıların eline geçti. Şimdi Tayyip Bey daha da kötüye götürüyor. Yalçın Küçük neyi yazdı, Mücahit Arslan’ı yazdı, bu bir. İki, İstanbul Belediye Başkanı katillerin, Sivas Katliamı’nın avukatı, küçücük bir belediyeden alındı getirildi. Üç, Ankara’da bir Belediye Başkanı var, Sincan’dan geldi. Şunu bilin, devlet idaresinde payitahtın başına Sincan’dan kimseyi getiremezsiniz, Tayyip Erdoğan bu tayinlerden dolayı yargılanacak" 
değerlendirmesinde bulundu.

Okan İrtem: soL’da yaptığımız son söyleşiye DPT’li yılları konuşmak üzere ara vermiştik. Orada aydın mücadelesinin 60’lı yıllarla birlikte yükseldiğini söylemiştiniz. İzin verirseniz kaldığımız yerden devam edelim ve Devlet Planlama Teşkilatı üzerine konuşalım. ‘Aydın hareketinin yükselişinde planlama düşüncesinin ve dolayısıyla DPT’nin yeri nedir’ sorusu ile başlayabilir miyiz?
Yalçın Küçük: Direkt olarak şudur, 60’lı yıllarla beraber, Menderes’e rağmen kalkınma düşüncesi çıktı, zaten bütün dünyada kalkınma düşüncesi vardı. Peki bu düşünce nedir; bu, milli geliri artırmak demektir, bu da planlama ile olur. Böyle düşünülüyordu; planlama o sırada tanrı gibi görülüyordu.
Okan İrtem: Peki, DPT’nin, kurum olarak onu ortaya çıkaran 27 Mayıs ile ve ihtilalin getirdiği düzen ile ilişkisi için ne söylersiniz?
Yalçın Küçük: Şöyledir, 27 Mayıs iki şeyi yaptı; bir, devlet sistemini değiştirdi, yüksek planlama kurulunu getirdi. Demek ki, bakış açısını değiştirdi; neydi bu yeni anlayış, şudur: “Her şey planlamadır, planlama da kalkınmadır, büyük devlet olmamız kalkınmamıza bağlıdır”; 27 Mayıs bunu getirdi. İki, yavaş yavaş ortaya çıkan Kürt hareketine karşı ve komünizme karşı da Mili Güvenlik Kurulu’nu kurdu. 
27 Mayıs’tan önce Menderes ne demişti, Rusya’ya giderim, demişti. Bazılarına göre Menderes’in asılmasının sebebi Rusya’ya gitmesidir. Öyleyse 1960 Devrimi dediğimizde iki kuruldan söz ediyoruz: Milli Güvenlik Kurulu ve Yüksek Planlama Kurulu. Nedir bunlar, ne var MGK’de, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı var. Yüksek Planlama’da kimler var, Başbakan var, karşısında Planlama Müsteşarı, İktisadi Planlama Dairesi Başkanı, Sosyal Planlama Dairesi Başkanı, Koordinasyon Başkanı var. Ne yapıyor bunlar, eşgüdüm sağlıyorlar. Müthiş bir şey, yürütme aygıtı ve iktidar her şekilde frenlenmişti. Yürütmeyi bu şekilde frenlenme, sınırlandırma düşüncesi toplumdaki demokratik çizginin bir sonucuydu. Yürütmeyi güçlendirme ise Doğan Avcıoğlu’nun çizgisidir.
Okan İrtem: DPT’deki kimi uzmanların da Avcıoğlu’nun içinde olduğu Sosyalist Kültür Derneği’nde yer aldıkları bilgisi döneme ilişkin anılarda yer alıyor. Doğan Avcıoğlu’nun DPT ile ve teşkilattaki uzmanlarla ilişki nasıldı?
Yalçın Küçük: Planlama’da Doğan Avcıoğlu’nun ilişkisi Yalçın Küçük ve Hikmet Çetin’di, bizdik, biz her şeyi Doğan ile konuşurduk. Ben giderdim, bazen yanıma Hikmet’i de alırdım. Plancılar bana hiç güvenmezlerdi, beni ittiler, hem ihtilalciydim, öğrenci lideriydim, hem de Doğan ile ilişkim vardı. Hikmet de gelirdi, sonradan Doğan ile arkadaş da oldu. 
Planlama’dayken bazen Yön'e yazı gönderirdim, müthiş dergidir, Doğan'dan telefon gelirdi, “Yalçın güzel olmuş, yayımlıyorum” derdi ve kendi imzasıyla başyazı çıkardı. Bu yoldaşça bir davranıştır. Ve önemli olduğunu sanmıyorum. Biz yaparız. 
Sorunuza gelirsek, Doğan Avcıoğlu Yüksek Planlama Kurulu ile bağlantılıydı, Yalçın Küçük ile bağlantılıydı, biz her yüksek planlama kurulunu Doğan ile konuşurduk. Bir kişi daha vardı, sizin için bir sürpriz, o iyi bir çocuktu, Arslan Başer Kafaoğlu, maliyeyi çok iyi bilirdi, ihtilalci bir çocuktu. Arslan’ın da bir tarafı vardı, ağabeyi Adnan Başer çok önemli bir bürokrattı, gelirler genel müdürüydü, benimle de bağlantısı vardı. 
Demek ki, devletle bir şekilde bağlantımız vardı, şimdi hiçbir bağlantımız yok. Bunları yazacağım, devletle ilişkimiz vardı, ODTÜ rektörü Seha Meray, Şam büyükelçisi Cenk Duatepe, biz bunlarla bağlantılıydık, bürokrasi öyleydi, devlet öyleydi, biz devleti yönetiyorduk. Arslan Başer Kafaoğlu’nun ağabeyi Adnan Başer bürokrasinin önemli bir mevkiindeydi. Yalçın Küçük ve bacanakları devlette yer alıyordu. Hikmet Çetin, bunlar iki bacanaktır, biri devlete çekiyor, diğeri Apo’ya çekiyor, derdi; doğru değil ama böyle derdi. 
Burada şu önemli, o zaman devlet bizdik, devlet Türkiye aydınıydı. Şu anda hiçbirimiz devlette bir odacıyı tanımayız, devlet gitti, devlet köylülerin, cahillerin ve şeriatçıların eline geçti. Şimdi Tayyip Bey daha da kötüye götürüyor. Yalçın Küçük neyi yazdı, Mücahit Arslan’ı yazdı, bu bir. İki, İstanbul Belediye Başkanı katillerin, Sivas Katliamı’nın avukatı, küçücük bir belediyeden alındı getirildi. Üç, Ankara’da bir Belediye Başkanı var, Sincan’dan geldi. Şunu bilin, devlet idaresinde payitahtın başına Sincan’dan kimseyi getiremezsiniz, Tayyip Erdoğan bu tayinlerden dolayı yargılanacak. Menderes ne demişti, odunu koysam seçtiririm, bu adamın Allah’ı, Şah’ı Menderes’tir, onu koydu oraya. Türkiye çok kötü bir durumdadır.
Okan İrtem: DPT’nin 60’ların sonuna doğru etkisinin azalmasını neye bağlıyorsunuz?
Yalçın Küçük: Bu, Özal’la başlar. Onun DPT müsteşarlığına atanması DPT’yi bir tür hedef tahtasına oturtmak demekti. DPT’deki uzmanlarca “takunyalılar” adı verilen İslamcı ekip onun zamanında DPT’ye alındı. Ama yine de Özal Amerika’ya gittiğinde henüz o kadar İslamcı değildi, asıl Amerika’da Nakşibendi oldu, İslamcılığın en kötü tarikatıdır. Ordu Tayyip Erdoğan’ı getirdiğinde o da Nakşibendi değildi, sonra oldu. Battıkça daha kötü oldu. Özal’ı DPT müsteşarlığına getirerek çökerttiler DPT’yi. “Plan değil, pilav istiyoruz” dediler ve işlevsizleştirdiler. 
'TAYYİP BEY SİZ İKTİDARA GELMEDİNİZ, GETİRİLDİNİZ'

Okan İrtem: O zaman DPT’nin güçsüzleştirilmesini Adalet Partisi’nin ya da Süleyman Demirel’in politikasının bir sonucu olarak görüyorsunuz, diyebilir miyiz; ne de olsa Özal’ı DPT müsteşarlığına getiren Süleyman Demirel’di.
Yalçın Küçük: Güzel, burada izin verir misiniz, size Demirel ve Özal’ı anlatabilir miyim; önce şunu sormak durumundayız, Demirel ve Özal hiç ayrıldılar mı? Demirel nereye gittiyse Özal onu takip etti. Önce DPT’ye hem Demirel ve hem de Özal uzman olarak geldiler, orada çalıştılar ve pek de çalışmadılar ama geldikleri kesindir. Sonra Demirel Özal’ı DPT’ye müsteşar olarak atadı. 70’lerin sonunda DPT’ye Özal’ı yine Süleyman Demirel getirdi. Bunları tespit ediyoruz. Bakın, bu bir devlet politikasıdır, bana Tayyip Bey mi diyorsunuz, ben size şunu söylerim, AKP gelmedi getirildi. Tayyip Bey, Tayyip Bey, siz iktidara gelmediniz, sizi iktidara getirdiler. Bu bir devlet işidir. Sorunuza gelecek olursak, DPT’ye bunu yapanlar iki kişidir, biri Turgut Bey ve diğeri Süleyman Demirel. Güzel, bunları çok açıkça söylemiş oluyorum. 
Peki, biraz siyasi tarihten söz edebilir miyim, 1965 seçimlerini hatırlıyor musunuz? 
'ODTÜ HALA BİZİM İÇİN HEYECANDIR'
Okan İrtem: Yalçın Hocam yaşım 65 seçimlerini görmeme izin vermiyor.
Yalçın Küçük: Öyle mi? Altmışlı yıllar bir harikadır. Peki, devam edebilir miyim. Bir, 1965 seçimleri yeni bir ihtilale gebe olarak sonuçlandı. İki, Demirel'in partisi çok oy aldı ve birinci parti oldu. Üç, TİP on beş milletvekili ile Parlamento’ya girdi. Aybar, Boran ve Aren meclisteydiler ve Türkiye’yi salladılar. Sosyalistler yıldız oldular; TİP, bu on yılı harika bir on yıl yaptı. Dört, Demirel ise Turgut Özal'ı bu dönemin yıldızlarından Planlama’ya müsteşar yaptı. Özal pek bilgisizdi ve böylece Planlama’da her şey bitti. Demirel’in yavaş yavaş otoriter bir rejime kaydığı günlerdir. Demirel korkaktı, açıktan yapamıyordu ve gizlice ilerliyordu. 
Tabii bunları söylerken aynı zamanda Planlama’dan ayrılmamın nedenlerini de anlatmış oluyorum ve şöyledir. Bir gün bir resepsiyonda Turgut Bey ile karşılaştık, galiba başbakandı. “Yalçın, ‘beni Planlama’dan Turgut attı’, diyormuşsun, seni ben atmadım” dediler. Ben de, “Turgut Bey, beni nasıl siz atmış olursunuz, ben sizinle çalışmayı reddettim ve ayrıldım” dedim. Öyle yaptık. 
Ne yaptık, bir, Planlama'yı Siyasal'a, ODTÜ'ye taşıdık. ODTÜ'de İdari Bilimler Fakültesi'nde, “burayı plancılar kurdu” diyorlarmış ki, pek doğrudur. İki, Atilla ve Necat ile Siyasal'dan Fikret ve Şadi, Planlama’yı üniversiteye taşıdık. Planlama'da yeni teknikler öğrenmiştik. Öğretmeye açtık. Mimarlık Fakültesi de vardı, ODTÜ yepyeni bir üniversite oldu. 12 Mart ile bizleri kovdular. Ama iki çılgın fakülte, Mimarlık ve İdari İlimler bir heyecan oldular. Çok memnunduk. Ve ODTÜ hâlâ bizim için heyecandır. Yaşamaktadır.
Okan İrtem: O zaman bu isimlerle birlikteliğiniz ODTÜ’den epey önce, Planlama yıllarından başlıyor.
Yalçın Küçük: Tabii efendim, onlar benim arkadaşlarım, biz Planlama’da hep birlikteydik, ben orada iki Atilla ile, Karaosmanoğlu ve Sönmez, beraber çalıştım. Atilla Sönmez Fransa'dan doktora yapmış gelmişti, "doctorat d'etat", diğerlerinin, "doctorat pour l'orient" diyorlar, bir değeri yoktur. Dayısı Paris büyükelçisiydi, sonra MİT müsteşarı oldu, bir gün diğer Attila, Karaosmanoğlu, uçakta MİT müsteşarıyla birlikte seyahat ediyormuş, Atilla'yı sormuşlar ve sonra "yeğenim" demişler. Karaosmanoğlu şaşırmış, "Atilla hiç bahsetmedi" demiş. 
Sönmez de benden sonra ODTÜ'ye geldi, Atilla'lar geldiler, Selim İlkin oradaydı, Şadi ve Fikret çoktan ODTÜ'lü olmuşlardı, müthiş fakülte yaptık. Hocalık oynadık. Atilla sonra yurtdışına gitti. Ben yurtdışına sadece sürgüne gittim. Biraz kırıldım. Atilla'yı çok severdim. 
Sonra Türkiye’ye geldiler. Suna Kan ile co-habite ettiler, çöpçatanlıkta İhsan Doğramacı'nın rolü olduğunu duymuştum, İhsan Bey üniversiteleri iyi kuruyor ve öyle anlıyorum, iyi bir çöpçatandır. Doğru, üniversite işi de bir çöpçatanlıktır. Ayrıca "Doğramacı Camii" pek güzeldir. Her dine ve her dindaşa uygundur. Öylelerini seviyorum. 
Sonra Atilla hasta oldular. Ölümcüldür. Sık sık arıyordum, Suna Hanımefendi ile konuşuyordum. Artık Atilla'nın öyle bir hali var, bilmiyor ama ben sık sık arıyordum. Ayrılıyorduk. Sonra Suna Hanım'ı rahatsız etmekten sıkılmaya başladım. Her defasında bir "laf" ediyordum. Suna Hanım, beni teselli ettiler. Atilla "bana hep sizi anlatıyor" diyordu, "arayın, efendim" dediler. Biraz rahatlamıştım. "Ah Hanımefendi, ben sizin konserlerinizi hiç kaçırmazdım, sahnede çok güzelsiniz" dedim. Ve teşekkür ettiler. Anladım, rahatlamıştım, fırsatı kaçırmadım, "Hanımefendi, ben bir melomanım" amma, "klasik müzikten hiç anlamıyorum" deyiverdim. Doğrucuyum ya ve doğruyu da söyledim, yine rahatladım. Suna Hanım bana, "Yalçın Beyefendiciğim, klasik müziğe düşkün olanların çoğu, müzikten anlamazlar" dediler. Kendi adıma çok sevindim. Ama Beethoven'i anlıyorum. Ne ihtilalci adamdır. Müthiş bir müziği var.
Kısa bir zaman sonra Atilla'yı kaybettik. Amansız hastalık diyorlar.
Okan İrtem: DPT’nin 60’lardaki etkinliğini konuştuk ama meselenin bir başka veçhesini izninizle sormak istiyorum. DPT dışındaki kurumlarda planlama fikrinin etkisi nasıldı, uzun vadeli plan çalışmaları yapılmasını nasıl karşılıyorlardı?
Yalçın Küçük: O pek hoş bir öyküdür, tabii bunu söylerken şunu söylemek istiyorum, plancılık ayrı bir meslektir ama planlama çok modaydı ve ne yapılabilir, herkes ayrı bir plan yapıyordu. Bazen durdurmak gerekirdi ve gider durdururdum. Müsteşarımız Memduh Aytür’dü, benden çok istediği yazılardan bazıları Genelkurmay'a da giderdi. Ordumuz, biraz havalanmıştı, Planlama çok revaçta, ordunun ilgili daireleri, ordunun yatırımlarını, harcamalarını kendileri planlamak ve çizmek istiyordu. Bu imkansız bir iştir, bütün harcamalara bakmak ve ilişkilerini kırmak zorundaydık. Mektuplarda yüksek paşalara, sabırla, planlama öğretirdim. Bunaltırdım. Bazen giderdim, iyi karşılarlardı. Durdururduk. 
Bu tür yazılarda “bunaltmayı” bir yöntem olarak kullanırdım. Harika bir yoldur. Bir Osmanlı münevveri üslubum vardır. “Görüşleriniz bir harika” derdim, böyle başlardım. “İçimi parlattınız, size mahsustur”, devam ederdim. Ve “müthiş müthiş, bunları bulabilmek çok önemli, böylesini sadece siz bulursunuz”. Bütün bunların arkasından bir “fakat” ya da “amma” gelirdi, “bir küçük nokta var” ve öyle başlardım. Nokta uzar ve büyürdü. 
Demek ki, Planlama'da müsteşar Memduh Aytür beni çok “kullandı” ve çok çalıştırdı, bunu söylemek istiyorum. Bir eşi hanımefendi de saraylıydı, bakanlara ve hükümete üstten bakardı. Kim bunlar diyen bir hali vardı. Bende de “kim bunlar” halini hep görürler, değilim, ama öyle bakarlar. Memduh Bey yazılarını bana yazdırırdı. Resmi yazıları ben yazardım, Memduh Bey imzalardı, başbakanlık müsteşarlığı yazıları olarak giderlerdi. Tabii Memduh Bey çizerdi ve ben yazardım. Okurdu ve imzalardı, böyle yapardık. Planlama işimizdi ve yaptık. 
*** 
Planlama’yı konuştuk, peki Okan Bey, Hariciye’yi bilir misiniz, Hariciye cahilliğe açılan bir kapıdır, ben Hariciye’ye hiç gitmedim ve o kapıdan hiç geçmedim. Yakup Kadri’nin Hariciyeciler’den duyduğu hayal kırıklığını da hiç unutmadım. Biz plancılar Hariciye'den gelen yazılara “hain yazıları” gözüyle bakardık; Planlama Müsteşarı Memduh Bey’in de böyle gördüğünü hatırlıyorum. Bu zamanda, Dışişleri Bakanlığı İktisadi İşler Genel Müdür Yardımcısı Şükrü Elekdağ idi. Aptal demek en hafifidir, kendime de “artık aptallaştım” dediğim için böyle demekte bir sakınca yoktur. Aziz Nesin de demişti, biz aptallaştık. Benim itirazım bunun bir süreç olduğudur ve her zaman değildir. Akepe döneminde ben kendimi tam aptallaşmış buluyorum. 
Ortak Pazar'a girmek istiyorduk, hükümetin görüşü budur. Buna karşı çıkmak söz konusu değildir. Ancak biz planlamada, Ortak Pazar’a nasıl gireceğiz, ona bakıyorduk, kalkınma yapacaktık, girerken her şeyimizi teslim etmek istemiyorduk. Hariciye ve Şükrü Elekdağ'ın yazıları tam teslimiyetçiydi. Aptal tüccarların ve Avrupalıların görüşlerini tekrarlıyordu. Bir ezberciydi, ne de olsa bir Boksör'dür. Karşıma bir “bilge diplomat” olarak çıkmıştı. Ve ben ise bu bilgisiz hariciyeciyi çok terslemiştim. Yaparım. 
Elekdağ’ın Demirel'ci olduğunu da biliyorduk. Hiç sevmeyiz.
Bunları böylece konuşmuş olduk. 
 
Okan Bey, artık bana Planlama’dan Memduh Aytür’ün nasıl ayrıldığını sorar mısınız lütfen. 
'SİZE BİR MARŞ SÖYLEMEK İSTİYORUM... CEVABIMDIR'
Okan İrtem: Peki Yalçın Hocam. Memduh Bey Devlet Planlama Teşkilatı’ndan nasıl ayrıldı?
Yalçın Küçük: Şöyle oldu. Seçimlerden Demirel büyük başarı alarak çıktı. Güçlü bir hükümet kurabiliyordu. Ben ise Müsteşar Memduh Aytür'ü görevden alacağını düşünüyordum. Bize de Planlama'dan ayrılmak düşüyordu. Belki bir üniversitede bir görev. 
*** 
Yegane Hanım odamıza geldi, Memduh Bey'in özel kalem müdürüydü, kibardır. Müsteşar'ın yakınlarına odasına gelip haber veriyordu. Memduh Bey çağırıyordu ve gittim. Memduh Bey memnun ve neşeliydi, “Yalçın" dedi, “Başbakan geldiler. Demirel çok heyecanlıydı, gözleri yaşlı, Memduh Bey birlikte çalışacağız” dediler. Çok sevindim, ben yanlış çıkmıştım. Hep “Memduh Bey'e bu adam sizi bir gün dahi tutmaz”, diyordum. Çok namuslu, çok gururlu ve çok bilgili bir yüksek devlet memurumuzdu. Nerede yanıldım, anlamadım, canım sıkıldı ama yine de sevindim.
Odama döndüm. Bir saat geçmedi, Yegane Hanım tekrar geldi. Tekrar çağrılıyordum. Yegane Hanım telaşlıydı.
 
*** 
Memduh Bey de devlet memuruydu. Ancak bir imkan sağlamışlardı, yüksek devlet memurları, memur şartlarından ayrılabiliyor ve “sözleşme” imzalıyorlardı. Memur değil, sözleşmeli çalışan oluyorlardı. Daha yüksek maaş alabiliyorduk. Ben de bir yüksek memurdum ancak ben bu yola girmedim. Ayda beş bin lira alabilirdim, iki bin lira aldım. Razı oldum çünkü sözleşmeli olanları anında istedikleri zaman işten atabilirlerdi. Ben devletime güvenmiyordum. Bu devlet beni atar, diyordum. Devlete para verdim, ben sözleşmeli olmadım. 
Yegane Hanım çağırmıştı, Memduh Bey'e çıktım. Canı sıkkındı, “Yalçın, haklı çıktın” dedi. Kovulma kağıdını gösterdi. Demirel başbakan olmuştu, müsteşarına gözü yaşlı, “birlikte çalışacağız Memduh Bey” demişti. Aramızda bir kat vardı ve inmişti, ilişik kesme yazısını “yazın” demişti. Yazdılar. Koca müsteşarı attılar. Peki ben bütün bunlar nasıl biliyordum. Ve neden her ay beş bin lira yerine iki bin lira alıyordum. Bunu çok yaptım. Neden mi, ben size bir marş söylemek istiyorum. Cevabımdır. 
*** 
Jandarma biz sosyalistiz
Dostuz yalnız biz sana
Kurtuluşun bizimledir
Elini uzatsana
 
***

Okan İrtem: Yalçın Hocam artık sona doğru geliyoruz. Şu ana dek aydın hareketinin yükselişinde plancılık düşüncesinin etkisini konuştuk. Ama aydınları kırmayı hedefleyen 12 Mart’ın Birinci Nihat Erim hükümetinde sizin söyleşi boyunca sözünü ettiğiniz ve aydın mücadelesinin yükselişi ile bağlantılandırdığınız plancılar da görev aldılar. Sizce plancılardaki bu çelişkili siyasi tavrın nedeni nedir?
Yalçın Küçük: Güzel, şununla başlayalım, bir, Erim bir kandırmacaydı, yanında plancılarla getirildi, “reformlara devam ediyoruz” demek istediler. Orada plancılar bir müddet kaldı ve ben onlarla ayrıştım, çok da ağır şeyler söyledim. İki, sonra Erim hükümetine katılan plancılar da bıraktılar. Yaptıklarına 11’lerin İstifası deniyor. Hepsi birden Erim Hükümetinde reformların yapılmayacağına hükmettiler ve AP’li bir ismin hükümete alınmasını bahane ederek istifa ettiler.
Okan İrtem: Müşerref Hekimioğlu “Anılar” kitabında Birinci Erim Hükümeti’nde Çalışma Bakanı olarak yer alan Atilla Sav’ın ağzından 11’lerin istifasını kısa bir biçimde çok güzel anlatıyor. İzin verirseniz, oradan bir paragraf aktarabilir miyim?
Yalçın Küçük: Tabii efendim, Müşerref bizim arkadaşımız.
Okan İrtem: Müşerref Hanım şöyle yazmış: “Atilla Sav saygılı, düzeyli konuşmasıyla tanınır ama istifa olayını ‘bok öyküsüyle’ özetleyiverdi bir akşam: Adamın biri yarışa giriyor, bir tabak bok yerse diyelim on altın alacak. Başlıyor kaşıklamaya, bir kaşık, iki kaşık, tabağı yarılıyor, neredeyse bitecek, adam kaşığı bırakıyor birden, yarıştan vazgeçiyor. Çevredekiler şaşırıyor. Vazgeçecekse neden o kadar bok yedi, anlamıyorlar. Adam açıklıyor, kaşığında kıl varmış, midesi bulanınca yarıştan vazgeçiyor.”
Yalçın Küçük: Doğrudur o, Müşerref güzel anlatır. Hükümetteki bakanlar dayandılar bir müddet, inanmak istediler, hepsi iyi çocuklardı, ben çok bozuştum onlarla. Atilla Karaosmanoğlu ve benim çok sevgili arkadaşım Atilla Sönmez kaldı. Ama hepsi sonunda ODTÜ’ye geldiler. ODTÜ’de biz yeni bir merkez kurduk, ODTÜ’lü hocalar, adını verebilirim, Galip Yalman, “ODTÜ’yü plancılar kurdu” diyor. O tam doğru değil, biz on yıl sonra ODTÜ’ye ruh verdik, Planlama’dan gelmiştik, çok yeni şeyler öğrenmiştik, iktisadı uygulamayı, planlamayı ve sınırlarını öğrenmiştik, o çocukları biz yetiştirdik. Müthiş bir dönemdi o, Galip’in söylediği bu anlamda doğru. Buradan ne çıkar, biz orada yeni bir kapı açtık, Türk aydını her zaman yeni bir kapı açar. İşimiz budur.

Kaynak:  

Yorum Gönder

0 Yorumlar