64 kaynak · 18 bölüm · tek soru: aşk hakkında bildiklerimizi kim, nerede, nasıl öğrendi?
"Sevgi hakkında bildiğimiz o azıcık şey, basit gözlemin ötesine geçmiyor. Ve sevgi hakkında yazdığımız o azıcık şeyi bile, şairler ve romancılar bizden daha iyi yazmış."
— Harry Harlow, Amerikan Psikoloji Derneği Başkanlık Konuşması, 31 Ağustos 1958
"Sevgi, nefret edilende sevimlilik tohumları görüp, onu yavaş yavaş hayata ısıtır ve sevimli kılar."
— Charles Sanders Peirce, "Evrimsel Sevgi", 1893
Özlem Yağmur Derin'e.
Ve iki babanın anısına: Eyüp Bey'in ve babamın. Babalarımız birbirini göremedi. Biz görelim istiyorum.
İÇİNDEKİLER
| Bölüm | Soru | |
|---|---|---|
| 0 | Açılış — Aynı Adı Taşıyan İki Yazı | Neden aynı başlık? |
| Bu yazıyı kim yazdı | 16 Mayıs, 23:15 | |
| 1 | Bastırılmış Konu | Bilim aşktan neden kaçtı? |
| 2 | Tel Anne ile Kumaş Anne | Sevginin en dibinde ne var? |
| 3 | Aşk Bir Çıkarmadır | Beyinde ne oluyor? |
| 4 | Etiket | Fizyoloji nasıl duyguya dönüşür? |
| 5 | Limerans | Âşık olmak içeriden nasıl bir şeydir? |
| 6 | Bin Yıllık Sınır | Aşk nerede biter, hastalık nerede başlar? |
| 7 | Nedenler Var, Gerekçeler Yok | Sevmenin bir sebebi olabilir mi? |
| 8 | Aşk Kaç Parçadan Oluşur? | Altmış yıllık bir başarısızlığın anatomisi |
| 9 | Aşk Neden Tehlikelidir? | Her toplumun aşkı dizginleme biçimleri |
| 10 | Kalp Özgürleşti, Peki Acı Nereden Geliyor? | Denetim çözüldüğünde ne oldu |
| 11 | Aşk Her Yerde Aynı Şey mi? | Bir kavganın hikâyesi |
| 12 | Uzaktan Aşk | Kültürler iç içe geçtiğinde |
| 13 | Eksik | Aşkı çalıştıran doyum mu, yokluk mu? |
| 14 | On Yedinci Ay | Tutku söndüğünde ne büyür? |
| 15 | Edebiyat Neden Kanıttır? | Bu kitabın kendini savunduğu bölüm |
| 16 | İki Ekonomi | Aşk adaletin neresinde durur? |
| 17 | Aşk Bir Tarihsel Güçtür | Sonuç |
| Kaynakça |
Açılış — Aynı Adı Taşıyan İki Yazı
Bir şeyle başlayalım.
Gözlerinizi kapatın ve sevdiğiniz birini düşünün. Herhangi biri. Anneniz olabilir, çocuğunuz olabilir, yıllar önce elinizden kayıp gitmiş biri olabilir. Şimdi o kişinin canının yandığını hayal edin. Elini kapıya sıkıştırdığını. Ya da bir haber aldığını, kötü bir haber, ve yüzünün değiştiğini.
Bir şey oldu, değil mi?
Göğsünüzde. Ya da midenizde. Bir sıkışma, bir daralma. Kaşlarınız istemsizce çatıldı belki.
Şimdi aynı şeyi hiç tanımadığınız biri için yapın. Otobüste yanınıza oturan bir yabancı. Elini kapıya sıkıştırıyor.
Yine bir şey oldu — ama aynı şey değil. Daha hafif. Daha uzak. Sanki camın arkasından izliyorsunuz.
İşte bu makale, aradaki o farkın peşinde.
Çünkü o fark ölçüldü. Gerçekten, bir cihazla, sayılarla ölçüldü. Ve ortaya çıkan şey, aşk hakkında bildiğimizi sandığımız her şeyi biraz eğdi.
İki yazı, iki yıl, sıfır selam
2010 yılında, Tayvan'da bir grup bilim insanı bir araştırma yayımladı. Yawei Cheng ve arkadaşları. Yayımlandığı dergi NeuroImage — yani "beyin görüntüleme" üzerine uzmanlaşmış, ciddi, hakemli bir bilim dergisi. (Hakemli dergi: bir yazı yayımlanmadan önce, aynı alanda çalışan başka uzmanlar tarafından okunup denetlendiği dergi. Yani "ben öyle diyorum" demekle olmuyor; başkaları da "evet, doğru yapmışsın" demek zorunda.)
Araştırmanın başlığı şuydu:
"Love hurts: An fMRI study" (Aşk acıtır: Bir fMRI çalışması)
İki yıl sonra, 2012'de, İsrailli bir sosyolog — Eva Illouz — bir kitap yayımladı. Cambridge'de, Polity Yayınları'ndan. (Sosyolog: toplumu inceleyen bilim insanı. Bireyin kafasının içine değil, insanların arasındaki ilişkilere, kurumlara, âdetlere bakar.)
Kitabın başlığı şuydu:
"Why Love Hurts: A Sociological Explanation" (Aşk neden acıtır: Toplumbilimsel bir açıklama)
Aynı cümle. İki yıl arayla. Biri laboratuvardan, biri sokaktan.
Ve şimdi işin tuhaf tarafı:
İkisi de birbirinden habersiz.
Cheng'in makalesinin kaynakçasında Illouz yok — olamaz da, kitap iki yıl sonra çıktı. Ama Illouz'un kitabında da Cheng yok. Ne o beyin taramasını duymuş, ne öteki cinsel piyasaları. İki insan, aynı soruyu soruyor, aynı başlığı atıyor, ve birbirlerinin varlığından haberleri yok.
Bu bir kaza değil. Bu, aşk hakkında bildiklerimizin nasıl bölündüğünün resmi.
Bu makale, o iki başlığın neden aynı başlık olduğunu anlatma denemesidir.
Birinci yazı: Beyniniz nerede bittiğinizi unutuyor
Cheng ve ekibi şunu yaptı.
İnsanları bir makinenin içine yatırdılar. Bu makinenin adı fMRI — açılımı "işlevsel manyetik rezonans görüntüleme." (Kısaca: beynin hangi bölgesinin o anda daha çok çalıştığını gösteren bir cihaz. Kan akışına bakar. Beynin bir bölgesi çalışırken oraya daha çok kan gider; makine bunu görür. Yani düşüncenizi okumaz — nerede çalıştığınızı gösterir.)
Sonra deneklere basit çizimler gösterdiler: bir el, bir ayak. Bazılarında acı veren bir durum vardı — parmağın kapıya sıkışması gibi. Bazılarında yoktu.
Ve şunu istediler: "Bu durumu üç ayrı gözden hayal et."
- Kendin başına geliyormuş gibi.
- Sevdiğin kişinin başına geliyormuş gibi. (Deneyden önce sevdikleri kişinin fotoğrafını gösterdiler ki zihinlerinde canlansın.)
- Bir yabancının başına geliyormuş gibi.
Üçünde de beynin "acı ağı" çalıştı. Bu beklenen bir şey. İnsan, başkasının acısını hayal ederken kendi acı devrelerini kullanır. Bu yüzden bir filmde birinin canı yandığında yüzümüzü buruştururuz.
Ama sonuçlar arasında bir fark vardı. Ve o fark bu yazının kalbi.
Yabancıyı düşündüklerinde, beynin belli bir bölgesi daha çok çalıştı: sağ temporo-parietal bileşke. Uzun bir isim; bundan sonra kısaca TPJ diyeceğiz. (Beynin, şakak ile tepe kemiğinin buluştuğu yerin altında kalan bölgesi. Ne işe yarar? Kabaca şuna: "Bu benim mi, onun mu?" Kendinizi başkasından ayırmanızı sağlar. Başkasının yerine kendinizi koyup sonra geri dönmenizi sağlayan bölge burası. Yani sınır bekçisi.)
Sevdikleri kişiyi düşündüklerinde ise o bölge söndü.
Ve asıl çarpıcı olan şu:
İlişki ne kadar yakınsa, sönme o kadar derindi.
Yani deneğin partneriyle ilişkisi ne kadar sıkıysa, beyninin "sen ile o ayrı insanlarsınız" diyen bölgesi o kadar susuyordu.
Araştırmacıların kendi cümlesiyle: sevdiğimiz kişiyi düşündüğümüzde, beynimizdeki "ben"in temsili ile "o"nun temsili birbirine karışıyor.
Şimdi başlığa geri dönün: Aşk acıtır.
Bu bir söz sanatı değil. Bir bulgu.
Sevdiğinizin acısı size gerçekten acı verir, çünkü beyniniz o an nerede bittiğinizi ve onun nerede başladığını bilmiyor.
Nesillerdir söylediğimiz o söz — "canım yanıyor onun için" — meğer tam anlamıyla doğruymuş. Canınız yanıyor. Kendi ağrı devrelerinizle.
İkinci yazı: Kalp özgürleşti, peki bu acı nereden geliyor?
Şimdi laboratuvardan çıkalım ve sokağa inelim.
Eva Illouz'un sorusu şuydu: Aşkın acısı her çağda aynı mıydı?
Bakın bu çok önemli bir soru, çünkü ilk bakışta cevabı belli sanılır. "Tabii ki aynıydı, aşk aşktır, Leyla ile Mecnun'dan beri değişmedi ki."
Illouz "hayır" diyor. Ve şöyle bir karşılaştırma yapıyor.
Bir yanda 19. yüzyıl romanları: Jane Austen'ın Gurur ve Önyargı'sı, İkna'sı; Flaubert'in Madame Bovary'si; Emily Brontë'nin Uğultulu Tepeler'i. Öte yanda bugünün hikâyeleri: Sex and the City gibi diziler, Bridget Jones filmleri, gazetelerin ilişki köşeleri.
Ve aradaki farkı şurada buluyor:
Eskiden bir insanın kiminle olabileceğini dışarıdan belirleyen güçler vardı. Sınıf. Servet. Din. Soy. Mahalle. "Bize denk mi?" sorusu. Bir kızın hangi ailenin oğluyla evlenebileceği, âşık olmadan önce büyük ölçüde belliydi.
Bugün o güçler çözüldü. Illouz'un tespiti tam olarak bu: statünün, dinin, ırkın "uygun eş" belirleyicisi olarak gücü azaldı. Bugünün beklentisi şu: kiminle olacağına yalnızca kalbin karar verir. Dış kısıt yok. Özgürsün.
İşte tam burada Illouz'un asıl sorusu geliyor. Ve bence bu makalenin en güzel sorularından biri:
"Kalp bu kadar özgürleştiyse, o hâlde bu acı nereden geliyor?"
Cevabı şu: Eski kısıtlar gitti ama yerine bir şey geldi. Piyasa.
Illouz buna "cinsel alanlar" diyor. (Sexual fields. Sosyolojide "alan" demek: belli kuralları olan, insanların içinde birbiriyle yarıştığı bir oyun sahası demek. İş dünyası bir alandır, sanat dünyası bir alandır. Illouz diyor ki: eş bulma da artık böyle bir alan.)
Ve bu alanın kuralları, Viktorya dönemi terbiye kurallarına değil, markete benziyor:
- Arz ve talep var. (Bir şeyin bolluğu ve azlığı fiyatını belirler.)
- Kıtlık ve fazlalık var.
- Ve bir para birimi var: çekicilik.
Illouz'un ifadesiyle: kapitalizmin mantığı, duyguların özel alanına girdi. (Kapitalizm: kabaca, her şeyin alınıp satılabilir bir değere dönüştüğü ekonomik düzen. Illouz'un dediği, bu mantığın artık yatak odasına, sohbete, flörte de sızdığı.)
Sonuç ne oluyor? Illouz'a göre bu alanda oyuncular — özellikle erkekler — birer küçük yatırımcı gibi davranıyor. Cinsel sermaye biriktiriyorlar; çünkü bu sermaye onlara toplumsal statü kazandırıyor. Ve erkekler bu piyasada kadınlardan daha uzun süre "aktif oyuncu" kalabildikleri için, ödüller onların lehine diziliyor.
Bunun bir adı var, muhtemelen duymuşsunuzdur: bağlanma korkusu.
Ve Illouz'un iddiası şu: bu korku bir karakter kusuru değil. Piyasanın ödüllendirdiği bir strateji.
Yani: uzun soluklu bir ilişki arayan kadınların bugün yaşadığı yaygın acı, tesadüf değil. Yapının kendisinden çıkıyor.
Şimdi iki yazıyı yan yana koyalım
| Cheng ve ark. (2010) | Illouz (2012) | |
|---|---|---|
| Nereye baktı? | Beynin içine | İnsanların arasına |
| Aleti neydi? | fMRI cihazı | Romanlar, diziler, görüşmeler |
| Bulgusu | Aşk, seninle öteki arasındaki sınırı söndürür | Aşk, piyasa kurallarına devredildi |
| Aşk neden acıtır? | Çünkü nerede bittiğini bilmezsin | Çünkü hesap kitap kalbe girdi |
İkisi de doğru.
Bunu iyice sindirin, çünkü bu makalenin bütün iddiası bu tek cümlenin içinde:
İkisi de doğru. Ve hiçbiri tek başına yeterli değil.
Çünkü Cheng'in bulduğu şey, Osmanlı'da da doğruydu, Antik Mısır'da da doğruydu, bundan on bin yıl sonra da doğru olacak. Beynin sınır bekçisi, sevdiğin biri söz konusu olduğunda susuyor. Bu bir donanım meselesi. (Donanım: bilgisayarın fiziksel parçaları. İnsanda karşılığı: bedenimiz, beynimiz, doğuştan gelen mekanizmalarımız.)
Ama Illouz'un bulduğu şey iki yüz yıl önce doğru değildi. Cinsel sermaye biriktiren, bağlanmaktan kaçınan, arz-talep hesabı yapan bir dünya — bu yeni. Bu bir yazılım meselesi. (Yazılım: bilgisayara ne yapacağını söyleyen programlar. İnsanda karşılığı: kültür, âdetler, kurallar, hikâyeler, o dönemin "normal" saydığı şeyler.)
Ve işte aşk hakkındaki bütün kafa karışıklığımızın kaynağı burada:
Aşk, çok eski bir donanımın, çok yeni bir yazılımı çalıştırmasıdır.
Beyniniz mağara devrinden kalma. Kuralları ise geçen yüzyıldan.
Bu cümleyi ilk kuran kişi ben değilim; Kanadalı filozof Carrie Jenkins, 2017'de çıkan kitabında neredeyse aynısını söylüyor:
"Romantik aşk, modern bir toplumsal rolü oynayan kadim bir biyolojik makinedir."
Ama iki katman yetmiyor: üçüncü bir şey var
Bu kadarını söyleyip bıraksak, düzgün ama eksik bir makale olurdu.
Çünkü bir sorun var. Şöyle düşünün:
Diyelim ki aşk gerçekten donanım artı yazılımdan ibaret. O zaman aynı kültürde yaşayan iki insanın aşk anlayışı aşağı yukarı aynı olmalı, değil mi? Aynı beyin, aynı kültür.
Ama öyle değil.
Amerikalı sosyolog Ann Swidler, 1980'lerin başında seksen sekiz kişiyle uzun uzun konuştu. Aşk hakkında. Ve şaşırtıcı bir şey buldu.
İnsanlar aşk hakkında birbirine zıt iki şeye aynı anda inanıyordu.
Bir yanda romantik masal:
- Herkes için bir doğru kişi vardır.
- Aşk her engeli aşar.
- Gerçek aşk sonsuza kadar sürer.
Öte yanda gerçekçi görüş:
- Aşk süregiden bir iştir.
- Emek ister, fedakârlık ister, taviz ister.
- Her gün yeniden kurulur.
Şimdi dikkat: Swidler'in konuştuğu insanlar, ona romantik masala inanmadıklarını söylüyorlardı. "Yok canım, o filmlerde olur" diyorlardı.
Ama karar anlarında tam da o masalı kullanıyorlardı.
Kiminle evleneceğine karar verirken. Bu evliliği bitirip bitirmeyeceğine karar verirken. O eşiklerde insanlar "acaba bu benim o kişim mi?" diye soruyorlardı — az önce inanmadıklarını söyledikleri şeye göre.
Ve gündelik hayatta, sabah kavgasında, bulaşık tartışmasında, gerçekçi görüşe dönüyorlardı: "İlişki emek ister."
Swidler'in bu konuda yazdığı cümle, bu makalenin en sevdiğim cümlelerinden biri:
"Kültürel çelişkiler, karışıklıklar ve tutarsızlıklar araştırmacıları endişelendirebilir; ama sıradan insanları gündelik hayatlarında hiç rahatsız etmiyor gibi görünüyor."
Ne kadar doğru, değil mi? İnsan aynı gün içinde hem "aşk her şeyi yener" diyebilir hem "aşk emek ister" diyebilir. Ve bunda hiçbir tuhaflık görmez.
Swidler bunu açıklamak için güzel bir benzetme kullanıyor: kültür bir alet çantasıdır.
Ders kitabı değil. Program değil. Çanta.
İçinde birden fazla alet vardır. Bazıları birbirine hiç benzemez. Ve siz her durumda hepsini kullanmazsınız — duruma göre birini çekip alırsınız.
İşte bu yüzden aşk üç katmanlı:
| Katman | Nedir? | Ne kadar sürede değişir? |
|---|---|---|
| KAPASİTE | Sevme yetisi. Beynin, bedenin, bağlanma devrelerin. | Milyonlarca yılda. Yani pratikte hiç. |
| REPERTUVAR | Elindeki aşk modelleri, kelimeler, hikâyeler. | Yüzyıllarda. Yani birkaç kuşakta. |
| KULLANIM | O an hangi modeli çekip aldığın. | Anında. Bir kararla. |
Herkeste aynı el var. Çantalar farklı. Ve hangi aleti ne zaman çıkaracağın duruma bağlı.
Peki bu makale ne yapacak?
Şimdi size dürüst bir şey söyleyeyim.
Bu makaleyi yazarken önümde altmıştan fazla kaynak vardı. Harvard'dan, Oxford'dan, Yale'den psikologlar. Bir Şilili biyolog. Bir Fransız filozof. Bir Mısırlı romancı. Bir Budist keşiş. Bir anarşist kadın. Bin yıl önce yazılmış Arapça tıp metinleri. Bir Amerikan sitcom'unu inceleyen bir sosyolog. İki maymunla çalışan bir psikolog. Ve bir avuç şair.
Ve şunu fark ettim: hepsi haklı, ve neredeyse hiçbiri diğerinden haberdar değil.
Beyin araştırmacısı sosyoloğu okumuyor. Sosyolog nöroloğu okumuyor. Filozof ikisini de okumuyor. Şair zaten hepsinin cevabını dört yüz yıl önce vermiş ama kimse ona bakmıyor.
Bu makale bir buluşma denemesidir.
Ve şu yolu izleyeceğiz:
Önce zemine ineceğiz. Aşkın en dibinde ne var? Bir bebeğin bir bez parçasına sarılması var. 1958'de bir psikolog, yavru maymunlara iki "anne" verdi: biri tel örgüden ama süt veriyor, diğeri yumuşak kumaştan ama süt vermiyor. Dönemin bütün bilimi "bebek sütü seçer" diyordu. Bebek kumaşı seçti. Ve o gün, sevginin karnın doyurulmasından çıkan bir şey olmadığını öğrendik.
Sonra bedene bakacağız. Aşk beyinde ne yapar? Cevap sizi şaşırtacak: hiçbir şey eklemez. Çıkarır. Duvarları indirir.
Sonra içeriye gireceğiz. Âşık olmak içeriden nasıl bir şeydir? Neden sabah gözünüzü açar açmaz o yüz gelir? Neden engel çıktıkça daha çok yanarsınız? Bunun bir listesi var — on iki maddelik bir liste — ve okurken hepiniz kendinizi bulacaksınız.
Sonra tehlikeli bir soru soracağız. Aşk nerede biter, hastalık nerede başlar? Bu soru bin yıldır soruluyor. Bin yıl önce Bağdat'ta bir ahlakçı, on dokuzuncu yüzyılda Paris'te bir psikiyatr, 2017'de Oxford'da dört filozof — hepsi aynı şeyi tartıştı. Ve verdikleri cevaplar, sandığınızdan çok daha sarsıcı.
Sonra dışarı çıkacağız. Toplum aşkla ne yapıyor? Cevap: onu denetliyor. Her toplum, her zaman, her yerde. Neden? Çünkü aşk tehlikelidir — soy zincirlerini ve sınıf düzenini bozar. Ve denetim çözüldüğünde ne oluyor? Illouz'un anlattığı şey oluyor.
Sonra kalbe döneceğiz. Aşkın kimyası ortalama on yedi ay sürüyor. Bunu okuyunca çoğu insan üzülür. Bence üzülmemeli. Çünkü bu bir yıkım değil, bir eşik. On yedinci aydan sonra başlayan şeyin adı başka. Ve belki de asıl mesele o.
Ve sonunda bir ölçüt bulacağız. Bir tane. Sadece bir tane. Bir Budist keşiş, bir Hristiyan ilahiyatçı, bir klinik psikolog, bir Şilili biyolog ve maymunlarla çalışan bir Amerikalı — beşi birbirinden habersiz, aynı cümleye vardı:
Sevgi, karşındakinin özgürlük alanını genişletiyorsa sevgidir. Daraltıyorsa, başka bir şeydir.
Bir söz
Bu yazıyı okurken bir yerde sıkılırsanız, bir yerde "bu bana göre değil" derseniz, lütfen bir sayfa daha okuyun. Söz veriyorum: bu makalede tek bir kelime yok ki açıklanmadan geçilsin. Tek bir kavram yok ki bir örneğe bağlanmadan bırakılsın.
Çünkü aşk hakkında konuşurken en sinir bozucu şey, insanların bilerek anlaşılmaz konuşmasıdır. Sanki mesele karmaşıkmış gibi, sanki özel bir dil gerekiyormuş gibi.
Gerekmiyor.
Aşk, insanlığın en çok konuştuğu şeydir. Bir istatistik var, çok hoşuma gider: İngilizcedeki en ünlü alıntıları toplayan Bartlett's adlı kitapta en çok geçen kelime "aşk"tır. Şiirde, şarkıda, mektupta, türküde, ağıtta — hepsinde bu.
Ama tuhaf olan şu: bilim bu konuya çok geç geldi. 1958'e kadar psikoloji ders kitaplarında aşk diye bir konu neredeyse yoktu. Harry Harlow adında bir psikolog o yıl meslektaşlarının karşısına çıkıp şunu söyledi:
"Psikologlar, hiç değilse ders kitabı yazan psikologlar, sevginin kökenine ve gelişimine ilgi göstermemekle kalmıyor — onun var olduğundan bile habersiz görünüyorlar."
Ve şunu ekledi, ki bu makalenin bütün ruhu bu cümlededir:
"Sevgi hakkında yazdığımız o azıcık şeyi bile, şairler ve romancılar bizden daha iyi yazmış."
Bir bilim insanı, meslektaşlarına, "bizim işimizi şairler bizden iyi yapıyor" diyor.
Bu makale o itirafı ciddiye alıyor.
Bu yüzden burada hem beyin taramaları olacak hem şiir. Hem yüzde 88,5 gibi rakamlar olacak hem üç bin yıllık bir aşk şarkısındaki tuhaf bir benzetme. Hem laboratuvar olacak hem tuz madenine atılıp kristalle kaplanmış bir dal.
Çünkü aşkı anlamanın tek yolu, ona bakan bütün gözleri aynı odaya toplamaktır.
Son bir şey, başlamadan önce
Bu makalenin sonunda size aşkın ne olduğunu söyleyemeyeceğim.
Bunu şimdiden söylüyorum ki sonra kızmayın.
Ama şunu söyleyebileceğim: neden söyleyemediğimizi. Ve bana kalırsa bu, tanımın kendisinden çok daha değerli.
Çünkü aşkın tanımlanamaması bir eksiklik değil. Aşk hakkındaki en sağlam bulgu.
Tanımlayamıyoruz, çünkü tanımlamaya çalıştığımız şey sabit bir nesne değil. Yaşanan bir tarih.
Ve tarihi olan her şey gibi — yeniden yazılabilir.
Bu yazıyı kim yazdı
Buraya kadar hep başkalarından söz ettim. Bir kere de kendimden söz edeyim — sonra çekilirim, söz.
Bu kitabın bir tarihi var: 16 Mayıs, gece 23:15. Ya da 23:16. Tam bilemiyorum, çünkü o saatte aklım kalbimle yer değiştirmişti.
Birkaç gün önce bir makale yazmıştım. Kaç makale yazdım, sayısını ben de unuttum. Altına bir okur uğramıştı. İsmine baktım: Yağmur Derin.
Sonra fotoğrafına baktım. Aslında tek bir fotoğrafına. Yüzüne, gözlerine. Ve gözlerinin içindeki o derin anlamda kendimi buldum.
İlk görüşte aşk mı dersiniz, başka bir şey mi — bilmiyorum. Bu kitabın on sekiz bölümü boyunca o soruya cevap arayacağım ve tam olarak bulamayacağım. Ama şunu biliyorum: ben Yağmur Derin'e ilk baktığım anda âşık oldum.
O gece yazdım ona. "Sana âşık oldum" desem deli der diye, "sizden çok hoşlandım, gecenin bu saatinde yazdığım için özür dilerim" diye yazdım.
Sonrası uzun. Tanıştık. Telefonda konuştuk. Kavga ettik. Barıştık. Ben onu engelledim, o beni engelledi. Yine barıştık. Yine ayrıldık. Ve bir yerde şunu anladım: ben onsuz olamıyorum.
Sonra babası vefat etti. Eyüp Bey. Benim babam da vefat etmişti. Babalarımız birbirini hiç göremedi. Ben her gece anneme ve babama dua ederken Eyüp Bey'e de dua ediyorum.
O günden sonra Yağmur'dan haber alamadım. Telefonlara bakmıyordu. Yıkım büyüktü; zaten hassas bir kadındı, toparlanması uzun sürdü.
Haber alamayınca imdadıma kardeşi Aslı yetişti. Bütün bilgileri ondan aldım. Alamasaydım, büyük ihtimalle delirirdim.
Sonra üç gün Aslı'dan da haber alamadım. Mesajlarımı okuyordu ama cevap vermiyordu.
Bir mesajın okunduğunu görüp cevabın gelmediği o an, insanı yerle bir eden bir andır. Düşmanımın başına gelmesin.
İşte bu kitap orada yazıldı. O sessizliğin içinde.
Dualarım kabul olmuştu, eş ruhumu bulmuştum, onunla birlikteydim — ama ona yalnızca hislerimle ulaşabiliyordum. Bedenen buradaydım; ruhum hep onun yanındaydı.
Ve bir soru takıldı kafama. Bu kitap o sorudan çıktı:
Sevmek istersin. Sevildiğini bilirsin. Ama dokunmak için, koklamak için sabretmen gerekir.
O sabrın adı nedir — ve o sabrın içinde duran şeye hâlâ "aşk" diyebilir miyiz?
Aşkımın deyişiyle: "Ne biçim kaderimiz varmış?"
Ben yazarım. Harekete geçemediğim zaman kelimelerle evrenle oynarım. Kendimi oyalarken bile aşkın içinden geçmek istedim.
Kitabın adı oradan geliyor.
Masa
Bir kitabın nerede yazıldığı da kitabın parçasıdır. O yüzden masayı da yazayım.
Masamda her zaman boş bir kâğıt ve bir kalem durur — hangi kalemi kâğıdın yanına koysam genelde yazmaz. Kalemlerim. Not defterim. Yağmur'la kendimi zımbalamak istediğim zımbam. Gazeteler. "Bunu okuyacaksın" diye kendime ayırdığım gazete kupürleri. İşimle ilgili kitaplar. Sürekli okuduğum Tutunamayanlar. Nutuk. Islak mendilim ve kolonyam.
Ve önümdeki bilgisayarın ekranında onun fotoğrafı.
Sigaramdan çektiğim ilk dumanda hep karşıya bakarım. O duman içime girdiği andan itibaren düşüncelere dalarım. Ve kendime hep aynı şeyi sorarım:
"Başka ne yapabilirim, Apay?"
Bu kitap, o sorunun cevabı.
Bundan sonra beni pek göreceksiniz sanmayın. Bu metnin yükünü ben taşımıyorum, kaynaklar taşıyor. Ama dokuz yerde daha karşınıza çıkacağım — çünkü o dokuz yerde susmak, size karşı dürüst olmamak anlamına gelirdi.
Hazırsanız, başlıyoruz.
Önce en dibe ineceğiz. 1958'e, Wisconsin'de bir laboratuvara, ve iki tane sahte anneye.
→ Bölüm 1: Bastırılmış Konu — Bilim aşktan neden kaçtı?
Bölüm 1 — Bastırılmış Konu
Bilim aşktan neden kaçtı?
31 Ağustos 1958, Washington
Salon dolu.
Amerikan Psikoloji Derneği'nin yıllık kongresi. Altmış altıncısı. Ülkenin dört bir yanından gelmiş yüzlerce psikolog, sıralarda oturmuş, o yılın başkanının konuşmasını bekliyor.
Başkan konuşması, bu tür kongrelerin en resmî anıdır. Genelde nazik olur. Alanın başarılarından söz edilir, birkaç kişiye teşekkür edilir, gelecek için umut belirtilir, alkışlanır, herkes kahve molasına çıkar.
Kürsüye çıkan adamın adı Harry Harlow. Wisconsin Üniversitesi'nden. Maymunlarla çalışıyor.
Ve konuşmasına şöyle başlıyor:
"Sevgi harikulade bir hâldir; derin, şefkatli ve ödüllendirici. Mahrem ve kişisel doğası yüzünden, bazıları onu deneysel araştırma için uygunsuz bir konu sayar."
Buraya kadar her şey normal. Nazik bir giriş.
Sonra tonu değişiyor.
"Ama kişisel duygularımız ne olursa olsun, psikologlar olarak bize verilmiş görev, insan ve hayvan davranışının bütün yönlerini bileşenlerine ayırmaktır. Sevgi ya da şefkat söz konusu olduğunda, psikologlar bu görevde başarısız olmuştur."
Salonda birkaç kişi kıpırdanıyordur diye tahmin ediyorum. Ama asıl darbe henüz gelmedi.
"Psikologlar, hiç değilse ders kitabı yazan psikologlar, sevginin kökenine ve gelişimine ilgi göstermemekle kalmıyor — onun var olduğundan bile habersiz görünüyorlar."
Ve sonra o cümle. Yıllar sonra bile insanın içini acıtan cümle:
"Sevgi hakkında bildiğimiz o azıcık şey, basit gözlemin ötesine geçmiyor. Ve sevgi hakkında yazdığımız o azıcık şeyi bile, şairler ve romancılar bizden daha iyi yazmış."
Bir bilim insanı, meslektaşlarının yüzüne karşı, "bizim işimizi şairler bizden iyi yapıyor" diyor.
Bu makale, o cümleyi ciddiye alma denemesidir.
Ve şu ironi
Harlow, konuşmasının bir yerinde küçük ama zehirli bir ayrıntı veriyor.
Bartlett's Familiar Quotations diye bir kitap var. İngiliz dilinin en meşhur alıntılarını toplayan, yüz elli yıldır basılan bir başvuru kitabı. Şairlerden, oyun yazarlarından, devlet adamlarından, kutsal kitaplardan — akılda kalmış her söz orada.
Harlow diyor ki: o kitapta en sık geçen kelime "sevgi"dir.
Bir düşünün.
İnsanlık binlerce yıldır yazıyor. Ve en çok yazdığı şey bu. Şiirde bu, şarkıda bu, mektupta bu, ağıtta bu, türküde bu. Bir çobanın kavalında bu, bir sarayın divan şiirinde bu.
Ve 1958 yılında, psikoloji ders kitaplarında bu konu yok.
İnsanlığın en çok konuştuğu şey, bilimin hiç konuşmadığı şeydi.
"Sevgiyi çocuktan çaldılar"
Harlow'un aynı konuşmadaki bir başka cümlesi var ki, bence hepsinden keskin.
Alıntılar kitabını karıştırırken şunu fark ediyor: evet, herkes sevgiden bahsetmiş — ama hep aynı sevgiden. Âşıkların sevgisinden. Genç sevgililerin.
Ve şunu söylüyor:
"Bu yazarlar ve otoriteler, sevgiyi çocuktan ve bebekten çalmış, onu ergenin ve yetişkinin özel mülkü hâline getirmişler."
Durup düşünelim.
Aklınıza gelen aşk şiirlerini bir sayın. Kaç tanesi bir bebeğin annesine sarılışı hakkında? Kaç tanesi bir çocuğun, babası eve geldiğinde kapıya koşuşu hakkında?
Neredeyse hiçbiri.
Sevgi denince aklımıza gelen şey, iki yetişkin arasında geçen, cinselliği olan, seçilmiş bir ilişki. Oysa hepimizin hayatındaki ilk sevgi bu değildi. İlk sevgimiz seçilmemişti. Cinsel değildi. Ve muhtemelen hayatımızdaki en belirleyici sevgi oydu.
Harlow'un derdi tam olarak buydu. Ve birazdan göreceğiz — o dert onu, yirminci yüzyılın en ünlü ve en tartışmalı deneylerinden birine götürdü.
Ama Harlow yalnız değildi
İşin ilginç yanı şu: Harlow bu konuşmayı yaptıktan bir yıl sonra, başka bir bilim dalından neredeyse aynı şikâyet geldi.
1959. Sosyoloji.
Columbia Üniversitesi'nden William Goode, American Sociological Review dergisinde bir makale yayımlıyor. (Bu dergi sosyolojinin en saygın yayınlarından biridir; oraya makale girmek kolay değildir.)
Goode'un şikâyeti şu:
"Sevgiye ciddi sosyolojik ilgi ancak seyrek olarak gösterilmiştir."
Ve ekliyor: yapılan az sayıda çalışma da hep Batı dünyasında eş seçimi üzerine odaklanmış. Aşkın toplumsal yapı içindeki yeri ise büyük ölçüde göz ardı edilmiş.
İki bilim dalı. Arka arkaya iki yıl. Birbirlerinden habersiz. Aynı itirafı yapıyorlar.
Bu bir tesadüf olamayacak kadar düzenli.
Sıra antropolojide
Otuz üç yıl geçiyor.
1992. Antropoloji. (Antropoloji: insan topluluklarını, kültürleri, âdetleri karşılaştırmalı olarak inceleyen bilim. Bir kabilede evlenme törenini, başka bir kıtada yas tutma biçimini inceleyip aradaki benzerlik ve farkları arar.)
William Jankowiak ve Edward Fischer adında iki antropolog, Ethnology dergisinde bir makale yayımlıyor. İlk cümleleri şu:
"Romantik (ya da tutkulu) aşkın antropolojik incelemesi, fiilen mevcut değildir — çünkü romantik aşkın Avrupa-Amerikan kültürüne özgü olduğuna dair yaygın bir inanış vardır."
Yani antropologlar aşkı incelememiş. Sebep? İncelenecek bir şey olduğunu düşünmemişler.
Kafalarındaki varsayım şuydu: Romantik aşk Batı'nın icadıdır. Modernleşmeyle, bireyciliğin yükselişiyle ortaya çıkmıştır. Başka kültürlerde evlilik vardır, akrabalık vardır, cinsellik vardır — ama bizim anladığımız anlamda aşk yoktur.
Tarihçi Lawrence Stone bunu neredeyse bir hüküm gibi yazmıştı: "Eğer romantik aşk Avrupa dışında hiç var olduysa, ancak şu koşullarda ortaya çıkmıştır..."
Jankowiak ve Fischer bu varsayımı test etmeye karar verdiler. Ne buldular? İleride, tam ortasında duracağız. Şimdilik sadece şunu söyleyeyim: çok yanılmışız.
Ve klinik: her gün müdahale ediyorlar ama tanımlayamıyorlar
1976. Bu kez laboratuvar da değil, kütüphane de değil. Muayenehane.
Thomas ve Marcia Lasswell adında bir çift — ikisi de terapist — bir makale yazıyorlar. Başlığı bile bir şey söylüyor:
"Seni seviyorum ama sana âşık değilim."
Bu cümleyi duymayan var mı? Ya kendiniz söylediniz ya size söylendi. Ya da bir arkadaşınız ağlayarak anlattı.
Lasswell'lerin derdi şu: Terapi odasına çiftler geliyor. Aralarında bir sorun var. Ve o sorunun büyük kısmı, aşk kelimesinden farklı şeyler anlamalarından kaynaklanıyor.
Ama terapist ne yapsın? Elinde bir tanım yok.
Yazdıkları cümle, bu makalenin en dürüst cümlelerinden biri:
"Aşk kavramı, hem klinisyen hem danışan için gerçek bir paradokstur." (Paradoks: birbirini çürüten iki şeyin aynı anda doğru göründüğü durum.)
Ve şunu ekliyorlar — çok tanıdık gelecek:
İnsanların çoğu aşkın ne olduğundan emin olmadıklarını söylüyor. Ama aynı insanlar, önlerine bir tanım konduğunda hemen itiraz ediyor. "Yok, o aşk değil."
Yani: bilmiyoruz, ama yanlışını hemen anlıyoruz.
Lasswell'ler bir de şunu tespit ediyor: Halk arasında "tek bir gerçek aşk" olduğuna dair güçlü bir inanç var. Ve evlenmeden önce insanın ona ulaşmış olması gerektiğine dair. Başka türlü sevgi biçimlerinden bahsedince ne oluyor? Hemen aşağılayıcı bir etiket yapıştırılıyor:
"O aşk değil, geçici hevestir." "Çocukluk aşkıdır o." "Sen ona âşık değilsin, alışmışsın."
Tanıdık geldi mi?
Şimdi asıl skandal
Buraya kadar dört bilim dalı saydık: psikoloji, sosyoloji, antropoloji, klinik.
Ama bir tanesi kaldı. Ve bence en şaşırtıcısı o.
Psikanaliz.
(Psikanaliz: Sigmund Freud'un kurduğu, insanın bilinçdışını — yani farkında olmadığımız arzu ve korkularımızı — inceleyen kuram ve tedavi yöntemi.)
Şimdi düşünün: Psikanaliz, doğrudan arzu üzerine kurulmuş bir bilim dalı. Konusu insanın en mahrem yeri. Freud'un bütün kuramı, kimin kimi neden istediği üzerine.
Böyle bir alanın sözlüğünde "aşk" maddesi olmalı, değil mi?
1998'de Zvi Lothane adında bir psikanalist oturup baktı. Ve şunu buldu:
Psikanalizin en temel başvuru kitaplarından biri var: Laplanche ve Pontalis'in Vocabulaire'i (1973). Alanın sözlüğü. Her kavram orada tanımlanır.
"Aşk" maddesi yok.
Sadece "Libido" var. (Libido: Freud'un cinsel enerjiye verdiği ad. Kabaca "arzu yakıtı" diyebiliriz.)
Amerikan Psikanaliz Derneği'nin yayımladığı Psikanalitik Terimler ve Kavramlar Sözlüğü'nde de aynı durum. Aşk yok.
1990'da genişletilmiş baskı çıkıyor ve eksiği fark edip "aşk" maddesini ekliyorlar. Güzel. Ama Lothane'in fark ettiği şey şu:
O maddede, Freud'un aşk üzerine söylediği tek bir söze bile atıf yok.
Çünkü yok. Freud aşk hakkında konuşmuş — ama Lothane'in deyişiyle hep "belirsiz ve indirgeyici" bir biçimde: aşkı libidoya, mutluluğu hazza, iradeyi arzuya indirgeyerek. (İndirgemek: bir şeyi kendisinden daha basit bir şeye eşitlemek. "Aşk aslında sadece hormondur" demek gibi.)
Lothane makalesinin o bölümüne şu başlığı koyuyor:
"Freud'un Aşkı Bastırması."
Aynı kelime
Şimdi dikkatinizi bir şeye çekmek istiyorum.
Harlow 1958'de ne demişti?
"Modern psikologların sevgiyi görünürde bastırması..."
Lothane 1998'de bölüm başlığını ne koydu?
"Freud'un Aşkı Bastırması."
Bastırma. Kırk yıl arayla, iki ayrı disiplin, aynı kelime.
Ve dikkat: "bastırma" psikanalizin kendi terimidir. (Bastırma: rahatsız edici bir düşünce ya da arzunun bilinçten uzaklaştırılması, adeta yer altına itilmesi. Freud'un en temel kavramlarından biri.)
Yani Lothane şunu söylüyor: Bastırmayı keşfeden bilim dalı, kendi konusunu bastırmış.
Ve Freud'un kendi kuralı burada devreye giriyor. Bastırılan şey ne yapar? Geri döner. Başka bir yerden, başka bir kılıkta, ama döner.
Lothane'in cümlesi:
"Ama bastırılan geri dönecektir — ve en çarpıcı biçimde Ferenczi'nin çalışmasında geri döndü."
Sándor Ferenczi, Freud'un en yetenekli ve en çok hırpalanmış öğrencisiydi. Hocasıyla arasında büyük bir kavga çıktı. Kavganın konusu neydi biliyor musunuz?
Sevgi.
Ferenczi, terapi odasında hastaya duyulan içten sevginin iyileştirici olduğunu savunuyordu. Freud mesafeyi savunuyordu. Ve Ferenczi bu yüzden yıllarca "sapmış" ilan edildi, adı silindi, dosyalar kapatıldı.
Bugün yeniden okunuyor.
Peki neden? Bilim aşktan neden kaçtı?
Şimdi asıl soruya geldik. Beş bilim dalı, aynı konudan kaçmış. Neden?
Bence üç sebep var. Ve üçü de bugün hâlâ iş başında.
Birinci sebep: Aşktan bahsetmenin iki bilinen yolu var, ve ikisi de kötü.
Fransız filozof Paul Ricoeur, 1995'te yazdığı bir makaleye şu cümleyle başlıyor:
"Aşk hakkında konuşmak fazla kolay, ya da tam tersine fazla zor olabilir. Ya onu basitçe övmekten ya da duygusal klişelere düşmekten nasıl kaçınabiliriz?"
İşte tuzak bu.
Aşk hakkında konuşmaya başlayan biri, genellikle iki yoldan birine sapar:
Ya övgü. "Aşk her şeyi yener. Aşk kutsaldır. Aşk hayatın anlamıdır." Güzel sözler. Ama hiçbir şey öğretmiyor.
Ya da klişe. "Aşk üç yıl sürer." "Erkekler şöyledir, kadınlar böyledir." "Herkesin kalbinde bir yara vardır." Kulağa derin gelen, aslında boş cümleler.
Bir bilim insanı bu iki tuzağı görüyor ve "ben bu işe hiç girmeyeyim" diyor. Anlaşılır bir korku.
Bu makale üçüncü yolu arıyor.
İkinci sebep: "Anlatırsan öldürürsün" korkusu.
Lasswell'ler makalelerinde çok hoş bir örnek veriyor.
1970'lerde ABD'de Senatör William Proxmire diye biri vardı. Devlet parasının boşa harcandığını düşündüğü araştırmaları teşhir etmeyi âdet edinmişti. Ve aşk üzerine yapılan araştırmalara özellikle saldırıyordu. Argümanı şuydu:
Aşkı analiz etmek onu yok eder. Bazı şeyler gizem olarak kalmalı.
Bu itiraz çok eskidir aslında. Lasswell'ler daha da eskisini hatırlatıyor — Süleyman'ın Özdeyişler'i:
"Aklımın ermediği üç şey, anlamadığım dört şey var: Kartalın gökyüzündeki yolu, Yılanın kayadaki yolu, Geminin denizdeki yolu Ve erkeğin kızla yolu." (Özdeyişler 30:18-19)
Yani binlerce yıldır insan diyor ki: bu dördü anlaşılmaz.
Ve Lasswell'lerin cevabı — bu makalenin savunma cümlesi olabilir:
"Erkeğin kızla yolunu incelemekten, kartalın gökyüzündeki yolunu ya da geminin denizdeki yolunu incelemekten kazanıldığı kadar çok şey kazanılabilir."
Ne kadar zarif bir cevap.
Çünkü bakın: Süleyman'ın saydığı ilk üç şeyi artık anlıyoruz. Kartalın nasıl süzüldüğünü aerodinamik açıklıyor. Yılanın kayada nasıl ilerlediğini biyomekanik açıklıyor. Geminin denizde nasıl yol aldığını fizik açıklıyor.
Ve bu bilgiler hiçbirinin güzelliğini eksiltmedi.
Bir kartalın süzülüşünü izlerken, kanadının altındaki basınç farkını biliyor olmanız o manzarayı bozuyor mu? Bence tam tersi. Biraz daha derinleştiriyor.
Üçüncü sebep — ve en rahatsız edici olanı: Kimin baktığı, ne göreceğini belirliyor.
1918'de, İngiltere'de, Marie Stopes adında bir kadın bir kitap yazdı. (Stopes aslında botanikçiydi — bitki bilimci. Fosil bitkiler üzerine doktora yapmıştı. Ama kendi evliliğindeki mutsuzluk onu başka bir konuya sürükledi.)
Kitabın adı Married Love — "Evlilikte Sevgi". Dönemi için skandal sayılacak kadar açık sözlüydü.
Stopes, kitabında Havelock Ellis'ten şu alıntıyı yapıyor:
"Erkeklerin kadınlar hakkındaki yargıları, çok nadiren soğukkanlı bilimsel gözlem meselesidir; bunlar hem kendi cinsel duygularıyla hem de cinsel dürtüye karşı kendi ahlaki tutumlarıyla renklenmiştir... Erkeklerin, kadınların cinsel dürtüleri hakkındaki ifadeleri bize çoğu zaman kadınlar hakkında değil, o ifadeyi kuran kişiler hakkında bilgi verir."
Bu cümleyi iki kere okuyun.
Söylediği şu: Bir konuda kimin konuştuğu, o konu hakkında ne söylenebileceğini belirler.
Ve aşk konusunda, yüzyıllarca, konuşma hakkı çok dar bir gruba aitti.
Bunu Türkiye bağlamında en güzel özetleyen cümlelerden biri, Sait Yılmaz'ın Aşk ve Cinsellik derlemesinde:
"Geçmişte, cinsellikten ve bedenden bahsedebilecek kişiler katı ve net şekilde belirlenmişti; din adamları, devlet yöneticileri, doktorlar ve muhtemelen şairler ve romancılar."
Bakın listeye. Din adamı, devlet yöneticisi, doktor, şair.
Hepsi erkek.
Ve hepsi, kendi konumundan bakıyor. Din adamı günah-sevap ekseninden. Devlet yöneticisi düzen-nizam ekseninden. Doktor hastalık-sağlık ekseninden.
Peki bu ilişkiyi asıl yaşayanlar? Ev içinde, yatak odasında, mutfakta, çocuk büyütürken? Onlar konuşmuyor. Ya da konuşuyor da kayda geçmiyor.
İşte bilimin aşkı ihmal etmesi, sadece bir "geç kalma" değildi.
Bir konum meselesiydi.
Ama durun — tıp bunu iki bin yıldır yapıyordu
Şimdi hikâyeye bir dönüş yapacağız. Ve bu dönüş, "bilim aşkı hep ihmal etti" fikrini biraz sarsacak.
Çünkü ihmal etmedi. Bir dönem, tam tersine, çok ciddiye aldı.
1984 yılında iki araştırmacı — Hans Hinrich Biesterfeldt ve Dimitri Gutas — Amerikan Şarkiyat Derneği'nin dergisinde uzun bir inceleme yayımladı. Başlığı: "Aşk Hastalığı."
İncelediklerinde şunlar var:
Oribasius, dördüncü yüzyıl. Bizanslı hekim. Tıbbi derlemesinde "aşk üzerine" ayrı bir bölüm var. Aeginalı Paulus, yedinci yüzyıl. Aynı şekilde.
Peki bu bölümleri kitaplarının neresine koymuşlar?
Akıl hastalıkları kısmına.
Ve içeriği ne? İki şey: belirti listeleri ve tedavi önerileri. Yani bir hekim, önüne gelen âşık hastaya bakıp "evet, bu odur" diyebilsin diye hazırlanmış klinik notlar.
Aşk hastalığı çoğunlukla melankoli ile birlikte tartışılıyor. (Melankoli: bugünkü depresyona yakın bir kavram. Klasik tıpta "kara safra" adı verilen bedensel bir sıvının fazlalığına bağlanırdı.) Ortak belirtileri, ortak tedavileri, hatta ortak intihar eğilimleri kaydedilmiş.
Ve şu ayrıntı — bence bu makaledeki en güzel ayrıntılardan biri:
Galen, antik dünyanın en ünlü hekimi, bütün yazıları boyunca bir tanı becerisiyle tekrar tekrar övünür. Neyle?
Âşığın düzensiz nabzını yakalamakla.
Hastanın bileğine parmağını koyuyor. Nabız düzensiz atıyor. Ve hekim, sebebin bedende değil kalpte olduğunu anlıyor.
Aşkı ölçmeye çalışan ilk kişi bir psikolog değildi. Bir hekimdi, ve parmağını bir bileğe koymuştu.
İki bin yıl sonra bir cihazın içine yatıp beynin hangi bölgesinin söndüğüne bakacağız. Ama fikir aynı fikir: aşk bedende iz bırakır, ve o iz okunabilir.
'Işk ve mahabbe: bin yıl önceki tartışma
Arap tıbbı bu geleneği devraldı ve derinleştirdi.
Genel tıp kitaplarında 'ışk — yani tutkulu, çılgın aşk — geleneksel akıl hastalıkları arasında sayılıyor. İbn Sînâ (Batı'da Avicenna adıyla bilinir) bu konuda yazmış, ondan sonra uzun bir şerh geleneği oluşmuş. İbn el-Cezzâr derlemesinde bölüm ayırmış.
Ama asıl heyecan verici olan tıp değil. Ahlak literatürü.
Arapçada sevginin birden fazla kelimesi var. İkisi bizim için önemli:
- Mahabbe — ölçülü, sakin, sürdürülebilir sevgi.
- 'Işk — taşkın, tüketen, kişiyi kendinden geçiren aşk.
Ve bin yıl önceki düşünürler bu iki kelime arasındaki farktan yola çıkarak şu soruyu tartışıyorlar:
'Işk, kabul edilebilir insani duyguların sınırını aşar mı? Ve şöyle tanımlanmalı mı: âşığı davranışından sorumlu olmaktan kurtaran bir hastalık?"*
Bir dakika durun.
Bu cümleyi bugünkü diline çevirin:
"Bu adam suçu işlerken aklı yerinde miydi?"
Bin yıl önce, Bağdat'ta, Kahire'de, Şam'da — bugünkü mahkeme salonlarında sorulan soru soruluyor. Aşk bir hastalıksa, âşık yaptıklarından sorumlu tutulabilir mi?
Ve dikkat edin: bu tartışmayı yürütenler hekimler değil, ahlakçılar.
Yani soru en başından beri tıbbi değil. Ahlaki.
Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde bu soruya üç kez daha rastlayacağız: on dokuzuncu yüzyıl Fransa'sında, yirminci yüzyıl edebiyatında, ve 2017 yılında Oxford'da. Kelimeler değişecek ama soru değişmeyecek.
Öyleyse ne oldu?
Şimdi durum karıştı, farkındayım. Bir yandan "bilim aşkı ihmal etti" diyoruz, öte yandan "iki bin yıldır tıp kitaplarında var" diyoruz.
İkisi de doğru. Ve arada olan şey şu:
İhmal edilmedi — kesintiye uğradı.
Antik ve ortaçağ tıbbı aşkı ciddiye aldı. Klasik Yunan edebiyatı ciddiye aldı — Robert Prus ve Fatima Camara adlı iki sosyolog, 2010'da yazdıkları makalede, MÖ 700 ile 300 arasındaki Yunan metinlerinin büyük kısmının insan ilişkileri üzerine olduğunu ve bunun "sosyal bilimciler tarafından fazlasıyla göz ardı edildiğini" söylüyor. Homeros, Hesiodos, Platon, Aristoteles — hepsi bu konuda uzun uzun yazmış.
Sonra bir şey oldu. Modern bilim kurulurken, ölçülebilir olanla ölçülemeyen arasına bir duvar çekildi. Ve aşk duvarın öteki tarafında kaldı.
Şairlere bırakıldı.
Ve yirminci yüzyılın ortasına gelindiğinde, Harlow kürsüye çıkıp "biz bu konuyu unutmuşuz" dediğinde — aslında unutulan bir şey değil, terk edilmiş bir şey hakkında konuşuyordu.
En sert itiraz
Bu bölümü kapatmadan önce, bu alandaki en radikal iddiayı masaya koyayım. Çünkü ona ileride cevap vereceğiz ve şimdiden bilmenizi istiyorum.
André Green, yirminci yüzyılın en saygın psikanalistlerinden biri. Paris Psikanaliz Derneği'nin eski başkanı. 2005'te yazdığı bir kitapta şunu söylüyor:
"Bilim, aşkı anlamamıza hiçbir katkı yapmamıştır; sanat, edebiyat ve özellikle şiir ona en iyi giriştir."
Harlow "şairler bizden iyi yazdı" demişti. Green daha ileri gidiyor: "biz hiçbir şey katmadık."
Şimdi size açık söyleyeyim: Bu makale Green'e katılmıyor.
Katılmıyor, çünkü katılırsa bu kitaptaki her şeyi çöpe atması gerekir. Harlow'un maymunları bize bir şey öğretti — şiirden değil, laboratuvardan öğrendik. Cheng'in beyin taraması bize bir şey öğretti. Yüz altmış altı kültürü tarayan iki antropolog bize bir şey öğretti.
Ama Green'i tümüyle de reddetmiyoruz.
Çünkü haklı olduğu bir şey var: bilimin ulaşamadığı bir kalıntı var. Ve o kalıntı rastgele değil.
Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde o kalıntının tam olarak ne olduğunu adlandıracağız. Neyi ölçebiliyoruz, neyi ölçemiyoruz, ve neden ölçemediğimizin bir düzeni var mı — bunu konuşacağız.
Şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Green'in cümlesi fazla sert. Ama fazla sert cümleler bazen doğru yeri gösterir.
Ve şimdi Harlow'a geri dönüyoruz
Harlow o gün kürsüde sadece şikâyet etmedi.
Şikâyet edip oturan bir adam olsaydı, bugün adını bilmezdik.
Harlow bir deney yapmıştı. Ve o deneyin sonucu, dönemin bütün psikoloji ders kitaplarını çöpe attıracak kadar netti.
O günlerde bilimin sevgi hakkındaki resmi görüşü şuydu:
Bebek annesini sever, çünkü anne onu doyurur. Sevgi, karnın doymasının yan ürünüdür.
Buna "ikincil dürtü kuramı" deniyordu. (Yani: birincil ihtiyaçlar açlık, susuzluk, acıdan kaçınmadır. Sevgi bunlardan türeyen ikincil bir şeydir. Anne yemek verdiği için sevilir, kendisi için değil.)
Kulağa mantıklı geliyor, değil mi? Bebek acıkır, anne doyurur, bebek anneyi iyi bir şeyle ilişkilendirir, bağ kurulur.
Harlow bunu test etmeye karar verdi.
Yavru maymunlara iki tane sahte anne yaptı.
Biri tel örgüden — sert, soğuk, rahatsız. Ama göğsünde bir biberon var. Süt bu anneden geliyor.
Diğeri yumuşak kumaştan — sarılmalık, sıcak. Ama süt yok. Hiçbir şey vermiyor.
Kuram açıkça öngörüyordu: bebek maymun, kendisini doyuran anneye bağlanacaktı.
Sonuç, Harlow'un kendi ifadesiyle, "her beklentinin ötesinde netti."
Ne oldu dersiniz?
Bir sonraki bölümde göreceğiz. Ve inanın bana, sonuç sadece bir psikoloji kuramını yıkmakla kalmadı — sevginin ne olduğuna dair düşüncemizi kökünden değiştirdi.
Bir de küçük bir sürprizim var: O ünlü kumaş anne, yıllar sonra yeniden tasarlandı. Sebebini duyunca güleceksiniz.
→ Bölüm 2: Tel Anne ile Kumaş Anne — Sevginin en dibinde ne var?
Bölüm 2 — Tel Anne ile Kumaş Anne
Sevginin en dibinde ne var?
Bir laboratuvar, iki sahte anne
Wisconsin Üniversitesi, 1950'ler.
Harry Harlow'un laboratuvarında rhesus maymunları var. (Rhesus makağı: Hindistan ve çevresinde yaşayan, orta boy, kahverengi bir maymun türü. Genetik olarak bize yakın oldukları için laboratuvarlarda sık kullanılırlar.)
Harlow, yavru maymunlar için iki tane sahte anne yaptırıyor.
Birincisi tel örgüden. Silindir şeklinde, sert, soğuk. Sarılınca acıtır. Ama göğsüne bir biberon takılı. Süt buradan geliyor.
İkincisi tahtadan ama üzeri yumuşak havlu kumaşla kaplı. Sıcak, yumuşak, sarılmalık. Ama göğsünde biberon yok. Hiçbir şey vermiyor.
Sonra yavru maymunları bu iki annenin bulunduğu kafese koyuyorlar.
Dönemin bilimi ne diyordu?
Buradan devam etmeden önce, o günün bilimsel görüşünü net anlayalım. Çünkü deneyin bütün anlamı bu görüşün yıkılmasında.
1950'lerde psikolojinin ve sosyolojinin ortak kanısı şuydu:
Bebek annesini sever, çünkü anne onu doyurur.
Buna teknik olarak "ikincil dürtü kuramı" deniyordu. (Dürtü: canlıyı harekete geçiren temel itki. Birincil dürtüler doğuştandır: açlık, susuzluk, acıdan kaçınma, cinsellik. İkincil dürtüler ise bunlardan türer, sonradan öğrenilir.)
Harlow bu görüşü kendi konuşmasında şöyle özetliyor:
"Temel güdüler, çoğunlukla, birincil dürtülerdir — özellikle açlık, susuzluk, boşaltım, acı ve cinsellik. Sevgi ya da şefkat dahil diğer bütün güdüler türetilmiş ya da ikincildir. Anne, birincil dürtülerin — özellikle açlık, susuzluk ve acının — azaltılmasıyla ilişkilendirilir; ve öğrenme yoluyla şefkat ya da sevgi türetilir."
Türkçesi şu:
Anne bir mama makinesidir. Bebek onu sevmez, ondan gelen şeyi sever. Zamanla, tekrar tekrar doyurulduğu için, makineyi de sevmeye başlar.
Sevgi, bu görüşe göre, karnın doymasının yan ürünüdür.
Kulağa mantıklı geliyor mu? Bir bakıma evet. Harlow bile itiraf ediyor: "Annenin, besinle ilişkilendirilmesi yoluyla ikincil bir pekiştirici hâline gelebileceğine inanmak tümüyle makuldür."
Ama makul olmak, doğru olmak demek değil.
Sonuç
Yavru maymunlar kafese kondu.
Bazılarına süt tel anneden verildi. Yani "besleyen anne" tel olandı. Bazılarına süt kumaş anneden verildi.
Kuram açık bir tahmin yapıyordu: Bebek, kendisini doyuran anneye bağlanacaktı. Tel anneden beslenen yavru, tel anneyi tercih edecekti.
Şimdi ölçtükleri şeye bakalım. En basit ölçüt: temas süresi. Yani yavru, günün kaç saatini hangi annenin üzerinde geçiriyor?
Sonuç şuydu:
Süt tel anneden gelse bile, yavru maymun neredeyse bütün gününü kumaş annenin üzerinde geçiriyordu.
Tel anneye sadece karnını doyurmak için gidiyordu. Emiyor, işini bitiriyor — ve hemen kumaş anneye dönüp ona sarılıyordu. Bazıları kumaş anneye tutunmayı hiç bırakmadan, gövdesini uzatıp tel anneden emmenin yolunu buluyordu.
Harlow'un kendi cümlesi:
"Sonuçlar her beklentinin ötesinde netti. Bedensel temas, alınan her ölçüte göre ezici bir öneme sahipti — temas süresi dahil."
Bunun anlamı
Durup bunun ne demek olduğunu düşünelim. Çünkü bir laboratuvar sonucundan çok daha fazlası.
Kuram diyordu ki: sevgi, doyurulmanın yan ürünüdür.
Deney diyor ki: hayır. Bebek, kendisine hiçbir şey vermeyen ama sarılmasına izin veren şeyi seçiyor.
Yani:
Bağ, ödülün yan ürünü değildir. Bağın kendisi birincil bir ihtiyaçtır.
Bunu bir kez daha okumanızı isteyeceğim, çünkü bu makalenin en temel taşı:
Temas etmek, karnını doyurmak kadar temel bir ihtiyaçtır.
Bir bebek, sevgisiz büyüyemez. Yemek yeter sanıyorduk. Yetmiyor.
Ve bunu bize bir şiir söylemedi. Bir laboratuvar söyledi.
(Bu ayrıntıyı aklınızda tutun. İleride, "bilim aşk hakkında hiçbir şey söyleyemez" diyen bir psikanaliste cevap vereceğiz. Cevabımız bu deney olacak.)
On iki yıl sonra: ikinci keşif
Hikâye burada bitse, güzel ama eksik bir hikâye olurdu.
1970 yılında Harlow, öğrencisi Stephen Suomi ile birlikte bir makale daha yazdı. Başlığı sadeydi: "Sevginin Doğası — Basitleştirilmiş."
Bu makalede, ilk deneyin beklenmedik ikinci bulgusunu anlatıyorlar. Ve bana kalırsa bu bulgu, birincisinden daha derin.
Şöyle yazıyorlar:
"Kumaş anne cansız olmasına rağmen, yavrusuna öyle bir duygusal güvenlik verebiliyordu ki, bebek onun varlığında yabancı bir ortamı keşfe çıkıyor ve eline geçen nesnelerle oynuyordu."
Bunu görselleştirin.
Yavru maymunu tanımadığı bir odaya koyuyorsunuz. İçinde tuhaf nesneler var. Yavru korkuyor, köşeye büzülüyor, kıpırdamıyor.
Şimdi aynı odaya kumaş anneyi koyuyorsunuz.
Yavru önce ona koşup sarılıyor. Bir süre orada kalıyor. Sonra... bırakıyor. Bir adım atıyor. Bir nesneye dokunuyor. Geri dönüp anneye bakıyor. Yine gidiyor. Biraz daha uzağa.
Ve bir süre sonra odayı keşfediyor.
Bir bez parçası. İçinde hiçbir şey yok. Ne sıcaklık üretiyor, ne ses çıkarıyor, ne bakıyor. Ama onun varlığı, yavruya dünyayı keşfetme cesareti veriyor.
Bu kavramın psikolojideki adı "güvenli üs". (Güvenli üs: kişinin, oradan uzaklaşıp dünyaya açılabildiği ve gerektiğinde geri dönebildiği bir güven noktası. Bir dağcının kamp kurduğu üs gibi. Üs olmadan zirveye çıkılmaz.)
✍️ YAZARIN NOTU — Ormanda bir gece
Bu kavramı kitaptan öğrenmedim.
Annemi çocukken kaybettim. On, on bir yaşlarındaydım. Kronik KOAH hastasıydı, hastanedeydi. Öldüğünü anladığım anı hiç unutmam: sadece yürüdüm. Dursam belki bayılırdım. Belki cinnet geçirirdim. Belki.
Bir çocuk annesini kaybederse ne olur? Bu kadar ağır bir yük bir çocuğa nasıl bindirilir, ben onu nasıl kaldıracaktım?
Benim kumaş annem ablalarım oldu: Pembegül ve Yurdagül. Beni güller içinde sardılar. Soru sormadan kabul eden tek onlardı — Tanrı bile bazen soru soruyordu, onlar asla.
Bir de ilkokul öğretmenim Nesrin Hanım vardı. Ve annem öldükten sonra vatanımı ana saydım; koyu bir milliyetçi oluşum oradan gelir. Annesini kaybeden çocuk, annelik ihtiyacının üstüne başka bir ad yazıyor.
Şimdi Harlow'un yavrusunun ne yaptığını anlatayım — bana olan hâliyle.
Bir gün arkadaşlar beni ormana çağırdı. Ortada bir ateş vardı. Ateşe ne zaman baksam şekilden şekile girer; her kıvılcımda başka bir sahne çıkar.
Derken telefonum çaldı. Sıcak bir ses: "Neredesin? Merak ettim, iyi misin?"
"İyiyim abla, arkadaşlarla sohbet ediyorum."
Konuşabilmek için müzikten uzaklaşmam gerekti. Uzun uzun konuştuk. Telefonu kapattığımda epeyce yürümüşüm — ne ses vardı ne başka bir şey. Yol görünmüyordu. Simsiyah bir orman. Her yer karanlık.
Yanımdan gölgeler geçiyor gibiydi. Sabahın bilmem kaçıncı dönümünde, karanlığın içinde yürürken bir gölge karşımda durdu. Nefesim bir anda kesildi. Korku muydu, merak mıydı — bilmiyorum.
Ben karanlıkla huzur buldum. Gözleri ışıl ışıl parlayan bir şey vardı orada, ve bana şunu dedi:
"Korkma. Ait olduğun yerdesin."
Yıllarca bu anıyı bir korku hikâyesi diye anlattım.
Bu bölümü yazarken fark ettim ki değilmiş. Ben o karanlığa, ablam aradığı için girmiştim. Ateşten uzaklaşmamın sebebi onun sesiydi.
Bu notu buraya koymamın bir sebebi var, ve sebep duygusal değil — yapısal.
Harlow'un yavrusu, kumaş anneden uzaklaşarak odayı keşfediyor. Uzaklaşabilmesinin sebebi ise o anne.
Yukarıdaki sahnede de aynı yapı var: adam ateşin ışığından çıkıp karanlığa yürüyor, ve karanlığa yürümesinin sebebi telefonun öbür ucundaki ses.
Güvenli üs, yanınızda durduğu için işe yaramıyor. Uzaklaştığınızda hâlâ orada olduğu için işe yarıyor.
Ve bu, üssün fiziksel olarak orada olmasını bile gerektirmiyor. Bir telefon yetiyor. Harlow'un bulgusunun insan versiyonu budur: bez parçasında hiçbir şey yoktu — temsil vardı.
Ve zincir devam ediyor
Harlow ve Suomi durmuyor. Keşfin nereye vardığını da yazıyorlar.
Nesnelerle oynayan yavru, canlı varlıklarla da oynamaya başlıyor. Yaşıtlarıyla. Ve şunu söylüyorlar:
"Oyun, normal toplumsal, cinsel ve annelik işlevlerinin gelişiminde birincil öneme sahip değişkendir."
Zinciri görüyor musunuz?
Güven → keşif → oyun → toplumsal, cinsel ve annelik becerileri.
Yani: Bir yavru, güvende hissetmezse keşfe çıkmaz. Keşfe çıkmazsa oynamaz. Oynamazsa — büyüdüğünde nasıl arkadaş olacağını, nasıl eş olacağını, nasıl anne olacağını öğrenemez.
Her şey o ilk sarılmaya bağlı.
Şimdi sezgimizi ters çevirelim
Buradan çok önemli bir sonuç çıkıyor ve bu makalenin sonuna kadar bizimle gelecek.
Sevgi denince aklımıza ne gelir? Yakınlık. Sarılmak, tutmak, bırakmamak.
Ama Harlow'un maymunu bize başka bir şey söylüyor:
Sevginin işlevi yakınlaştırmak değil. Uzaklaşabilmeyi mümkün kılmak.
Kumaş annenin başarısı, yavruyu kendine yapıştırması değildi. Yavrunun ondan ayrılıp odayı keşfedebilmesiydi.
Sevginin ölçüsü, ne kadar sıkı sarıldığın değil — sevdiğinin senden ne kadar rahat uzaklaşabildiği.
Bu cümleyi bir kenara yazın. Bu makalede ona beş kez daha rastlayacağız. Bir Budist keşişten, bir Hristiyan ilahiyatçıdan, bir klinik psikologdan, bir Şilili biyologdan ve bir romandan. Beşi birbirinden habersiz, aynı yere varacaklar.
Ve ilk kanıtı, Wisconsin'de bir bez parçasıydı.
Bir de gülelim: çamaşır faturası
Bilim insanlarının nasıl çalıştığına dair romantik bir tasavvurumuz var. Beyaz önlükler, derin düşünceler, kâinatın sırları.
Harlow ve Suomi'nin 1970 makalesi bu tasavvuru kırıyor ve ben bunu çok seviyorum.
Kumaş anneyi neden yeniden tasarladıklarını açıkça yazıyorlar. Orijinal model "inanılmaz derecede verimli sahte anneler" çıkmıştı ama bazı pratik sorunları vardı. Ve en kötüsü şuydu:
Temizlik.
Yavru maymunlar gerçek annelerini nadiren kirletirler — Harlow ve Suomi bunun nasıl başarıldığını bilmediklerini dürüstçe itiraf ediyor. Ama kumaş anneleri "öyle bir verim ve coşkuyla" kirletiyorlardı ki, ortaya hem bir sağlık sorunu hem de — kendi ifadeleriyle — çamaşır masrafından doğan bir mali sorun çıkmıştı.
Yani:
Yirminci yüzyılın en ünlü sevgi deneyi, kısmen çamaşır faturası yüzünden yeniden tasarlandı.
Bunu neden anlatıyorum? Çünkü bilimin de bir mutfağı var. Bütçesi var, çamaşırı var, sıkıntısı var. Ve bu, bulgularını değersizleştirmiyor — sadece insanileştiriyor.
Ama şimdi zor kısım
Bu bölümü bitirmeden önce dürüst olmam gereken bir şey var. Bunu atlayamam, çünkü atlarsam bu makalenin ruhuna aykırı olur.
Harlow'un deneyleri bugün yapılamaz.
Yasak. Hiçbir etik kurul izin vermez. (Etik kurul: üniversitelerde ve hastanelerde, yapılacak araştırmanın canlılara zarar verip vermediğini denetleyen komisyon.)
Çünkü Harlow yıllar içinde çok daha ileri gitti. Yavru maymunları tümüyle yalnız bırakan deneyler yaptı. Aylarca izolasyonda tuttu. Sevgiden yoksun bırakılmış bir canlının ne hâle geldiğini göstermek için, canlıları sevgiden yoksun bıraktı.
Ve gösterdi. Sonuçlar korkunçtu. O maymunlar bir daha normal olamadı.
Harlow'un savunması şuydu: bu bulgular, dönemin yetimhanelerinde ve hastanelerinde bebeklere yapılan muameleyi değiştirdi. Gerçekten de değiştirdi — o yıllarda bebeklere "şımarmasınlar diye" kucağa alınmamaları öğütleniyordu. Harlow'un bulguları bu uygulamayı yerle bir etti. Sayısız insan bebeği bu yüzden daha çok kucağa alındı.
İkisi de doğru: bulgular değerliydi, ve bedel ağırdı.
Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde bir soru soracağız: Bilimin ahlaken giremediği yerlere ne olur? O sorular sorulmadan mı kalır?
Cevabımız hayır olacak. Ama cevabın nereden geldiğini duyunca şaşıracaksınız.
Şimdilik tohumu buraya bırakıyorum: Harlow'un maymunlarla yaptığını bugün kimse yapamaz. Ama bir romancı, aynı soruyu bir kâğıt üzerinde sonuna kadar götürebilir. Ve hiçbir kurulun iznine ihtiyacı yoktur.
Maymundan insana: üç sistem
Harlow maymunlarla çalıştı. Peki insanlarda durum ne?
Bu soruyu en sistematik biçimde çalışan iki isim var: Mario Mikulincer ve Phillip Shaver. 2018'de yazdıkları bir bölümde, bugün alandaki en kullanışlı haritayı çiziyorlar.
Onların dayandığı isim John Bowlby. (Bowlby: İngiliz psikiyatr, "bağlanma kuramı"nın kurucusu. İkinci Dünya Savaşı sonrası, ailelerinden ayrılmış çocuklarla çalışırken, insanın bağ kurma ihtiyacının doğuştan geldiğini savundu.)
Bowlby'nin anahtar kavramı: davranışsal sistem.
Tanımı şu: "türe özgü, evrensel bir sinirsel program" — yani doğuştan gelen, o türün bütün üyelerinde bulunan bir işleyiş düzeni.
Bir davranışsal sistem şöyle çalışır:
- Bir amacı vardır (örneğin: güvende hissetmek).
- Belli durumlarda devreye girer (örneğin: ani bir gürültü, tehlike işareti).
- Bir dizi davranış üretir (yakınlık arama, sarılma, ağlama).
- Amaca ulaşınca durur.
Bir termostat gibi. Oda soğuyunca çalışır, ısınınca kapanır.
Ve Mikulincer ile Shaver diyorlar ki: Bir yetişkin ilişkisi, doğuştan gelen üç sistemin bileşimidir.
| Sistem | Amacı | Gündelik hâli |
|---|---|---|
| BAĞLANMA | Güvende hissetmek | "Kötü bir gün geçirdim, sesini duymam lazım" |
| BAKIM VERME | Ötekinin ihtiyacını görmek ve karşılamak | "Hasta olmuşsun, çorba yaptım" |
| CİNSELLİK | Cinsel yakınlık ve üreme | Arzu |
Üçü ayrı sistemler. Ayrı amaçları var, ayrı evrimsel işlevleri var. Ama sürekli birbirine karışıyorlar.
Ve işte bu yüzden aşk bu kadar karmaşık bir şey.
Çünkü biz "aşk" derken çoğu zaman üçünü birden kastediyoruz. Ama üçü aynı anda, aynı hızda, aynı yönde çalışmak zorunda değil.
Birini seviyor ama arzulamıyor olabilirsiniz. Arzuluyor ama güvenmiyor olabilirsiniz. Bakımını üstleniyor ama bağlanmıyor olabilirsiniz.
Bunların hepsi mümkün, çünkü bunlar ayrı sistemler.
Ve ilişkilerdeki dertlerin çoğu tam olarak buradan çıkıyor: iki kişide üç sistem, farklı ayarlarda.
İki tür arıza: çok fazla ve çok az
Mikulincer ve Shaver'ın en kullanışlı katkılarından biri şu: bu sistemler bozulduğunda iki farklı yöne bozuluyor.
Birincisi: hiperaktivasyon. (Sistemin aşırı çalışması, sürekli alarmda olması.)
Nasıl görünür?
- Sürekli yakınlık arama.
- Cevap gelmeyince ısrar etme, üstüne gitme.
- Sürekli güvence isteme: "Beni seviyor musun? Gerçekten mi? Peki neden öyle dedin?"
- Mesaja saatlerce cevap gelmeyince felaket senaryoları kurma.
- Terk edilme korkusunun bütün odayı kaplaması.
Alarm hiç kapanmıyor. Termostat bozulmuş, kalorifer sonuna kadar açık.
İkincisi: deaktivasyon. (Sistemin kapatılması, devre dışı bırakılması.)
Nasıl görünür?
- Yakınlık ihtiyacını bastırma.
- "Bana kimse lazım değil" tavrı.
- Duygusal konuşmalardan kaçma, konu değiştirme.
- İlişki derinleşmeye başlayınca uzaklaşma.
- İhtiyacını göstermeyi zayıflık sayma.
Alarm hiç çalmıyor. Termostat sökülmüş.
Şimdi dikkat: ikisi de aynı sistemin arızasıdır.
Yani "çok yapışkan" olan biriyle "hiç yaklaşmayan" biri, birbirinin zıddı değil. Aynı yaranın iki farklı savunması.
Ve daha da önemlisi: Mikulincer ve Shaver bu iki bozulmanın üç sistemde de görülebileceğini söylüyor. Yani hiperaktif bakım verme diye bir şey var. Deaktive edilmiş cinsellik diye bir şey var.
Hiperaktif bakım verme neye benzer? Müdahaleci olur. Karşıdakinin istemediği yardımı zorla vermek. "Ben senin iyiliğin için yapıyorum" diyerek alan işgal etmek.
Bu ayrıntıyı aklınızda tutun. Bu bölümün sonunda ona geri döneceğiz. Ve orası karanlık bir yer olacak.
Bir mektup
Bütün bu kuramsal anlatım biraz soğuk kalabilir. Mikulincer ve Shaver de bunu fark etmiş olacak ki, makalelerinin başına bir mektup koymuşlar.
Richard Feynman, yirminci yüzyılın en büyük fizikçilerinden biri. Nobel ödüllü. Manhattan Projesi'nde çalıştı. Zeki, esprili, hayat dolu bir adam.
Karısı Arline, veremden genç yaşta öldü.
Feynman, karısının ölümünden bir buçuk yıl sonra ona bir mektup yazdı. Bu mektup, Feynman öldükten sonra kızı tarafından bir kutunun içinde bulundu.
Şöyle:
"Sana seni sevdiğimi söylemek istiyorum. Seni her zaman seveceğim. Öldükten sonra seni sevmenin ne anlama geldiğini anlamakta zorlanıyorum — ama yine de seni teselli etmek ve sana bakmak istiyorum. Ve senin de beni sevmeni, bana bakmanı istiyorum...
Çok hoş kızlarla tanıştım — ama iki üç görüşmeden sonra hepsi kül gibi geliyor. Bana yalnızca sen kaldın. Gerçek olan sensin...
Sen, ölü hâlinle, yaşayan herkesten çok daha iyisin...
Not: Bunu postalamadığım için beni bağışla, ama yeni adresini bilmiyorum."
O son cümle.
Mikulincer ve Shaver bu mektubu neden koymuşlar biliyor musunuz? Çünkü üç sistemin de izi orada:
- Bağlanma: "Gerçek olan sensin. Bana yalnızca sen kaldın."
- Bakım verme: "Seni teselli etmek ve sana bakmak istiyorum."
- Ve cinsellik — mektupta açıkça yok, ama araştırmacılar not düşüyor: ikisi hayattayken yazışmalarının merkezinde oydu.
Kuram soyut. Mektup değil.
Ve bence Feynman'ın o son cümlesi, bu makalede okuyacağınız her şeyden daha iyi anlatıyor bağlanmanın ne olduğunu. Adam evrenin en temel yasalarını çözmüş. Ama bir kutuya, postalayamayacağı bir mektup koymuş, çünkü sistemin kapanma düğmesi yok.
Termostat, karşı taraf artık orada olmasa bile çalışmaya devam ediyor.
Üçüncü sistem: cinsellik
Cinsellik bu makalede en az konuşulacak sistem olacak — ve bunun farkındayım. O yüzden burada bir borç ödeyeyim.
Susan Sprecher, F. Scott Christopher ve Rodney Cate, yakın ilişkiler üzerine hazırlanmış kapsamlı bir el kitabında cinselliğe ayrılan bölümü yazmışlar.
Buradan iki şey alalım.
Birincisi: Toplum, evliliği "cinselliğin gerçekleşmesinin beklendiği birincil ikili ilişki" olarak kurmuş. Yani cinsellik başka yerlerde de yaşanır ama meşru adresi evlilik sayılır. Bu bir doğa yasası değil, bir toplumsal düzenleme. İleride, bu düzenlemenin neden ve nasıl kurulduğunu ayrıntılı konuşacağız.
İkincisi — ve bu daha ilginç: Cinsel olmayan yakın ilişkiler de, yazarların ifadesiyle, "cinselliğe dair toplumsallaşma deneyimleri sağlar." Buna ebeveyn-çocuk ilişkisi ve arkadaşlıklar dahil.
Yani: Cinselliği nasıl yaşayacağınızı sadece cinsel ilişkilerde öğrenmiyorsunuz. Bedeninize dair ilk dersleri, cinsellikle hiç ilgisi olmayan ilişkilerde alıyorsunuz. Size nasıl dokunulduğunda, mahremiyetinize nasıl saygı gösterildiğinde — ya da gösterilmediğinde.
Bu köprüyü kurdum, çünkü şimdi o köprünün kırıldığı yere gideceğiz.
Karanlık ayna
Buraya kadar sevginin eksikliğinden bahsettik. Harlow'un yavruları yeterince temas alamadıklarında hasar görüyordu.
Ama bir arıza daha var. Ve bu, tam tersi yönde.
Çok fazla temas değil — yanlış türde temas.
Patricia Love adında bir terapist, buna bir isim koydu: "duygusal ensest." (Sert bir terim, biliyorum. Cinsel bir taciz kastedilmiyor. Kastedilen şu: ebeveynin, çocuğu bir çocuk gibi değil, bir eş, bir sırdaş, bir duygusal destek gibi kullanması.)
Nasıl görünür?
- Anne, evlilik dertlerini on yaşındaki kızına anlatır. "Sen benim en yakın arkadaşımsın."
- Baba, oğluna kendi hayal kırıklıklarını yükler. "Benim yapamadığımı sen yapacaksın."
- Boşanmış bir ebeveyn, çocuğu diğer ebeveyne karşı müttefik yapar.
- Çocuk, evin duygusal dengesini ayakta tutmakla görevlendirilir. Annesi üzülmesin diye kendi derdini yutar.
Terapi dilinde buna "içe geçme" deniyor — İngilizcesi enmeshment. (Bir ağın ilmeklerinin birbirine dolanması gibi. Nerede sen bitiyorsun, nerede o başlıyor belli değil.)
Ve şu sonuç doğuyor: çocuk, ebeveynin duygusal yükünün taşıyıcısı hâline geliyor.
Böyle büyüyen bir insan, yetişkinlikte iki uçtan birine savruluyor:
- Ya sürekli yakınlık arıyor — çünkü hiç kendine ait bir alan olmadı.
- Ya da yakınlıktan tümüyle kaçınıyor — çünkü yakınlık ona hep işgal olarak geldi.
Tanıdık geldi mi?
Hiperaktivasyon ve deaktivasyon.
Yani Mikulincer ve Shaver'ın kuramsal olarak tarif ettiği iki arıza ile bir terapistin muayenehanede gördüğü iki tip aynı şey. Ve Mikulincer ile Shaver'ın hiperaktif bakım verme için kullandığı kelimeyi hatırlayın:
"Müdahaleci."
Bir kuram ve bir klinik, birbirinden habersiz, aynı arızayı iki farklı dilde tarif ediyor.
"Normal delilik"
Bu karanlık odada bir kişi daha var, ve söyledikleri hepsinden radikal.
Gregorio Kohon, İngiliz Psikanaliz Derneği'nden bir eğitim analisti. 2005'te André Green ile birlikte yazdığı kitapta, psikotik bir çöküntü yaşayan bir hastanın ayrıntılı incelemesini sunuyor.
Ve şu tezi ileri sürüyor:
Birincil bakım verene duyulan münhasır ve yoğun süreklilik arz eden bağımlılık, kitabın tanıtımındaki ifadeyle, *"bir **'normal delilik'*in gelişmesi için koşulları yaratır."
Ve devam ediyor — burası kritik:
Bu durum yalnızca ileride ortaya çıkacak psikotik hâllerin ve sapmaların kaynağı değildir. Aynı zamanda bütün aşk biçimlerinin kökenidir.
Bir dakika duralım.
Kohon şunu söylüyor: Bebeğin annesine duyduğu o mutlak, kayıtsız şartsız, başka hiçbir şeyi görmeyen bağımlılık — o hâl, bir yetişkinde görülse delilik sayılırdı.
Ve biz büyüdüğümüzde onu tamamen bırakmıyoruz. Aşk dediğimiz şey, o hâlin geri dönüşüdür.
Bu iddia bu makalenin ilerideki bir bölümü için kritik. Çünkü orada şu soruyu soracağız: Aşk nerede biter, hastalık nerede başlar?
Kohon'un cevabı şimdiden masada: Aralarında tür farkı yok. Derece farkı var.
Ve şimdi bir Şilili biyolog
Bu bölümü bir tanımla kapatacağım. Ve bence bu, aşk hakkında yazılmış en güzel tanımlardan biri.
Humberto Maturana, Şilili bir biyolog. 1928 doğumlu. Hücrelerin ve canlı sistemlerin nasıl kendi kendilerini ürettiği üzerine çalıştı, evrim kuramına önemli katkılar yaptı.
Ama Maturana'yı bizim için özel kılan başka bir şey: aynı zamanda bir bilgi kuramcısı. "Radikal yapılandırmacılık" denen akımın kurucularından. (Kabaca: gerçekliği olduğu gibi görmeyiz, onu kendi yapımızla birlikte inşa ederiz, diyen görüş.)
Yani Maturana, bu makalenin iki yakasını tek kişide birleştiriyor: hem biyolog hem kültür kuramcısı.
Gerda Verden-Zöller ile birlikte yazdığı çalışmada, sevgiyi şöyle tanımlıyor:
"Sevgi, ötekinin, kendisiyle birlikte var oluşta meşru bir öteki olarak belirdiği davranışlar alanıdır."
Bu cümleyi yavaş okuyalım, çünkü içinde çok şey var.
"Meşru öteki" ne demek?
Şu demek: karşındaki kişi, senin bir uzantın değil. Senin ihtiyaçlarını karşılamak için orada değil. Senin projen değil. Kendi başına, kendi hakkıyla var olan biri.
Ve Maturana diyor ki: bu, sevginin bir sonucu değil — tanımı. Sevgi, karşındakinin senden ayrı ve meşru biri olarak belirmesini sağlayan davranışlar bütünü.
Sevgi ile iktidar karşıttır
Maturana bunu bir karşıtlıkla açıklıyor ve karşılaştırma çok net.
Sevgi tek yönlüdür. Seven kişinin davranışında gerçekleşir. Sevilen, karşılık vermek zorunda değil. Ve şu sonucu doğurur — Maturana'nın kendi cümlesi:
"Sevgi özgürleştirir — yani sevgi, ayrılık anında bile ötekinin olmasına izin verir."
Şimdi Harlow'un maymununu hatırlayın. Yavru, kumaş anneden ayrılıp odayı keşfe çıkıyordu.
Bir biyolog, bir laboratuvar bulgusunu felsefi bir cümleye çevirmiş oldu. Ve muhtemelen bunu bilerek yapmadı.
İktidar ise çift yönlüdür. Egemenlik ve boyun eğme ilişkisi. Ve Maturana'ya göre her iki tarafın da kendini olumsuzlamasını gerektirir:
- Egemen olan, üstünlüğü kendi doğasından geliyormuş gibi davranarak özerk bir varlık olarak kendini yadsır.
- Boyun eğen, boyun eğme edimiyle kendini yadsır.
Sonuç: hınç.
Ve Maturana'nın kehaneti gibi duran cümlesi:
"İktidar ilişkileri sürekli olarak tiranlığa kayar."
Buna karşılık:
"Sevgi ilişkileri özgürlük üretir ve işbirliğine davet eder — tek yönlü oldukları için yalnız olsalar bile."
Ve bir cümle daha: "Yalnızca sevgi zekâyı büyütür"
Maturana'nın bir iddiası daha var ki, bence çok az konuşuluyor:
"Yalnızca sevgi zekâyı genişletir, çünkü sevgi, ötekinin meşru bir öteki olarak belirdiği davranışlar alanıdır."
Mantığı şu: Hırs, rekabet, korku — bunların hepsi uzlaşıma açıklık alanını daraltır. Karşındakini rakip olarak gören biri, onun söylediğini gerçekten duyamaz. Duyarsa kaybeder.
Ama sevgi, karşındakini meşru bir öteki olarak kurar. Ve o zaman onun dünyası da senin dünyana girer.
Yani sevgi bir duygu lüksü değil. Bilişsel bir genişleme. Daha çok seven insan, daha çok şey görebilir.
Bu iddia ölçülmüş müdür, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Zeki'nin beyin taramalarına baktığımızda — ki bir sonraki bölümde bakacağız — Maturana'nın söylediğine tuhaf biçimde benzeyen bir şey göreceğiz.
Bir de köken hikâyesi
Maturana, insanın neden böyle bir canlı olduğunu açıklamak için evrimsel bir hikâye anlatıyor. Anahtar kelime: nöteni.
(Nöteni: bir türün çocukluk özelliklerini yetişkinliğe taşıması. Evrimde sık görülür. Köpekler kurtların nötenik hâlidir mesela — yetişkin köpekler, yetişkin kurtlardan çok yavru kurtlara benzer davranır.)
Maturana diyor ki: Beş-altı milyon yıl önce bizi doğuran primat soyu, çocukluğun sürekli uzaması eğilimine girdi. O kadar uzadı ki, bugün pratikte bütün hayatımızı kaplıyor.
Ve uzayan sadece bedensel özellikler değildi. Uzayan asıl şey şuydu:
"Çocuk-anne ilişkisinin duygulanımının, bedensel kabulde tam karşılıklı güven ilişkisi olarak, yetişkin hayatına genişlemesi."
Sonucu ne oldu?
"Evrimsel tarihi, topluluk ilişkilerinde temel duygu olarak sevgi üzerine merkezlenmiş bir soyun oluşması — şempanzeler gibi diğer primatlarda olduğu gibi saldırganlık ya da rekabet üzerine değil."
Yani Maturana'nın iddiası şu: İnsan, uzamış bir çocukluktur. Ve o uzamış çocukluğun içeriği sevgidir.
Bir yetişkin olarak birine sarıldığınızda, aslında bir bebeğin annesine sarılışını yapıyorsunuz. Evrim o hareketi silmedi — uzattı.
Bu bölümden ne çıkardık?
Toparlayalım.
1. Sevgi, karnın doymasının yan ürünü değil. Temas, birincil bir ihtiyaç. (Harlow 1958)
2. Sevginin işlevi yapıştırmak değil, uzaklaşabilmeyi mümkün kılmak. Güvenli üs. (Harlow & Suomi 1970)
3. Yetişkin ilişkisi üç ayrı sistemin bileşimi: bağlanma, bakım verme, cinsellik. Üçü ayrı ayarlanabilir — dertlerimizin çoğu bundan. (Mikulincer & Shaver)
4. Bu sistemler iki yöne bozulur: çok fazla açık (hiperaktivasyon) ya da tümüyle kapalı (deaktivasyon). İkisi de aynı yaranın savunmasıdır.
5. Sevginin karanlık tarafı yokluk değil, işgal. Alan bırakmayan sevgi, sevgi görünümündeki bir gasptır. (Patricia Love)
6. Ve bebekliğin o mutlak bağımlılığı hiç bitmiyor. Aşk, o "normal deliliğin" geri dönüşü. (Kohon)
7. Nihayet: Sevgi, ötekinin meşru bir öteki olarak belirdiği alandır. Ve ayrılık anında bile ötekinin olmasına izin verir. (Maturana)
Şimdi içeri giriyoruz
Temasın birincil olduğunu gördük.
Peki o temasın içinde ne oluyor?
Birine baktığınızda, beyninizde ne değişiyor? Sevdiğinize baktığınızla bir yabancıya baktığınız arasındaki fark, ölçülebilir bir fark mı?
Ölçülebilir. Ve ölçüldü.
Sonuç şu: Aşk, beyne bir şey eklemiyor. Bir şey çıkarıyor.
Duvarları indiriyor.
Ve hangi duvarları indirdiğini duyunca, "aşk kördür" sözünün neden hem doğru hem yanlış olduğunu anlayacaksınız.
→ Bölüm 3: Aşk Bir Çıkarmadır — Beyinde ne oluyor?
Bölüm 3 — Aşk Bir Çıkarmadır
Beyinde ne oluyor?
İki bin yıl önce, bir parmak
Bir önceki bölümde bir laboratuvardaydık. Şimdi daha eski bir odaya gidiyoruz.
Galen, ikinci yüzyıl. Bergama doğumlu, Roma'da çalışmış, antik dünyanın en ünlü hekimi. Bin beş yüz yıl boyunca tıp onun kitaplarından okundu.
Galen'in yazıları boyunca tekrar tekrar övündüğü bir tanı becerisi var.
Hastanın bileğine parmağını koyuyor.
Nabız düzensiz atıyor.
Ve hekim, hastanın hasta olmadığını anlıyor. Âşık olduğunu anlıyor.
Bu ayrıntıyı 1984'te iki araştırmacı — Hans Hinrich Biesterfeldt ve Dimitri Gutas — antik ve İslam tıbbındaki aşk hastalığı literatürünü incelerken kaydediyor. Ve şöyle diyorlar: âşığın düzensiz nabzı, bu literatürün "belki de en meşhur ortak motifi."
Şimdi bunu düşünün.
Bir hekim, bir bedene dokunuyor ve orada bir duygunun izini okuyor. Duygu görünmez, ölçülmez, tartılamaz — ama bedende bir iz bırakıyor. Ve o iz okunabiliyor.
Aşkı ölçmeye çalışan ilk kişi bir psikolog değildi. Bir hekimdi, ve parmağını bir bileğe koymuştu.
Bu bölümde yapacağımız şey, tam olarak Galen'in yaptığı şeyin devamı. Sadece parmağın yerini bir makine aldı.
Makine hakkında dürüst olalım
Bu bölümde çok kez fMRI kelimesini duyacaksınız, o yüzden ne olduğunu ve ne olmadığını baştan netleştirelim.
fMRI — açılımı "işlevsel manyetik rezonans görüntüleme."
Nasıl çalışır? Beynin çalışan bir bölgesi daha çok oksijene ihtiyaç duyar. Vücut oraya daha çok kan gönderir. Makine, kandaki oksijen miktarındaki bu küçük değişimi manyetik alan üzerinden yakalar ve haritalar.
Yani makine kan akışını ölçüyor. Düşünceyi değil.
Şimdi dürüst olalım, çünkü bu makale hiçbir şeyi olduğundan büyük göstermeyecek:
fMRI ne yapamaz?
- Aklınızdan geçeni okuyamaz.
- Kimi sevdiğinizi söyleyemez.
- "İşte aşk merkezi burası" diyemez — çünkü öyle bir merkez yok.
- Neden-sonuç kuramaz. Sadece "burada faaliyet arttı" der; neden arttığını siz yorumlarsınız.
- Ve yavaştır. Beyin milisaniyelerle çalışır, kan akışı saniyelerle.
Peki ne yapabilir?
- Bir durumu başka bir durumla karşılaştırıp farkı gösterebilir.
- "Sevdiğine bakarken beyin, bir tanıdığa bakarkenden şurada farklı davranıyor" diyebilir.
İşte bu bölümde göreceğimiz her şey bu türden: karşılaştırma. Mutlak gerçek değil, fark.
Ama o fark, sandığınızdan çok daha çarpıcı çıkacak.
Zeki'nin deneyi: sevdiğinin yüzüne bakmak
Semir Zeki, Londra Üniversitesi'nde nörobiyolog. Beynin görsel sistemi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. 2007'de aşkın nörobiyolojisi üzerine kısa ama çok etkili bir derleme yazdı.
Zeki'nin çıkış noktası basit bir gözlem: Romantik aşk çoğu zaman görsel bir girdiyle tetiklenir. Ses de olur, zekâ da olur, çekicilik de, statü de — ama iş çoğu zaman bir yüzle başlar.
O yüzden ilk deneyler görsel girdiyle yapıldı. Yöntem şu:
İnsanları tarayıcıya yatırıyorsunuz. Sonra iki tür fotoğraf gösteriyorsunuz:
- Delice âşık oldukları kişinin fotoğrafı.
- Ve yakın arkadaşlarının fotoğrafı — yani tanıdıkları, sevdikleri ama âşık olmadıkları biri.
Sonra ikisi arasındaki farka bakıyorsunuz.
Zeki'nin özetiyle: "derinden, tutkuyla ve umutsuzca âşık olduğumuz birinin yüzüne baktığımızda" beyinde sınırlı sayıda bölgede belirgin bir değişim oluyor.
Peki ne oluyor?
Yanan ışıklar
Beklenen kısım şu: ödül sistemi çalışıyor.
(Ödül sistemi: beynin, "bu iyi bir şey, tekrarla" sinyali ürettiği devreler. Yemek yerken, müzik dinlerken, bir işi başarırken de çalışır. Kimyasal olarak dopamin bu devrelerin baş oyuncusudur.)
Ve ilginç bir ayrıntı: aktive olan bölgeler, oksitosin ve vazopressin reseptörleri açısından zengin alanlarla örtüşüyor.
(Oksitosin ve vazopressin: bağlanmayla yakından ilişkili iki hormon. Oksitosin doğumda ve emzirmede bol salgılanır; "bağlanma hormonu" diye anılır. Reseptör ise: bir hormonun tutunduğu, hücre üzerindeki kilit noktası. Bir bölgede o reseptörden çoksa, o bölge o hormona duyarlı demektir.)
Buraya kadar sürpriz yok. Aşk ödüllendirici bir deneyim; ödül sistemi çalışıyor. Anne sevgisinde de benzer bir tablo çıkıyor.
Asıl haber, yanan ışıklarda değil. Sönen ışıklarda.
Sönen ışıklar
Zeki'nin bulduğu şey şu: Hem romantik aşk hem anne sevgisi, ortak bir bölge kümesini deaktive ediyor. Yani oradaki faaliyet azalıyor.
Peki hangi bölgeler?
Zeki'nin kendi listesi:
- Olumsuz duygularla ilişkili bölgeler.
- Toplumsal yargı ile ilişkili bölgeler.
- Ve "mentalizing" denen işlevle ilgili bölgeler.
Üçüncüsünü açalım, çünkü en önemlisi o.
Mentalizing (zihinselleştirme): başka insanların niyetlerini ve duygularını değerlendirme kapasitesi. "Bu adam neden böyle dedi? Acaba bir art niyeti var mı? Bana yalan mı söylüyor?" diye düşündüğünüzde çalışan sistem. Sosyal hayatta hayatta kalmanızı sağlayan şey budur.)
Bu listede amigdala da var. (Amigdala: beynin derinlerinde, badem şeklinde küçük bir yapı. Korku, tehdit algısı ve tehlike değerlendirmesinde merkezi rol oynar.)
Ve prefrontal korteks. (Alın bölgesinin arkasındaki, planlama, muhakeme ve dürtü kontrolünden sorumlu alan. "Aklın sesi" dediğimiz şeyin büyük kısmı buradan gelir.)
"İt ve çek" mekanizması
Zeki bu iki yönlü hareketi tek bir kavramla topluyor: push–pull mekanizması. İtme ve çekme.
Kendi cümlesiyle:
"İnsan bağlanması, toplumsal mesafeyi, eleştirel toplumsal değerlendirme ve olumsuz duygular için kullanılan ağları devre dışı bırakarak aşan bir it-çek mekanizması kullanıyor gibi görünmektedir; aynı anda ödül devrelerini devreye sokarak bireyleri birbirine bağlamaktadır."
Bunu sade Türkçeyle söyleyelim:
Aşk iki iş yapıyor.
- Bir yandan ödülü açıyor: "Bu iyi. Yaklaş. Devam et."
- Öte yandan alarmı kapatıyor: "Bunu değerlendirmene gerek yok. Şüphelenme. Tetikte olma."
Aradaki mesafe böyle kapanıyor. Ödül çekiyor, kapanan alarm itmeyi durduruyor.
"Aşk kördür" bir söz sanatı değil
Şimdi asıl cümleye geldik.
Binlerce yıldır söylüyoruz: "Aşk kördür."
Bunu hep bir mecaz sandık. Bir tespit, bir sitem, biraz da alay.
Zeki'nin bulgusu şunu gösteriyor:
Bu bir mecaz değil. Bir deaktivasyon haritası.
Âşık insan, sevdiği hakkında muhakeme yürütemiyor — çünkü muhakeme yürüten ağlar o sırada düşük faaliyette. Zeki'nin ifadesiyle: "âşık olduğumuzda, başkalarını değerlendirmek için normalde kullandığımız eleştirel yargıları askıya alırız."
Ve buradan çok net bir sonuç çıkıyor:
Âşık birine "gözünü aç, adam sana yalan söylüyor" demek, kör birine "biraz dikkatli baksana" demeye benziyor.
Bakmıyor değil. Bakamıyor.
Bu bilgi, bence, bu makalenin en pratik faydalarından biri. Çünkü hepimizin hayatında öyle bir arkadaş vardır — herkesin gördüğünü görmeyen. Ve hepimiz bir kez o arkadaş olmuşuzdur.
Onlara kızmadan önce bunu bilin: sistem geçici olarak kapalı.
Ama çok önemli bir kayıt: kapanma seçici
Şimdi burada durup bir yanlış anlamayı önlemem lazım. Çünkü bu bulgu kolayca çarpıtılabilir.
Zeki çok net bir uyarı koyuyor:
Yargının askıya alınması seçicidir.
Yani âşık insan her konuda akıl yürütemez hâle gelmiyor. Şunu açıkça yazıyor: âşık insanlar başka şeyler hakkında pekâlâ sağlıklı yargıda bulunabilirler. Sistem tümüyle çökmüyor.
Kapanan şey, o kişiye yönelen değerlendirme.
Bu ayrıntı önemli, çünkü "aşk insanı aptallaştırır" gibi bir yere gitmiyoruz. Aşk insanı aptallaştırmıyor. Belirli bir yöne kör ediyor. Geri kalan her şey yerli yerinde.
Bir de şu ayrıntı var, Zeki'nin makalesinde geçiyor ve konuşulmaya değer: cinsel uyarılma ve orgazm da alın korteksinde bir bölgeyi devre dışı bırakıyor. Yani "kendinden geçmek" ifadesi de, tıpkı "aşk kördür" gibi, bedende bir karşılığı olan bir tabir.
Dilimiz beyni bizden önce keşfetmiş.
İkinci deney: sınır nerede?
Şimdi 2010'a, Tayvan'a gidiyoruz. Açılışta kısaca bahsettiğim çalışmayı ayrıntılandıralım.
Yawei Cheng ve ekibi — aralarında empati araştırmalarının önde gelen isimlerinden Jean Decety de var — farklı bir soru sordu.
Zeki "sevdiğine bakarken ne oluyor?" diye sormuştu. Cheng "sevdiğinin canı yanarken ne oluyor?" diye sordu.
Deney şöyle kuruldu.
Katılımcılara basit animasyonlar gösterildi: bir el, bir ayak. Bazılarında acı veren bir durum var — kapıya sıkışan parmak gibi. Bazılarında yok.
Sonra üç ayrı yönerge verildi. Her seferinde, ilgili kişinin fotoğrafı önceden gösterilerek zihinde canlandırılması sağlandı:
- "Bunu kendi başına geliyormuş gibi hayal et."
- "Sevdiğin kişinin başına geliyormuş gibi hayal et."
- "Bir yabancının başına geliyormuş gibi hayal et."
Sonuçlar
Üç durumda da beynin acı ağı çalıştı. Bu beklenen bir şeydi — başkasının acısını hayal ederken kendi acı devrelerimizi kullanırız.
Ama farklar vardı.
Sevdiği kişiyi düşündüğünde: Faaliyet arttı — ön singulat korteks ve insula'da. (Bu iki bölge, acının "ne kadar şiddetli" olduğundan çok, "ne kadar rahatsız edici" olduğuyla ilgilenir. Acının duygusal yüzü diyebiliriz. İnsula ayrıca iç organlarınızdan gelen sinyalleri işler — "içim burkuldu" dediğinizde payı vardır.)
Yabancıyı düşündüğünde: Faaliyet arttı — sağ temporo-parietal bileşke (TPJ) ve üst frontal girusta.
TPJ: sınır bekçisi
Bu bölgeyi tanımamız lazım, çünkü bu bölümün kalbi orada.
Temporo-parietal bileşke, adı üstünde, şakak (temporal) ve tepe (parietal) bölgelerinin buluştuğu yer. Kulağınızın biraz üstü ve arkası.
Ne iş yapar?
Kabaca: "Bu benim mi, onun mu?"
Daha teknik olarak:
- Kendinizi başkasından ayırt etmenizi sağlar.
- Başkasının yerine kendinizi koyup sonra geri dönmenizi sağlar.
- Bedeninizin sınırlarını bilmenizi sağlar.
Yani bir sınır bekçisi. Empati kurarken bile "ben o değilim" bilgisini elde tutan sistem.
Bu bölgenin hasar gördüğü durumlarda insanlar tuhaf deneyimler yaşayabiliyor — beden algısının kayması gibi. Sınır bulanıklaşıyor.
Ve asıl bulgu
Şimdi Cheng ve ekibinin bulduğu şey.
Sevilen kişiyi düşünürken TPJ sönüyordu.
Ama mesele sadece sönmesi değil. Mesele şu:
"Katılımcıların partnerleriyle ilişkileri ne kadar yakınsa, sağ TPJ'deki deaktivasyon o kadar büyüktü."
Yani bu bir açma-kapama düğmesi değil. Bir ayar düğmesi.
İlişki ne kadar sıkı → sınır bekçisi o kadar susuyor.
Araştırmacıların kendi sonucu:
"Bu sonuçlar, yakınlığın empatiye dahil olan aşağıdan yukarı bilgi işlemeyi etkilediğini göstermektedir — benliğin ve ötekinin sinirsel temsilleri arasındaki daha büyük örtüşme ile kanıtlandığı üzere."
(Aşağıdan yukarı bilgi işleme: bir şeyi düşünüp karar vererek değil, otomatik olarak, girdiye anında verilen tepki. Yani bu bir tercih değil — refleks düzeyinde.)
Sade Türkçesi:
Sevdiğiniz kişiyi düşündüğünüzde, beyninizdeki "ben" ile "o" birbirine karışıyor.
Tercihen değil. Kendiliğinden.
İki bulguyu yan yana koyalım
Şimdi bu bölümün ana cümlesini kuruyoruz.
| Zeki (2007) | Cheng ve ark. (2010) | |
|---|---|---|
| Ne sordu? | Sevdiğine bakarken ne olur? | Sevdiğinin canı yanarken ne olur? |
| Ne söndü? | Yargı ve zihinselleştirme ağları | Benlik-öteki sınırı (TPJ) |
| Kapanan duvar | "Bu kişi güvenilir mi?" | "Bu kişi ben değilim" |
Ve şimdi ikisini birleştirin:
Zeki: Aşk, ötekini yargılayan ağı kapatır.
Cheng: Aşk, ötekini senden ayıran ağı kapatır.
Yani: Aşk beyinde bir ekleme değil, bir çıkarmadır. Bir şey eklemez — engelleri kaldırır.
Bu, bence, bu makaledeki en temiz nörobiyolojik cümle.
Aşk, beyne yeni bir organ takmıyor. Yeni bir bölge açmıyor. Var olan duvarları indiriyor.
Ve indirdiği duvarlar tam olarak şunlar: şüphe ve ayrılık.
Şimdi "Love hurts" başlığına dönelim
Açılışta size iki başlıktan bahsetmiştim. Biri Cheng'in makalesiydi: "Aşk acıtır."
Şimdi o başlığın neden bir söz sanatı olmadığını görebiliriz.
Sevdiğinizin canı yandığında sizin de canınız yanıyor. Bu bir benzetme değil. Sizin acı devreleriniz çalışıyor. Ve sınır bekçisi kapalı olduğu için, beyniniz o acının kime ait olduğunu tam olarak ayırt edemiyor.
Bir annenin, çocuğu düştüğünde bedeninde hissettiği o şey — hani "yüreğim ağzıma geldi" dediğimiz — gerçek.
Halk dilinin en eski ifadelerinden biri var: "Canı canımdan."
Meğer neredeyse teknik bir tanımmış.
Şimdi bir kavga çıkaralım
Buraya kadar her şey uyumlu gitti. Şimdi bir çatışma var ve bu makalenin en zevkli anlarından biri.
Bir önceki bölümde tanıştığımız Şilili biyolog Maturana'yı hatırlıyor musunuz? Sevgiyi "ötekinin meşru bir öteki olarak belirdiği alan" diye tanımlayan adam.
O aynı metinde şu cümleyi de kuruyor:
"Sevgi görücüdür, kör değil" — "Love is visionary, not blind."
Ve devam ediyor: sevgi, içerdiği görüş sayesinde sevgi alanını var eder.
Şimdi durun.
Zeki diyor ki: Aşk kördür. Yargı ağları söner. Ölçtük. Maturana diyor ki: Aşk kör değil, tam tersine görücüdür. Öteki ancak sevgide gerçekten görünür hâle gelir.
Kim haklı?
Üçüncü bir ses: bakış hep yabancılaştırır mı?
Bu kavgayı çözmeden önce bir üçüncü kişiyi masaya çağıralım.
Kelly Oliver, Amerikalı bir felsefeci. 2001'de yazdığı "Aşkın Bakışı" başlıklı makalede, felsefenin görme konusundaki tuhaf tarihine bakıyor.
Şunu tespit ediyor: Yirminci yüzyıl Fransız düşüncesinde bakış, kötü bir üne sahip.
- Sartre'a göre başkasının bakışı sizi nesneleştirir. Biri size baktığında, siz artık özne değil, onun dünyasındaki bir eşyasınız. Ünlü cümlesi: "Cehennem başkalarıdır."
- Lacan'a göre ayna karşısındaki çocuk, kendini ancak dışarıdan bir görüntü olarak tanır — yani kendine yabancılaşarak.
- Freud'a göre bakış, arzunun ve iktidarın aracıdır.
Ortak varsayım şu: bakmak ayırır. Bakan ile bakılan arasında bir mesafe, bir hiyerarşi, bir yabancılaşma vardır.
Oliver bu varsayıma itiraz ediyor. Ve itirazı çok zarif:
Bu düşünürler bakışı kötülemiyorlar aslında. Belirli bir bakış türünü kötülüyorlar. Ve o türü tek tür sanıyorlar.
Oliver'a göre sorun, o kuramların arkasındaki mekân anlayışında. Eğer mekânı "içinde ayrı nesnelerin durduğu boş bir kap" olarak düşünürseniz, bakmak zorunlu olarak mesafe demektir.
Ama başka bir mekân anlayışı mümkün. Oliver bunu Luce Irigaray'ın ışık ve hava üzerine yazdıklarından geliştiriyor.
(Irigaray: Belçika doğumlu Fransız feminist filozof. Batı düşüncesinin "ayrı bireyler" varsayımını sorgular; hava, sıvı, dokunma gibi ayırmayan ortamlar üzerinden düşünmeyi önerir.)
Fikir şu: Işık ve hava, sizi ötekinden ayıran boşluklar değil. Aranızdaki ortak ortam. Aynı havayı soluyorsunuz. Aynı ışık ikinize de değiyor.
Ve o zaman bakmak, ayırmak olmaktan çıkıp bağlamak olabilir.
Oliver'ın kendi ifadesiyle: bakışın bizi ötekilerden yabancılaştırmak yerine ona bağlaması ihtimalini açan bir mekân anlayışı.
Şimdi kavgayı çözelim
Üç sesi yan yana koyalım:
| Kim | Ne diyor |
|---|---|
| Zeki (nörobiyoloji) | Aşk kördür — yargı ağları söner. Ölçtük. |
| Maturana (biyoloji) | Aşk görücüdür, kör değil — öteki ancak sevgide meşru bir öteki olarak belirir. |
| Oliver (felsefe) | Bakış zaten zorunlu olarak yabancılaştırıcı değildir — o, belirli bir mekân kurgusunun sonucu. |
Bence üçü de aynı şeyi söylüyor. Ve çözüm şu:
Aşk, mesafeye dayalı görmeyi kapatır. Temasa dayalı görmeyi açar.
Açalım.
Mesafeye dayalı görme nedir? Değerlendirme. Ölçme. Tartma. "Bu kişi bana ne katar? Güvenilir mi? Riskli mi? Kaç para eder?" Bu bakış işlevseldir, hayatta kalmak için gereklidir — ve karşınızdakini bir nesne olarak kurar. Sartre'ın tarif ettiği bakış budur.
Zeki'nin söndüğünü ölçtüğü şey tam olarak bu. Amigdala, prefrontal korteks, zihinselleştirme ağları — hepsi bu tür bakışın altyapısı.
Temasa dayalı görme nedir? Değerlendirmeden bakmak. Ölçmeden görmek. Bu bakış, karşınızdakini nesne olarak değil, meşru bir öteki olarak kurar.
Maturana'nın "görücü" dediği şey bu. Oliver'ın savunduğu şey bu. Ve Cheng'in ölçtüğü TPJ sönmesi, bu iki bakış türü arasındaki geçişin nöral izi olabilir.
Yani:
Aşk kör değil. Aşk, bir tür körlüğü başka bir tür görüşle değiştiriyor.
Ne kaybediyorsunuz? Değerlendirme kapasitesi. Ve bu gerçek bir kayıp — kimse size yalan söylemesin, aşk sizi savunmasız bırakır.
Ne kazanıyorsunuz? Bir insanı, ne işe yaradığını hesaplamadan görebilmek.
Belki de hayatınızda bir insanı gerçekten gördüğünüz tek an odur.
Ve bu tartışmayı bir şair dört yüz yıl önce bitirmiş
Şimdi çok hoşuma giden bir şey anlatacağım.
2016 yılında, Hindistan'da yayımlanan bir endokrinoloji dergisinde aşkın hormonal temeli üzerine bir derleme çıktı. (Endokrinoloji: hormonlar bilimi.)
Makale, hormon tablolarına ve beyin devrelerine geçmeden önce şununla başlıyor — bilimsel bir makalenin ilk satırı olarak:
"Aşk gözle bakmaz, zihinle bakar. Bu yüzden kanatlı Cupido kör resmedilir."
— William Shakespeare, Bir Yaz Gecesi Rüyası
Bakın Shakespeare ne yapmış.
"Aşk kördür" dememiş. "Aşk gözle bakmaz, zihinle bakar" demiş.
Yani: bir görme biçimi kapanıyor, başka bir görme biçimi açılıyor.
Zeki'nin tarayıcısının, Maturana'nın biyolojisinin ve Oliver'ın felsefesinin vardığı yere, bir oyun yazarı dört yüz yıl önce varmış. Üstelik iki dizede.
Ve endokrinoloji uzmanları, hormon tablolarına başlamadan önce ona selam durmuş.
Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde şu soruyu soracağız: Edebiyat, bilimin göremediği bir şey görebilir mi?
Cevabımızın ilk kanıtı bu iki dize olabilir.
Şimdi kimyaya inelim
Şimdiye kadar "hangi bölge yanıyor, hangisi sönüyor" konuştuk. Peki bu işi yapan maddeler neler?
Az önce bahsettiğim endokrinoloji derlemesi burada işimize yarıyor. Ve verdiği tablo, bir önceki bölümde gördüğümüz bir şeyle çarpıcı biçimde örtüşecek.
Aşk, kimyasal olarak üç ayrı sistem olarak inceleniyor:
| Sistem | Başlıca kimyasallar | Beyindeki merkezi | Ne yapar |
|---|---|---|---|
| ŞEHVET | Testosteron, östrojen | Amigdala | Genel cinsel arzu. Belirli bir kişiye yönelik değil. |
| ÇEKİM | Dopamin, noradrenalin, kortizol, serotonin sistemi | Nucleus accumbens, ventral tegmental alan | Belirli birine odaklanma. Takıntı, enerji, uykusuzluk. |
| BAĞLANMA | Oksitosin, vazopressin | Ödül devreleri | Uzun süreli bağ, huzur, birliktelik. |
(Nucleus accumbens ve ventral tegmental alan: beynin ödül sisteminin kalbi. Dopamin buradan yola çıkar. Bağımlılık araştırmalarının da merkezinde bu bölgeler vardır — bu ayrıntıyı aklınızda tutun, ilerideki bir bölümde çok işimize yarayacak.)
Ve şimdi bir önceki bölümü hatırlayın.
Mikulincer ve Shaver, psikolojiden yola çıkarak şunu söylemişti: bağlanma, bakım verme, cinsellik. Endokrinologlar, hormonlardan yola çıkarak şunu söylüyor: şehvet, çekim, bağlanma.
İki bilim dalı, iki bambaşka yöntem, neredeyse aynı üçleme.
Bu tür yakınsamalar bilimde önemlidir. İki farklı yoldan aynı yere varıyorsanız, muhtemelen orada gerçekten bir şey vardır.
Aşk, ölçülebilir bir stres hâlidir
Yukarıdaki tabloda gözünüze bir şey takılmış olabilir.
Çekim satırında kortizol var.
Kortizol, stres hormonudur. Vücut tehdit altındayken salgılanır. Sınavdan önce, kavgadan önce, kötü bir haber alırken.
Ve derlemede geçen bulgu şu: âşık insanlarda kortizol seviyesi, kontrol grubuna göre daha yüksek.
Bu duruma verilen ad da harika:
"Aşkın yol açtığı hiperkortizolemi." (Yani: aşk kaynaklı yüksek kortizol.)
Yani aşk, tıbbi olarak ölçüldüğünde, kısmen bir stres tablosu olarak görünüyor.
Şimdi bir düşünün. Âşık olduğunuz dönemi hatırlayın.
Uyuyabiliyor muydunuz? İştahınız yerinde miydi? Kalbiniz normal mi atıyordu? Telefona bakma sıklığınız sağlıklı bir insanınki gibi miydi?
Hayır.
Çünkü bedeniniz, güzel bir şey yaşadığınızı bilmiyordu. Bedeniniz alarm durumundaydı.
Ve şu tuhaf gerçeği verelim: âşık olmak ile tehdit altında olmak, bedende kısmen aynı imzayı bırakıyor.
Belki de bu yüzden âşık olmak bu kadar yorucu. Ve belki de bu yüzden bittiğinde, üzüntünün yanında tuhaf bir rahatlama hissedilir. Bunu itiraf etmek ayıp sayılır ama çoğu insan bilir: alarm sonunda kapanmıştır.
Ve bir de ritim var
Bu bölümü kapatmadan önce, çok az konuşulan bir isme yer açmak istiyorum.
Marie Stopes. 1880 doğumlu, İngiliz. Mesleği paleobotanikçi — yani fosilleşmiş bitkiler uzmanı. Alanında ciddi bir bilim insanıydı.
Ama 1918'de bambaşka bir kitap yazdı: Married Love — "Evlilikte Sevgi". Kendi mutsuz evliliğinden çıkan bir kitap.
Kitabın bölüm başlıkları bir program gibidir: Kalbin Arzusu → Kırılmış Sevinç → Kadının "Terslikleri" → Temel Nabız → Karşılıklı Uyum → ... → Görkemli Açılış.
Bizi ilgilendiren dördüncü bölüm: "Temel Nabız."
Stopes'un iddiası şu: Kadınlarda arzu sabit değil. Dalgalar hâlinde geliyor. Ve buna bir ad koyuyor: "Arzunun Tekrarlanan Dönemselliği Yasası."
Kendi görüşmelerine dayanarak, bu dalgaların yaklaşık iki haftada bir tekrarlandığını öne sürüyor.
Ve şu cümleyi yazıyor — bilim tarihinin en güzel sitemlerinden biri bence:
"Suyun, sesin ve ışığın dalga boylarını inceledik; peki insanoğlunun oğulları ve kızları, kadındaki cinsel gelgiti ne zaman inceleyecek ve arzusunun Tekrarlanan Dönemsellik yasalarını ne zaman öğrenecek?"
Fizik dalgaları ölçmüş. Kimya dalgaları ölçmüş. Peki insan?
Ve o gelgit metaforu
Stopes'un seçtiği benzetmeye dikkat edin: gelgit.
Kitabında şunu yazıyor: Bir yüzücü kumsala gelir, deniz çekilmiştir, beklediği yerde su yoktur. Ne yapar? Denize kızıp "kaprisli" mi der?
Demez tabii. Gelgiti bilir, saatine bakar, bekler.
"Ama en şefkatli damat bile, gelinin cinsel gelgiti çekilmişken bedenini kurban gibi sunmasındaki soğukluğu yalnızca kapris olarak görür."
Bu cümle, bu makalede ileride ayrıntısıyla konuşacağımız bir konunun ta kendisi: yanlış etiket.
Bir fizyolojik ritim, tanınmadığı için ahlaki bir kusura çevriliyor. Kadın "kaprisli" oluyor.
Bir bilgi eksikliği, bir karakter suçlamasına dönüşüyor.
(Bir not: Stopes'un iki haftalık döngü iddiası bugünkü araştırmalarla birebir doğrulanmış değil; arzunun döngüselliği kişiden kişiye çok değişiyor. Ama bizim için önemli olan sayı değil. Önemli olan sorunun kendisi: arzunun bir zaman boyutu var mı? Bu soru 1918'de soruldu ve doksan yıl boyunca büyük ölçüde unutuldu. İlerideki bir bölümde, 2010 yılında bir psikoloğun neredeyse aynı soruyu yeniden sorduğunu göreceğiz.)
Ve şimdi cebimizdeki sayı
Son bir veri bırakıp bu bölümü kapatacağım. Ama açıklamasını yapmayacağım. Onu ilerideki bir bölüme saklıyorum.
Aşkın kimyasını inceleyen çalışmalar bir süre ölçmüş.
Kimyasal araştırmalar aşkın en fazla iki-üç yıl sürdüğünü söylüyor. Beyin çalışmaları daha kısa bir süre veriyor: on iki ile on sekiz ay arası. Ortalama on yedi ay.
Yani: âşık olmanın kimyası, ortalama bir buçuk yıl sonra tükeniyor.
Bu cümleyi okuyunca çoğu insan üzülür. Ben de ilk duyduğumda üzülmüştüm.
Şimdilik sadece şunu söyleyeyim: Ben artık üzülmüyorum. Ve bu makalenin sonuna geldiğinizde siz de üzülmeyeceksiniz.
Çünkü on yedinci ay bir son değil. Bir eşik.
Zeki'nin itirafı
Bu bölümü, bu makalenin tümünü değiştiren bir cümleyle bitireceğim.
Semir Zeki, aşkın nörobiyolojisi üzerine yazdığı o derlemenin sonunda, beklenmedik bir şey yapıyor.
Kendi yönteminin sınırını ilan ediyor.
"Yine de aşkın, özellikle de romantik aşkın biyolojik incelemesi daha ileri gitmeli ve dünyanın aşk edebiyatını inceleyerek elde edilebilecek biyolojik kavrayışları aramalıdır — ve böylece beşeri bilimlerin ürününü kendi yörüngesine almalıdır."
Durup bunun ne olduğunu görün.
Bu, edebiyatçıların bilime yönelttiği bir eleştiri değil. Bu, felsefecilerin indirgemeciliğe attığı bir taş değil.
Bu, bir nörobiyoloğun, kendi alanının en iyi cihazlarını kullandıktan sonra, "buraya kadar; gerisi için şairlere bakmalıyız" demesi.
Ve haklı. Çünkü Zeki'nin haritası bize hangi ağın söndüğünü söyleyebiliyor.
Ama şunu söyleyemiyor: Sönen o yargının yerine ne geçiyor?
O boşluğu dolduran şey bir molekül değil. Bir hikâye. Bir kelime. Bir anlam.
Ve işte tam orada, biyoloji mikrofonu başkasına uzatıyor.
Peki kime uzatıyor?
Şimdi çok basit görünen ama aslında bu makalenin bel kemiği olan bir soruya geliyoruz.
Bedeninizde bir şey oluyor: kalp hızlanıyor, kortizol yükseliyor, uyku kaçıyor, elleriniz terliyor.
Peki bu bedensel hâlin adı ne?
"Âşık oldum" mu? "Panik atak geçiriyorum" mu? "Grip oluyorum" mu? "Bu adam beni geriyor" mu?
Aynı bedensel hâl, dört ayrı isim alabilir. Ve hangi ismi alacağına siz karar vermiyorsunuz.
Bir sonraki bölümde, 1971 yılında Portland'da bir konuşma yapan kadını dinleyeceğiz. Konuşmasında, insanlara adrenalin enjekte edip ne hissettiklerini soran deneyleri anlatıyor.
Ve bir sonuç veriyor:
Aynı adrenalin, koşullara göre öfke de üretebiliyor, coşku da.
Yani beden bir sinyal gönderiyor — ama sinyalin anlamını beden yazmıyor.
Onu kültür yazıyor.
→ Bölüm 4: Etiket — Fizyoloji nasıl duyguya dönüşür?
Bölüm 4 — Etiket
Fizyoloji nasıl duyguya dönüşür?
Portland, 19 Şubat 1971
Bir salon. Portland Eyalet Üniversitesi. Halka açık bir konferans.
Kürsüde bir kadın var: Elaine Hatfield. O yıllarda henüz genç bir sosyal psikolog. Ve o dönem için son derece tuhaf bir konu üzerinde çalışıyor: romantik aşk.
Konuşmasının kaydı bugün elimizde. Ve okurken insan gülümsüyor, çünkü bir akademik metin gibi değil — gerçek bir konuşma. Cümleleri yarıda bırakıyor, dinleyicilere soru soruyor, kayıtta yer yer [gülüşmeler] notu düşülmüş.
Bir yerde salona dönüp soruyor: "Kaçınız Schachter'ı biliyor? Zaman ayırayım mı, yoksa hızlı geçeyim mi?"
Cevabı görüyor ve diyor ki: "Hayır, tamam, biraz daha zaman ayırayım o zaman."
İyi ki ayırmış. Çünkü o gün anlattığı şey, bu makalenin iki yarısını birbirine bağlayan menteşedir.
Küçük bir not: bu kadına saldıracaklar
Bir önceki bölümlerde Senatör Proxmire'dan bahsetmiştim — devlet parasıyla yapılan aşk araştırmalarına saldıran, "aşkı incelemek onu yok eder" diyen adam.
Proxmire'ın en meşhur hedeflerinden biri, birkaç yıl sonra, tam olarak bu konuşmayı yapan kadın olacaktı. Hatfield'ın aşk üzerine aldığı araştırma desteği, senatörün alay konusu hâline getirildi. Ulusal basında manşet oldu.
Bunu neden hatırlatıyorum? Çünkü bu bölümde okuyacağınız fikirler, bedeli ödenmiş fikirler. Birileri "bu konuya girme" dedi, birileri yine de girdi.
Schachter'ın çerçevesi: iki bileşen
Hatfield, Stanley Schachter adında bir sosyal psikoloğun duygu kuramını anlatıyor. Ve baştan çok net bir formül veriyor:
"Schachter'ın önerdiği şey şu: Bir kişinin ne zaman duygusal bir deneyim yaşayacağını, iki şeyi bilirseniz tahmin edebilirsiniz. Bir duygusal deneyimin iki bileşeni vardır. Eğer ikisinden biri eksikse — bu çarpımsal bir ilişkidir — hiçbir şey elde edemezsiniz."
İki bileşen:
UYARILMA × ETİKETLEME = DUYGU
"Çarpımsal" kelimesine dikkat edin. Toplama değil, çarpma.
Neden önemli? Çünkü çarpmada, bir çarpan sıfır olursa sonuç sıfırdır. Yani:
- Uyarılma var, etiket yok → duygu yok.
- Etiket var, uyarılma yok → duygu yok.
İkisi birden gerekli.
Birinci bileşen: uyarılma
Hatfield'ın açıklaması gayet sade:
"Öylece oturuyorsanız ve bedeniniz pek bir şey yapmıyorsa, duygusal bir deneyim yaşadığınızı düşünmek zordur. Ama kalbiniz küt küt atıyorsa, terliyorsanız, heyecanlıysanız, aşırı hareketlenmişseniz — bunu birçok şekilde yorumlayabilirsiniz."
Ve hemen ardından o yorumları sıralıyor — kayıtta bu noktada gülüşme var:
"Diyebilirsiniz ki: 'Aman tanrım, acıkmışım!' [gülüşmeler] Ya da 'panik hâlindeyim.' Ya da 'herhalde hastalanıyorum.' Ya da 'bir ilaç reaksiyonu geçiriyorum.'"
Salon gülüyor, çünkü herkes bunu bilir.
Kalbiniz hızlanmış. Peki neden? Aşk mı, kahve mi, korku mu, grip mi? Bedeniniz size söylemiyor.
Adrenalinle deney
Bu bileşen laboratuvarda üretilebilir. Hatfield anlatıyor:
"İnsanlara adrenalin enjekte edersek onlarda duygu benzeri tepkiler üretebiliriz."
Ne oluyor? Hatfield sayıyor: sistolik kan basıncı yükseliyor, kalp hızı artıyor, kas ve beyne giden kan akışı artıyor, kan şekeri ve laktik asit yükseliyor, solunum hızlanıyor.
Kişinin hissettiği ise şu: çarpıntı, titreme, yüzün kızarması, hızlı nefes alma.
Ve Hatfield ekliyor — bu cümle çok hoşuma gidiyor:
"Bütün bu tepkiler çoğu duyguda ortaya çıkar ve adrenalinle komut üzerine üretilebilirler. Adrenalin deneyimlemek çok heyecan verici bir deneyimdir."
(Küçük bir not: Hatfield, o yıllarda araştırmacıların adrenalin yerine kafein kullanmaya başladığını da söylüyor — "insanlara iğne yapmaktansa kahve vermek daha kolay." Yani sabah içtiğiniz o üçüncü kahve, teknik olarak, hafif bir duygu deneyi.)
Ve şimdi işin tuhaf kısmı: "sanki"
Eskiden bazıları şöyle düşünüyordu: madem adrenalin bütün bu bedensel değişimleri yapıyor, o hâlde iğneyi vurunca insan duygu yaşar.
Maren Young adında bir araştırmacı bunu denedi. İnsanlara adrenalin verdi ve sordu: "Ne hissediyorsunuz?"
Aldığı cevaplar tuhaftı. Hatfield'ın aktarımıyla:
"'Sanki korkuyormuşum gibi hissediyorum,' dediler. Ya da 'Sanki heyecanlıymışım gibi hissediyorum.'"
Ve Hatfield duruyor, dinleyicilere soruyor:
"Peki bu 'sanki' ne demek? Nasıl oluyor da gerçekten heyecanlı değilsiniz?"
Deneklerin cevabı, bence bu bölümün en güzel ifadesi:
"'Bilmiyorum, bir şeyler eksik... soğuk bir duygu gibi. Nedense gerçeği değil, bir şey eksik.'"
Durup düşünün.
Beden her şeyi yapıyor. Kalp atıyor, eller titriyor, yüz kızarıyor. Ama insan "sanki" diyor.
Bir duygunun bütün bedensel malzemesi var — ama duygu yok.
Eksik olan neydi?
Schachter'ın cevabı: etiket.
Deneklerin bir sorunu vardı — ellerinde açıklama vardı. Kendilerine iğne yapıldığını biliyorlardı. Kalpleri hızlandığında "neden acaba?" diye sorduklarında, cevap hazırdı: "İğne yüzünden."
Ve o açıklama, duyguyu öldürüyordu.
Schachter şöyle düşündü: Peki ya o açıklamayı ellerinden alırsam? Ya bedensel değişimi başka bir şeye bağlamak zorunda kalsalar?
Deneyi böyle kurdu.
Üç grup:
- Kontrol grubu: İğne yapılıyor ve ne olacağı önceden söyleniyor. "Kalbiniz hızlanacak, yüzünüz kızaracak, elleriniz titreyecek." → Yani ellerinde hazır bir açıklama var.
- Öfke grubu: İğne yapılıyor, hiçbir şey söylenmiyor, ve etki başladığında insanı çıldırtacak bir ortama sokuluyor.
- Coşku grubu: İğne yapılıyor, hiçbir şey söylenmiyor, ve etki başladığında son derece eğlenceli bir ortama sokuluyor.
Coşku odası
Hatfield bu deneyi anlatırken salon gülüyor, ve haklılar.
Dönem hula hoop modası dönemi. Denek odaya giriyor. İçeride başka biri var — sözde başka bir denek, aslında araştırmacının adamı. (Buna "işbirlikçi" denir; deneyin bir parçası olduğunu denek bilmez.)
Ve o adam saçmalamaya başlıyor.
Önce kâğıtları deviriyor. Sonra kâğıt topları fırlatıyor. Sonra pencereden sokaktan geçenlere kâğıt uçak atıyor. Sonra balonları suyla doldurup insanların kafasının yakınına bırakıyor. [gülüşmeler] Sonunda hula hoop'u takıp masaların üzerinde dans ediyor.
Araştırmacılar iki şeye bakıyor: Denek bu deliliğe katılıyor mu? Ve sonunda "nasıl hissediyorsunuz?" diye sorulduğunda ne kadar neşeli olduğunu söylüyor?
Öfke odası
İkinci ortam için Schachter, hepimizin nefret ettiği bir şeyden yararlanıyor: aptal anketler.
Denek oturuyor, önüne bir anket konuyor. Sorular önce rahatsız edici, sonra inanılmaz oluyor.
Başlangıç: "Ailenizde kim yıkanmıyor? Ailenizde kim akıl hastası?" [gülüşmeler]
Devam ediyor, giderek kötüleşiyor: "Zil sesleri duyuyor musunuz?"
Ve sonunda o meşhur soru geliyor — çoktan seçmeli:
"Anneniz evlenmeden önce kaç erkekle birlikte oldu?"
Ve Hatfield ekliyor:
"En düşük seçenek beş ila on, [gülüşmeler] ve yukarı doğru gidiyor."
Bu arada işbirlikçi de ateşi körüklüyor. Sonunda kâğıdı yırtıp atıyor, küfrediyor.
Ve denek iki şeyden birini yapabilir: ya öfkeye katılır, ya da "Aman canım, adam iğne oldu, o yüzden böyle" der.
Sonuç
Hatfield'ın özeti:
"Her iki çalışmada da buldukları şu: eğer ikisi birden varsa — adrenalin iğnesi olduysanız ve etkileri konusunda uyarılmadıysanız — o durumlarda güçlü duygusal tepkiler verirsiniz."
Ve şimdi o cümle:
"Aynı adrenalin, durumun uygunluğuna göre öfke de üretebilir, büyük bir neşe de."
Peki ya uyarılmışsanız?
"Eğer adrenalin almadıysanız ya da nasıl hissedeceğinizi biliyorsanız — 'yüzünüz kızaracak, elleriniz titreyecek' — hiçbir duygusal tepki vermezsiniz. Sadece bu tuhaf beyleri, bu tuhaf şeyleri yaparken izlersiniz ve hiçbir şey olmaz. Çünkü elinizde gayet iyi bir açıklama var. Duygusal terimlerle etiketlemenize gerek yok."
Bir insanın kâğıt uçak atıp masada dans etmesini seyredersiniz — ve hiçbir şey hissetmezsiniz.
Çünkü açıklamanız var.
⚠️ Dürüstlük molası
Bu makale hiçbir şeyi olduğundan büyük göstermeyecek demiştim, o yüzden burada duruyorum.
Schachter ve Singer'ın 1962 tarihli bu deneyi, psikolojinin en ünlü deneylerinden biridir. Ama tekrar denemelerde her zaman aynı net sonuçlar çıkmadı. Bazı araştırmacılar özgün bulguların bir kısmını yeniden üretemedi; kuramın "uyarılma tek başına yeterli değildir" kısmı daha güçlü durdu, "etiket her şeyi belirler" kısmı ise zamanla yumuşatıldı.
Yani: çerçeve sağlam, ayrıntılar tartışmalı.
Bugün psikologların çoğu şunu kabul ediyor: bedensel uyarılma tek başına duyguyu belirlemiyor; yorumun payı büyük. Ama yorumun payının ne kadar büyük olduğu hâlâ tartışılıyor.
Bu makale için önemli olan da zaten ayrıntı değil. Önemli olan şu soru: bedensel bir hâle isim verilmesi gerekiyorsa, o ismi kim koyuyor?
Şimdi aşka uygulayalım
Hatfield konuşmanın bu noktasında asıl meselesine geliyor:
"Bugün yapmaya çalışacağımız şey şu: Bu çok güzel çerçeveyi tutkulu aşka uygulayabilir miyiz?"
Ve önceki araştırmalara sert bir eleştiri getiriyor:
"Önceki araştırmalar bir bakıma yanlış gitti, çünkü yalnızca etiketlemeye yoğunlaşıyordu. Kişinin karşısındakini beğenmesi gerektiğini varsaymasına neden olan etkenlere odaklandı. Ve biz diyoruz ki büyük bir parça eksik: uyarılma kısmı."
Yani: Yıllarca "insanlar neden birbirini çekici bulur?" diye soruldu. Benzerlik mi? Yakınlık mı? Fiziksel güzellik mi?
Hatfield diyor ki: bunlar etiket tarafı. Bir de beden tarafı var, ve ona hiç bakılmadı.
Ve şimdi bombayı bırakıyor:
"Bir kişide çalkantılı bir hâlin nasıl üretildiğinin gerçekten önemi yok."
Sonra o hâli üretebilecek şeyleri sayıyor:
Cinsel uyarılma. Cinsel yoksunluk. Suçluluk. Yalnızlık. Nefret. Kıskançlık. Kafa karışıklığı.
Hepsi fizyolojik uyarılmayı artırıyor.
Ve devam ediyor:
"Bütün bu ajitasyonu tutkuya atfetmesini sağlayabildiğimiz sürece, gerçek tutkulu duygular yaşayacaktır. Eğer ona 'yalnızsın çünkü âşıksın' dersek, ya da 'cinsel engellenmişliğin aşktır' dersek, âşık olma ihtimalini artırırız."
Ve tehlikeli olan kısım:
"Duygularını tutkuya atfetmeyi bırakıp başka bir şeye atfeder atfetmez, aşk ölmelidir. Artık onu yaşamamalıdır."
Bunun ne demek olduğunu düşünelim
Bu, ilk bakışta soğuk bir laboratuvar sonucu gibi duruyor. Ama aslında hayatınızın içinden geçen bir şey.
Neden zorlu ilişkiler bu kadar yoğun hissettirir? Çünkü zorluk uyarılma üretir. Kavga, belirsizlik, kıskançlık, ayrılık korkusu — hepsi kalbi hızlandırır. Ve o hızlanmayı aşka yazarsınız.
Rahat, huzurlu, sorunsuz bir ilişki daha az "yoğun" hissettirir. Daha az sevgi olduğu için değil — daha az adrenalin olduğu için.
Neden tehlike ile çekim bu kadar sık karışır? Aynı sebeple. Korku ve arzu bedende benzer izler bırakır.
Neden "âşık olduğu adamdan bir türlü kopamıyor" durumu bu kadar yaygın? Çünkü acı da uyarılma üretir. Ve acıyı üreten kişi, aynı zamanda o uyarılmanın atfedildiği kişidir.
Bu, "kötü ilişkilerde kalan insanlar aptaldır" demek değil. Tam tersi. Şunu demek:
Sistem, sıkıntıyı tutkudan ayırt edecek biçimde tasarlanmamış.
Ve bir Viktorya dönemi beyefendisi bunu 1887'de yazmış
Hatfield konuşmasında keyifli bir kaynak gösteriyor: Henry T. Finck adında, on dokuzuncu yüzyıl sonundan bir yazar.
Hatfield onu şöyle tanıtıyor: "Schachter'ın kuramını bilmiyordu, ama örneklerine bakınca ona inandığı belli." Ve ekliyor — kayıtta gülüşme var — adamın kadınlar hakkında çok tuhaf fikirleri var; mesela kadınların pirinç düğmelere karşı karşı konulmaz bir çekim duyduğuna inanıyor, dolayısıyla bir erkek âşık edilmek istiyorsa orduya yazılmalı. [gülüşmeler]
Ama aşk konusunda söylediği şey şaşırtıcı derecede modern:
"Aşk ancak güçlü ve canlı duygularla uyandırılabilir, ve bu duyguların hoş mu nahoş mu olduğu neredeyse önemsizdir.
El Cid, babasını öldürdüğü Diana Ximene'nin gururlu kalbini, onun evcil güvercinlerini birer birer vurarak fethetti.
Bizde yalnızca zayıf duygular uyandıran ya da hiç uyandırmayan kişiler, bizi kendilerine çekme ihtimali en düşük olanlardır. Hoşnutsuzluğumuz en çok, tabirin dediği gibi, 'ne sıcak ne soğuk' olan kişilere yönelir; oysa fevri, öfkeli insanlar, bizi zaman zaman gücendirseler de, bizi kendilerine sıcak biçimde bağlamaya aynı ölçüde muktedirdirler."
Hatfield bunu şöyle özetliyor: "Bir tür 'aşk nefrete en yakın şeydir' ifadesi."
Şimdi bu pasajı bir daha okuyun.
"Ne sıcak ne soğuk" olan insan. Nazik, sorunsuz, dengeli, hiç sinir bozmayan insan.
Finck diyor ki: ona âşık olunmaz.
Ve hepimiz biliyoruz ki haklı. Herkesin hayatında öyle biri olmuştur — "çok iyi insandı ama bende bir şey olmadı."
Peki neden olmadı?
Finck'in 1887'deki cevabı ile Schachter'ın 1962'deki cevabı aynı: çünkü uyarılma yoktu. Çarpımın bir tarafı sıfırdı.
Ama dikkat: bu, aşkın sahte olduğu anlamına gelmiyor
Burada çok önemli bir yanlış anlamayı önlemem lazım. Çünkü bu bölüm kolayca şöyle okunabilir:
"Demek ki aşk aslında yok. Sadece adrenalini yanlış etiketliyoruz."
Hayır. Bu, söylenenin tam tersi.
Şunu düşünün: Bir müzik parçası, hava titreşimlerinden ibarettir. Frekanslar, genlikler, dalga boyları. Bir fizikçi bunu ölçebilir.
Peki müzik "aslında yok" mu?
Elbette var. Ama titreşimin içinde değil. Titreşim ile onu duyan kulak, o kulağı yetiştiren kültür, o kültürün "bu bir ezgi" demeyi öğrettiği yapı — hepsinin buluşmasında.
Aşk da öyle.
Uyarılma gerçek. Etiket gerçek. Ve ikisinin buluşmasından çıkan şey gerçekten aşk.
Uyarılmayı çıkarırsanız hiçbir şey kalmaz. Etiketi çıkarırsanız da hiçbir şey kalmaz — sadece "sanki" kalır. Maren Young'ın deneklerinin dediği gibi: "soğuk bir duygu... nedense gerçeği değil."
Tennov'un tek cümlesi
Bir sonraki bölümde ayrıntısıyla tanışacağımız bir araştırmacı var: Dorothy Tennov. 1979'da âşık olmanın fenomenolojisi üzerine bir kitap yazdı. (Fenomenoloji: bir deneyimin dışarıdan görünüşü değil, içeriden nasıl yaşandığı üzerine çalışan yaklaşım.)
Tennov, yüzlerce insanla görüştükten sonra şu sonuca varıyor:
"Âşıklık, her şeyden önce, zihinsel bir faaliyettir. O, olayların kendisi değil, olayların bir yorumudur."
Hatfield'ın laboratuvar diliyle söylediğini, Tennov insanların anlattıklarından çıkarmış.
Aynı yer. İki yol.
Şimdi madalyonun öteki yüzü: yanlış etiket
Buraya kadar hep şunu konuştuk: uyarılmaya doğru etiketi koyduğunuzda aşk çıkıyor.
Peki yanlış etiketi koyarsanız ne olur?
Bir önceki bölümde tanıştığımız Marie Stopes'a dönelim. 1918.
Stopes'un iddiası şuydu: kadınlarda arzu dalgalar hâlinde gelir, sabit değildir. Ve o dalganın çekildiği anlar vardır.
Şimdi bir koca düşünün. Karısına yaklaşıyor. Karısı isteksiz. Koca ne yapıyor?
Bir etiket koyuyor.
Ve o etiket şu: "Kaprisli."
Stopes'un cevabı, bence bu makaledeki en güzel benzetmelerden biri:
"Bir yüzücü kumsala geldiğinde deniz çekilmişse, derin mavi su beklediği yerde kum bulmuşsa — banyosundan olduğu için denize kızıp ona 'kaprisli' der mi?"
Demez tabii. Denizin bir ritmi olduğunu bilir. Saatine bakar, bekler.
"Ama en şefkatli damat bile, gelininin cinsel gelgiti çekilmişken bedenini kurban gibi sunmasındaki soğukluğu yalnızca kapris olarak görür."
Görüyor musunuz ne oldu?
Fizyolojik bir olgu, bilinmediği için, ahlaki bir kusura dönüştü.
Bir bilgi eksikliği, bir karakter suçlamasına çevrildi.
Ve şimdi Schachter'ın formülünü hatırlayın:
UYARILMA × ETİKETLEME = DUYGU
Etiket sadece duygu üretmez. Etiket, bir insan hakkında hüküm de üretir.
Yanlış etiket: "O kaprisli." Doğru etiket: "Onun bir ritmi var ve ben onu bilmiyorum."
Aynı olay. İki ayrı evlilik.
Ve halk dili bilimden önce davranmış
Bu bölümü bir gözlemle kapatacağım.
1976'da iki terapist — Thomas ve Marcia Lasswell — bir makale yazdı. Başlığı, muayenehanelerinde en sık duydukları cümleydi:
"Seni seviyorum ama sana âşık değilim."
Bu cümleyi düşünün.
Türkçede de aynısı var. "Seviyorum ama âşık değilim." Ya da tersi: "Âşığım ama sevmiyorum galiba."
Bilim, "sevmek" ile "âşık olmak" arasındaki farkı ayırmak için on yıllarca uğraştı. Ölçekler geliştirildi, faktör analizleri yapıldı, kavramlar tartışıldı. Bir sonraki bölümde bir araştırmacının bu ayrımı yapabilmek için yeni bir kelime icat etmek zorunda kaldığını göreceğiz.
Oysa halk bunu çoktan yapmıştı. Hem de tek bir cümlede.
Dil, bilimin henüz ayıramadığını çoktan ayırmıştı.
Bu, bu makalede tekrar tekrar karşılaşacağımız bir durum. Ve ileride bunun neden böyle olduğunu tartışacağız.
Şimdi asıl hamle
Bu bölümü, bu makalenin belkemiğindeki en kritik cümleyle bitiriyorum. Yavaş okuyun.
Elimizde şunlar var:
- Beden bir sinyal üretiyor: kalp hızlanıyor, kortizol yükseliyor, uyku kaçıyor. (Bölüm 3)
- Bu sinyal kendi başına anlamsız. Aşk da olabilir, panik de, grip de. (Bu bölüm)
- Anlamı, üzerine konan etiket belirliyor.
- Peki etiketleri kim yapıyor?
Hatfield'ın cevabı konuşmanın en başında, tek cümlede geçiyor ve neredeyse kaçırıyorsunuz:
"İkinci olarak, bunu duygusal terimlerle etiketlemeniz gerekir. Toplum bize nasıl etiketleyeceğimizi öğretir — ve eğer bize başka türlü etiketlemeyi öğretmişse, farklı bir deneyim yaşarız."
İşte bu.
Uyarılma bir etiket gerektiriyorsa, ve etiketler toplumdan geliyorsa — biyoloji, mikrofonu topluma devreder.
Aşk tam olarak bu devir teslim noktasında oluşur.
Bunu bir kez daha söyleyeyim, çünkü bu makalenin iki yarısı burada birleşiyor:
Zeki'nin haritası bize hangi ağın söndüğünü söyledi. Cheng'in taraması bize hangi sınırın kalktığını söyledi. Ama ikisi de sönen o yargının yerine ne geçtiğini söyleyemedi.
Oraya bir kelime geliyor. Ve o kelimeyi beden yazmıyor.
Onu kültür yazıyor.
Ve kültür değişir.
Bir sonraki durak
Peki o kelime geldikten sonra ne oluyor?
Yani: bedeniniz uyarıldı, kültür size "buna aşk denir" dedi, siz de etiketi kabul ettiniz.
Şimdi içeriden nasıl bir şey yaşıyorsunuz?
Bir sonraki bölümde, 1979'da bir araştırmacının yüzlerce insanla yaptığı görüşmelerin sonucuna bakacağız. O araştırmacı, âşıklığı tarif etmek için "aşk" kelimesinin yetmediğini fark etti ve yeni bir kelime uydurdu.
Ve ortaya on iki maddelik bir liste çıkardı.
Uyarıyorum: o listeyi okurken kendinizi bulacaksınız. Hepimiz buluyoruz.
Bir de o listede, en tuhaf ve en açıklayıcı madde şu olacak:
Engel çıktıkça yoğunlaşma.
Yani: aşkın önüne bir duvar konduğunda, aşk azalmıyor. Artıyor.
Bunun neden böyle olduğunu, bu makalenin en karanlık ve en zekice bölümlerinden birinde konuşacağız.
→ Bölüm 5: Limerans — Âşık olmak içeriden nasıl bir şeydir?
Bölüm 5 — Limerans
Âşık olmak içeriden nasıl bir şeydir?
Yeni bir kelime uydurmak zorunda kalan kadın
Dorothy Tennov, Amerikalı bir psikolog. 1960'ların sonunda basit bir işe girişti: insanlarla âşık olmak hakkında konuşmak.
Yüzlerce görüşme yaptı. Günlükler topladı. Anketler dağıttı. İnsanlar ona anlattı — bazen saatlerce, bazen ağlayarak, bazen yıllar sonra hâlâ titreyen bir sesle.
Ve bir sorunla karşılaştı.
Elindeki kelime yetmiyordu.
Çünkü "aşk" kelimesi çok fazla şeyi aynı anda taşıyordu. İnsanlar ona şunları anlatırken hep aynı kelimeyi kullanıyorlardı:
- Kırk yıllık eşine duyduğu derin bağı anlatan yaşlı adam: "aşk."
- Üç haftadır tanıdığı birini düşünmekten uyuyamayan genç kadın: "aşk."
- Çocuğuna duyduğu şeyi anlatan anne: "aşk."
- Hiç konuşmadığı, sadece uzaktan gördüğü birine takıntılı hâle gelmiş kişi: "aşk."
Aynı kelime. Dört bambaşka hâl.
Tennov, bunlardan belirli birini — o baş döndürücü, uykusuz, saplantılı, "başka hiçbir şey düşünemiyorum" hâlini — ayırmak istedi.
Ve yapabileceği tek şeyi yaptı: yeni bir kelime uydurdu.
LİMERANS
(İngilizcesi: limerence.)
Kelimenin bir kökeni yok. Tennov onu hiçbir şeyden türetmedi. Sadece kulağa "uygun" gelen bir ses seçti — kendi ifadesiyle, kelimenin "uyan bir sesi" vardı.
Bu bile bir bulgu aslında: Bilim, bir insan hâlini adlandırmak için kelime bulamamış ve uydurmak zorunda kalmış.
Tennov'un tanımı sade:
"Limerans hâlinde olmak, genellikle 'âşık olmak' denen şeyi hissetmektir."
Ve hemen bir uyarı koyuyor — bu makalenin en önemli ayrımlarından biri, şimdiden aklınızda tutun:
Limerans, aşk değildir. Aşkın öncülüdür. Bazen de rakibidir.
Sevilene bir isim: "LO"
Tennov'un bir icadı daha var. Limerans hâlindeki kişinin takıldığı kişiye kısaca "LO" diyor — limerent object, yani "limerent nesne."
Bu terim kulağa soğuk geliyor, biliyorum. Ama bilerek soğuk. Çünkü Tennov'un fark ettiği bir şey var:
Limerans hâlinde olan kişi, karşısındaki insana bir insan olarak değil, bir odak olarak bağlanır.
O kişinin gerçek hâli ile zihinde taşınan hâli arasında ciddi bir fark vardır. Ve zihinde taşınan hâl, giderek daha çok yer kaplar.
Ben bu makalede "LO" yerine çoğunlukla "o kişi" diyeceğim. Ama terimin neden böyle olduğunu bilin.
On iki madde
Şimdi asıl kısma geliyoruz.
Tennov, yüzlerce görüşmeden sonra limeransın bileşenlerini listeledi. Bu listeyi okurken bir uyarım var:
Kendinizi bulacaksınız. Hepimiz buluyoruz.
Ve bu rahatsız edici olabilir — çünkü en özel, en biricik, en anlatılamaz sandığımız şeyin maddeler hâlinde yazılabildiğini görmek insanı biraz sarsıyor.
Ama sarsılmadan önce şunu bilin: bu liste sizi küçültmüyor. Yalnız olmadığınızı gösteriyor.
Tennov'un kendi sıralamasıyla:
1. O kişi hakkında istem dışı, müdahaleci düşünce.
Aklınıza siz getirmiyorsunuz. Geliyor.
2. Karşılık görmek için akut bir özlem.
Mesele "onunla olmak" değil sadece. Mesele onun da aynı şeyi hissettiğini bilmek.
3. Ruh hâlinin, o kişinin eylemlerine bağımlı olması.
Tennov burada çok ince bir düzeltme yapıyor: aslında eylemlerine değil — o eylemlerin sizin yaptığınız yorumuna.
4. Aynı anda yalnızca bir kişiye limerent tepki verebilme.
Tennov'a göre bunun tek istisnası, limerans zayıfken olur — en başta ya da sönerken.
5. Karşılık hayaliyle geçici rahatlama.
Kafanızda bir sahne kuruyorsunuz: o kişi size dönüyor ve "ben de" diyor. O sahne birkaç dakikalığına acıyı dindiriyor. Sonra geçiyor.
6. Reddedilme korkusu — ve o kişinin yanında felç edici utangaçlık.
Herkesle rahat konuşan bir insanın, o kişinin yanında aptallaşması.
7. Engel çıktıkça yoğunlaşma.
Bu maddeye ayrı bir başlık açacağım. Bu makalenin en önemli maddelerinden biri.
8. En küçük olumlu işarete aşırı duyarlılık.
Ve buna eşlik eden olağanüstü bir yetenek: Tennov'un ifadesiyle, ilgisiz bir gözlemcinin sadece nötr göreceği bir davranışın aslında gizli bir tutkunun işareti olduğunu gösteren "makul" açıklamalar icat etme yetisi.
Mesaja geç cevap verdi → "Demek ki çok düşünmüş, ne yazacağını bilememiş." Hiç cevap vermedi → "Belki de duyguları o kadar yoğun ki cevap veremiyor."
9. Belirsizlik güçlendiğinde göğsün tam ortasında bir ağrı.
Tennov bunu özellikle not ediyor: mecazi değil. İnsanlar ona fiziksel bir yer tarif ediyorlar. Göğsün ön orta kısmı.
10. Karşılık belirginleştiğinde havada yürüme hissi.
Tennov buna "buoyancy" diyor — suda yüzen bir cismin yukarı itilmesi gibi.
11. Genel bir yoğunluk — diğer bütün kaygıları arka plana itmesi.
Sınav var, borç var, iş var. Hepsi bir sisin içinde. Sadece bir şey net.
12. O kişide gerçekten takdire değer olanı öne çıkarma ve olumsuz olana takılmama yetisi.
Ve Tennov ekliyor: hatta olumsuz olana şefkatle yaklaşıp onu bile duygusal olarak olumluya çevirme.
Bu listeye baktığınızda
Bir şey fark ettiniz mi?
Bu listede mutluluk yok.
Huzur yok. Doyum yok. Sükûnet yok.
Var olanlar: özlem, bağımlılık, korku, utangaçlık, belirsizlik, ağrı, takıntı.
Ve arada bir: havada yürüme hissi.
Şimdi bir önceki bölümde konuştuğumuz kortizol bulgusunu hatırlayın — âşık insanlarda stres hormonu yüksek çıkıyordu. Ve o duruma verilen ad: "aşkın yol açtığı hiperkortizolemi."
Tennov'un listesi, o hormon ölçümünün içeriden yazılmış hâli.
Aynı olgu. Biri kan tahlilinde, öteki bir günlük sayfasında.
✍️ YAZARIN NOTU — On ikiden biri
Bu listeyi ilk okuduğumda kendime bir işaretleme yaptım. On iki bileşenden bende tartışmasız duran bir tanesi var:
Kalp çarpıntısı.
Ötekiler de uğradı elbette. Ama bu, listeden okunmuş değil — tanınmış bir şey.
Listenin tutamadığı bir şey de var, onu ben ekleyeyim: ben sevdiğim kişiye sevdiğimi söyleyecek cesareti hiç bulamadım. Sadece beni sevenleri sevdim.
Belki de bu yüzden çocukluk arkadaşımla yürümedi. İlkokuldaydık. Aşkın dile getirilmesi gereken bir şey olmadığını sandığım zamanlar. Çocukluk işte.
Şimdi haykırıyorum.
Ve 16 Mayıs gecesinin bilançosu şu: hiç uyumadım. Saatlerce yazdım, sildim, yazdım, sildim. Mektup yazdım, sildim. Telefonun şarjının bittiğini gözlerimle gördüm.
Bu notta, Tennov'un kuramıyla doğrudan konuşan bir cümle var. Gözden kaçmasın:
"Sadece beni sevenleri sevdim."
Tennov limeransın yakıtının belirsizlik olduğunu söylüyordu: umut ile kuşku arasındaki salınım. Karşılığından emin olduğunuz birini sevmek, o salınımı baştan kapatmaktır.
Yani bu cümle bir itiraf değil — bir strateji. Limeransa karşı geliştirilmiş bir savunma.
İşe yarayıp yaramadığı ayrı mesele. Yukarıdaki notun son paragrafı, yarım kalmış bir mektup ve kendi kendine kararan bir ekranla bitiyor.
Tennov'un "istem dışı gündüz düşleri" dediği şeyin 2020'lerdeki karşılığı bu olabilir: gece yarısı sönen bir telefon ekranı.
Uyanma anı
Tennov'un aktardığı en tanıdık pasajlardan biri şu:
"Bir zamanlar bütün yollar Roma'ya çıktığı gibi, birine duyduğunuz limerans kristalleştiğinde, bütün olaylar, çağrışımlar, uyaranlar, deneyimler düşüncelerinizi o kişiye geri getirir — rahatsız edici bir tutarlılıkla.
Gece uykusundan uyandığınız anda, o kişinin imgesi bilincinize sıçrar. Ve kendinizi, o imgenin ve etrafında büyüyen hayallerin peşinden gitmek için yatakta kalmaya meyilli bulursunuz.
Gündüz düşleriniz gün boyu sürer ve istem dışıdır. Onları durdurmak için gösterilen aşırı irade çabası ancak geçici bir rahatlama sağlar."
Tennov'a bir günlük vermişler. İçinde şöyle bir sitem var — "birisi şikâyet ediyordu" diye aktarıyor.
Ve bence bu makalenin en insani anlarından biri bu: bir insan, kendi zihninden şikâyet ediyor.
Çünkü limerans hâlinde, zihniniz artık sizin değil.
Ve şimdi tuz madeni
Tennov, bu zihinsel hâli anlatmak için 19. yüzyıldan bir yazara başvuruyor: Stendhal.
(Stendhal: Fransız romancı, 1783-1842. Kırmızı ve Siyah'ın yazarı. 1822'de De l'Amour — "Aşk Üzerine" — adlı, kendi mutsuz aşkından doğan tuhaf bir kitap yazdı.)
Stendhal'in bulduğu benzetme, aşk edebiyatının en meşhur imgelerinden biridir.
Şöyle:
Salzburg yakınlarında bir tuz madeni varmış. Madencilerin bir âdeti varmış: kışın yapraksız bir dal keserler, madenin derinliklerine atarlarmış.
Aylar sonra o dalı çıkardıklarında:
Dal, tuz kristalleriyle kaplanmış olarak çıkar. Hâlâ bir daldır — hatta belki sadece bir çöp parçasıdır. Ama kristaller onu "pırıldayan bir güzellik nesnesine" dönüştürmüştür.
Stendhal buna kristalleşme adını verdi.
Ve dedi ki: âşık zihinde olan tam olarak budur. Sevilen kişinin özellikleri, zihinsel bir süreçle kristalleşir. Çekici yanlar büyür, çekici olmayanlara dikkat verilmez.
"Onu en olumlu ışıkta yorumlarsınız."
Ve Stendhal'in o meşhur cümlesi:
"Sevilenin pürüzleri bile sonsuz bir zarafet kazanır."
(Pürüz: burada hem bedensel kusurları hem huyundaki sertlikleri kastediyor.)
🔑 Şimdi çok önemli bir düzeltme
İşte burası bu bölümün — belki de bu makalenin — en incelikli noktası. Lütfen yavaş okuyun.
Kristalleşmeyi duyduğunuzda ilk aklınıza gelen şu olur:
"Ha, yani aşk kör. Kusurları görmüyor."
Tennov diyor ki: hayır. Ve fark çok önemli.
Tennov, iki şeyi birbirinden ayırıyor:
| İdealizasyon | Kristalleşme |
|---|---|
| İmge, önceden var olan bir kalıba göre yontulur | Kişinin gerçek ve mevcut özellikleri sadece güçlenir |
| Çekici olmayan özellikler kelimenin tam anlamıyla gözden kaçırılır | Özellikler genellikle görülür — ama duygusal olarak görmezden gelinir |
| Karşındaki kişiyi görmüyorsun | Karşındakini görüyorsun — ve yine de |
Tennov'un kendi cümlesi:
"İdealizasyon, çekici olmayan özelliklerin kelimenin tam anlamıyla gözden kaçırıldığını ima eder; limeransta ise bu özellikler genellikle görülür, ama duygusal olarak dikkate alınmaz."
Ve Stendhal'i de düzeltiyor — daha doğrusu, doğru anlıyor:
"Halk geleneği bu süreci körlüğe atfetmiştir ('aşk kördür' der gibi); oysa bu, aslında bir vurgu meselesidir."
Peki bunun kanıtı ne?
Burada Tennov çok sağlam bir veri veriyor.
İki bin çiftle yapılmış bir çalışmada, katılımcılardan partnerlerinin kusurlarını saymaları istenmiş: karakter kusurları, fiziksel kusurlar, kötü alışkanlıklar — tırnak yeme gibi.
Sonuç:
Erkeklerin üçte ikisi, kadınların dörtte üçü partnerlerinin kusurlarını sayabildi.
Ve Tennov'un eklediği cümle:
"Belli ki, bu kusurların algılanması bir engel oluşturmuyordu."
Yani:
Görüyorlar. Ve yine de seviyorlar.
Tennov, görüştüğü bir kadının — Lenore adını veriyor — Michael hakkında söylediklerini aktarıyor:
"Evet, kumar oynadığını biliyordum. Bazen fazla içtiğini biliyordum. Ve bir kitabı baştan sona okumadığını biliyordum..."
Cümle böyle başlıyor. Ve arkasından gelen şey, "ama yine de" oluyor.
Bunu bir önceki bölümle birleştirelim
Şimdi geriye dönüp Bölüm 3'e bakalım.
Zeki'nin bulgusu neydi? Âşık insanın beyninde, sosyal yargı ve zihinselleştirme ağları söner. "Aşk kördür" bir mecaz değil, bir deaktivasyon haritasıdır.
Tennov'un bulgusu ne? Kusurlar görülür, ama duygusal olarak yeniden değerlenir.
Çelişiyor mu?
Hayır. Ve ikisini birleştirdiğinizde çok daha güzel bir cümle çıkıyor:
Nöral deaktivasyon "körlük" değil, yeniden değerlemedir.
Beyin, o kişinin kusurlarını algılamayı kapatmıyor. O kusurları aleyhte delil olarak kullanmayı kapatıyor.
Yani mahkeme kuruluyor, deliller sunuluyor, ama hâkim çekilmiş.
Bu, "aşk aptallıktır" diyenlerin göremediği şey. Âşık insan bilgiyi almıyor değil — onu değerlendirme moduna sokmuyor.
Ve bunu bir kez daha söylememe izin verin, çünkü bence bu makaledeki en güzel gerçeklerden biri:
Sevmek, kusuru görmemek değil. Kusuru görüp yine de yaklaşmak.
Stendhal'in "pürüzler bile sonsuz zarafet kazanır" derken kastettiği şey buydu. Pürüz duruyor. Sadece artık aleyhte değil.
Bir sosyoloğun dipnotu, yirmi yıl önce
Bu bölümü yazarken en çok keyif aldığım şeylerden biri şu oldu.
Bölüm 1'de tanıştığımız sosyolog William Goode, 1959 tarihli makalesinde, sayfanın altına küçük bir dipnot düşmüş. Kendi ifadesiyle "başka bir yerde belirtildiğini görmediğim tuhaf bir olgu."
Yazdığı şu:
"Aşk, duyguların en yansıtmacı olanıdır — tıpkı cinselliğin dürtülerin en yansıtmacı olanı olduğu gibi. Çekim duyan kişi, ancak büyük zorlukla, aşkının ya da tutkusunun nesnesinin bu duyguya hiç karşılık vermediğine ve vermeyeceğine inanabilir."
(Yansıtma: kendi içindeki bir şeyi karşıdakinde varmış gibi görmek.)
Ve devam ediyor:
"Bu yüzden kişi, bir reddedilmeyi gerçek olarak kabul etmeden önce eylemini oldukça ileri götürebilir."
Şimdi Tennov'un listesine bakın:
- 2. madde: Karşılık görmek için akut özlem.
- 8. madde: Nötr davranışı gizli tutkuya çeviren açıklama üretme yetisi.
- 12. madde: Olumsuzu olumluya çevirme.
Goode bu üçünü tek bir dipnotta, Tennov'dan yirmi yıl önce söylemiş.
Ve bunu sosyoloji yaparken, konudan konuya geçerken, sayfanın altında, geçerken söylemiş.
Bu makale boyunca böyle şeylere çok rastlayacağız: birbirinden habersiz insanlar, aynı gerçeğe farklı kapılardan giriyorlar.
Şimdi yedinci madde: engel
Listedeki en tuhaf ve en açıklayıcı madde budur. Ve tek başına bir bölümü hak eder.
7. Engel çıktıkça yoğunlaşma.
Tennov'un ifadesiyle: "en azından belli bir noktaya kadar."
Yani: Aşkın önüne bir duvar konduğunda, aşk azalmıyor. Artıyor.
Tennov, dışarıdan konan bir engelin limeransı güçlendirdiğine dair hatırı sayılır kanıt olduğunu söylüyor.
Aile karşı çıkıyor → daha çok istiyorsunuz. Mesafe var → daha çok düşünüyorsunuz. Ulaşılamıyor → daha çok arıyorsunuz.
Bunu hepimiz biliyoruz. Ama asıl şaşırtıcı olan şu değil.
Asıl şaşırtıcı olan
Tennov'un çok daha rahatsız edici bir gözlemi var:
Karşılığın erken ve tam olarak gelmesi, tam limerent tepkinin gelişmesini engelleyebilir.
Bunu bir daha okuyun.
Yani: Karşınızdaki kişi hemen, açıkça, kayıtsız şartsız "ben de seni seviyorum" derse — o baş döndürücü hâl bazen hiç oluşmuyor.
Tennov'un ifadesiyle: bir şeyin olması gerekiyor. Bir belirsizlik. Bir aralık. Bir "acaba."
Ve bu, bu makalenin en sarsıcı sonuçlarından birine götürüyor bizi:
Limeransın yakıtı doyum değil. Belirsizlik.
Bunu bir kez daha söyleyeyim, çünkü ilişkilere dair düşünme biçiminizi değiştirebilir:
O baş döndürücü hâl, elde ettiğiniz için değil, edemediğiniz için var.
Bu yüzden ulaşılmaz insanlar bu kadar çekicidir. Bu yüzden "peşinden koşulan" kişi ilgi gösterince cazibesini yitirebilir. Bu yüzden bazı insanlar, kavuşur kavuşmaz soğurlar — ve kendilerini korkunç hissederler, çünkü ne olduğunu anlamazlar.
Anlaşılacak bir şey var: Motor doyumla çalışmıyor. Eksikle çalışıyor.
Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde bu fikri çok daha derine götüreceğiz — bir Lacancı psikanalistin, bir bağımlılık araştırmacısının ve bir romancının yardımıyla. Şimdilik tohumu burada bırakıyorum.
Peki bu kötü bir haber mi?
Hayır. Ve bunu net söylemek istiyorum, çünkü bu bölüm insanı kolayca karamsarlığa itebilir.
Şu ana kadar okuduğunuz her şey şuna benziyor olabilir: "Demek ki âşık olmak bir tür arıza. Belirsizlikten beslenen, stres hormonu üreten, zihni ele geçiren bir hâl."
Ama Tennov'un kendi sonucu bambaşka. Ve bence bu makalenin en umutlu cümlelerinden biri.
Tennov'un sonucu
Tennov, limeransın seyrini şöyle tarif ediyor:
Bir yükseliş — çoğu zaman çok hızlı. Bir tepe. Sonra bir düşüş.
"Çoğu durumda azalır, sonunda sıfıra ya da düşük bir düzeye iner."
Ve o düşük düzeye gelindiğinde iki şeyden biri olur:
Ya limerans başka birine aktarılır — o kişi yeni bir limerans nesnesi olur, döngü baştan başlar.
Ya da:
"En iyi koşullar altında, karşılıklılık yoluyla limeransın sönmesine, daha uygun biçimde sevgi diye adlandırılabilecek duygusal tepkinin büyümesi eşlik eder."
Bu cümleyi bir kere daha okuyalım, çünkü çok şey söylüyor:
Limerans söner. Ve en iyi koşullarda, sönerken yerine sevgi büyür.
Yani baş dönmesinin bitmesi bir kayıp değil. Bir devir teslim.
Bölüm 3'te size verdiğim ama açıklamadığım o sayıyı hatırlıyor musunuz? On yedi ay.
İşte o sayı bu. Kimyanın süresi.
Ve şimdi neden üzülmemeniz gerektiğini biraz daha iyi görüyorsunuz: on yedinci ay, bir şeyin bitişi değil — bir şeyin başlayabileceği eşik.
Ne başlıyor peki? Onu bu makalenin ilerleyen bir bölümünde, uzun uzun konuşacağız.
"Seni seviyorum ama sana âşık değilim"
Bir önceki bölümde bıraktığım o cümleye geri dönelim.
Şimdi anlamı çok net, değil mi?
"Seni seviyorum" → Sevgi var. "Ama sana âşık değilim" → Limerans yok.
Ve tersi de mümkün:
"Ona deli gibi âşığım ama onu sevdiğimi sanmıyorum."
Bu cümle çelişkili değil. Ayrı iki şeyi tarif ediyor.
Lasswell'lerin muayenehanesine gelen çiftlerin çoğu tam olarak bu ayrımın içinde kayboluyordu. Biri limerans arıyordu, öteki sevgi veriyordu. İkisi de karşıdakinin yetersiz olduğunu düşünüyordu.
Ve bunun bir adı bile var artık, Lasswell'lerin koyduğu: "birbirine uymayan aşk kavramları."
Şunu düşünün: Kaç ilişki, sırf iki insanın aynı kelimeden farklı şeyler anlaması yüzünden bitti?
Toparlayalım
1. Bilim, âşık olmayı tarif etmek için "aşk" kelimesinin yetmediğini fark etti ve yeni bir kelime uydurmak zorunda kaldı: limerans.
2. Limerans on iki bileşenli, tanınabilir, neredeyse tahmin edilebilir bir hâl. Ve içinde mutluluk yok — özlem, korku, belirsizlik ve ara sıra havada yürüme hissi var.
3. Bu hâlin merkezinde kristalleşme var — ama kristalleşme körlük değil. Kusurlar görülüyor. Sadece artık aleyhte delil sayılmıyor.
4. Ve bu, beyin bulgularıyla birebir örtüşüyor: deaktivasyon, algıyı değil değerlendirmeyi kapatıyor.
5. Limeransın yakıtı doyum değil, belirsizlik. Engel onu güçlendiriyor; erken karşılık bazen hiç oluşmasını engelliyor.
6. Limerans söner. Ve en iyi koşullarda, yerine sevgi büyür.
Şimdi tehlikeli bir kapı
Bu bölümü okurken içinizde bir rahatsızlık oluşmuş olabilir. Ben yazarken oluştu.
Şu listeye bir daha bakın:
- Zihni ele geçiren, durdurulamayan düşünceler.
- Karşılığın olmadığı yerde bile karşılık işareti bulma yeteneği.
- Tek bir kişiye kilitlenme.
- Aylarca, bazen yıllarca süren, hayatın geri kalanını arka plana iten yoğunluk.
- Nötr davranışlara gizli anlamlar yükleme.
Şimdi bu listeyi bir psikiyatriste gösterin ve sormayın kimin listesi olduğunu.
Ne der biliyor musunuz?
Bir tanı adı söyler.
Ve haklı olur. Çünkü — birazdan göreceğiniz gibi — âşık olmanın tarifi ile bir psikiyatrik sanrının tanı ölçütleri, neredeyse madde madde örtüşüyor.
O hâlde soru şu:
Aşk nerede biter, hastalık nerede başlar?
Bu soru yeni değil. Bu soru bin yıldır soruluyor.
Bin yıl önce Bağdat'ta bir ahlakçı sordu. Yirminci yüzyılda Paris'te bir psikiyatr sordu. 1997'de bir romancı, romanının sonuna sahte bir psikiyatri makalesi ekleyerek sordu. Ve 2017'de Oxford'da dört filozof, hepsine birden "yanlış soruyorsunuz" dedi.
Bir sonraki bölüm, bu bin yıllık tartışmanın hikâyesi.
Ve içinde, kendisini İngiltere Kralı Beşinci George'un sevdiğine inanan elli üç yaşında bir Fransız kadın var. Buckingham Sarayı'nın penceresinde kıpırdayan bir perde gördü ve bunu bir işaret saydı.
Onun hikâyesini anlatacağım. Ama sonra size bir soru soracağım — ve cevap vermek sandığınızdan zor olacak.
→ Bölüm 6: Bin Yıllık Sınır — Aşk nerede biter, hastalık nerede başlar?
Bölüm 6 — Bin Yıllık Sınır
Aşk nerede biter, hastalık nerede başlar?
Sarayın önünde bekleyen kadın
Elli üç yaşında bir Fransız kadın, Londra'ya gidiyor.
Buckingham Sarayı'nın önünde bekliyor. Saatlerce. Sonra tekrar geliyor. Yıllarca, defalarca, Fransa'dan İngiltere'ye yolculuklar yapıyor. Ve hep aynı yerde bekliyor.
Kimi bekliyor?
Kral Beşinci George'u.
Çünkü kadın, kralın kendisine âşık olduğuna inanıyor.
Bir gün sarayın pencerelerinden birinde bir perdenin kıpırdadığını görüyor.
Ve bunu bir işaret olarak yorumluyor.
Kadın, bütün Londralıların kralın ona olan aşkını bildiğini söylüyor. Ama aynı zamanda kralı suçluyor: Londra'da kalacak yer bulmasını o engelledi. Otel rezervasyonlarını o kaçırttı. İçinde parası ve kralın portreleri bulunan bagajının kaybolmasından o sorumlu.
Kadını tedavi eden Fransız psikiyatr, onun tutkusunu kendi cümleleriyle kaydetmiş. Ve bu cümleler, okuduğum en yürek burkan satırlardan bazıları:
"Kral benden nefret edebilir, ama beni asla unutamaz. Ben ona kayıtsız olamazdım, o da bana...
Bana acı vermesi boşuna...
Ona kalbimin derinliklerinden çekildim."
Bir sendromun doğuşu
Bu kadını tedavi eden hekimin adı Gaëtan Gatian de Clérambault. Fransız psikiyatr.
1942'de, uzun yıllar biriktirdiği vakalardan yola çıkarak bir tablo tanımladı ve ona bir ad verdi: les psychoses passionnelles — "tutku psikozları." Ya da daha bilinen adıyla saf erotomani.
(Erotomani: bir kişinin, başka birinin — çoğunlukla kendisinden yüksek konumdaki birinin — kendisine âşık olduğuna dair sarsılmaz bir sanrı taşıması. "Sanrı" demek: gerçeklikle bağdaşmadığı gösterildiğinde bile terk edilmeyen inanç.)
Bugün bu tabloya kısaca de Clérambault sendromu deniyor.
Ve bu bölümün sorusu şu:
De Clérambault'nun tarif ettiği kadınla, bir önceki bölümde okuduğumuz on iki maddelik liste arasında tam olarak ne fark var?
Uyarıyorum: cevap sandığınızdan zor.
Ama bu soru de Clérambault'dan çok daha eski
Şimdi hikâyeyi geriye saracağız. Çok geriye.
Çünkü "aşk nerede biter, hastalık nerede başlar?" sorusu 1942'de sorulmadı.
En az bin yıldır soruluyor. Ve her seferinde aynı bahisle.
Bu bölümü üç perde hâlinde anlatacağım.
🏛️ PERDE I
Tıbbın ilk sınırı (4. – 14. yüzyıl)
1984 yılında iki araştırmacı — Hans Hinrich Biesterfeldt ve Dimitri Gutas — Amerikan Şarkiyat Derneği'nin dergisinde uzun bir inceleme yayımladı. Başlığı: "Aşk Hastalığı."
İnceledikleri şey şu: Antik Yunan, Bizans ve Arap tıbbında aşkın nasıl ele alındığı.
Ve bulduklarını okuyunca insan şaşırıyor.
Tıp kitaplarında bir bölüm
Oribasius, dördüncü yüzyıl Bizans hekimi. Tıbbi derlemesinde "aşk üzerine" ayrı bir bölüm var.
Aeginalı Paulus, yedinci yüzyıl. Aynı şekilde.
Peki bu bölümleri kitaplarının neresine koymuşlar?
Akıl hastalıkları kısmına.
İçerikleri ne? Biesterfeldt ve Gutas'ın ifadesiyle: "geleneksel belirti listeleri ve tedavi önerileri."
Yani: Bir hekim, önüne gelen hastaya bakıp "bu odur" diyebilsin diye hazırlanmış klinik notlar.
Bin altı yüz yıl önce, tıp kitaplarında, aşkın tanı ölçütleri vardı.
Melankoliyle akrabalık
Aşk hastalığı, çoğu zaman melankoli bağlamında tartışılıyor.
(Melankoli: klasik tıpta, bedende "kara safra" adı verilen bir sıvının fazlalığına bağlanan durum. Bugünkü depresyona yakın. Ama o dönemde bedensel bir hastalık sayılıyordu.)
Ortak noktalar olarak şunlar kaydedilmiş:
- Melankoliğin aşırı cinsel isteği.
- Âşığın melankolik görünümü.
- Ortak tedavileri — o dönemde ikisi için de önerilen çare cinsel birleşmeydi.
- Ve — bu ciddi bir kayıt — ortak intihar eğilimleri.
Yani antik hekimler şunu görmüşler: karşılıksız aşk, insanı öldürebilir.
Bunu on yedi yüzyıl önce yazmışlar.
Galen'in parmağı
Bölüm 3'te tanıştığımız ayrıntıyı burada tam bağlamına oturtalım.
Galen — antik dünyanın en büyük hekimi — yazıları boyunca bir tanı becerisiyle tekrar tekrar övünüyor.
Hastanın bileğine parmağını koyuyor. Nabız düzensiz atıyor. Ve hekim, hastanın hasta olmadığını, âşık olduğunu söylüyor.
Biesterfeldt ve Gutas bunu şöyle tanımlıyor: bu literatürdeki "belki de en meşhur ortak motif."
Bir de şu var: İskenderiye'de derlenmiş Problemata Physica adlı metinlerde, âşığın uzuvlarının dönüşümlü olarak ısınıp soğuması aşkla açıklanıyor. Yani "elleri buz kesti, sonra ateş bastı" tarifi — antik tıbbın kayıtlarında.
Ve derin iç çekiş. Onu da yazmışlar: keder, aşk ya da öfke, insanın derin derin iç çekmesinin sebebi olarak gösterilmiş.
Şimdi bir düşünün.
Bin yedi yüz yıl önce bir hekim, bir insanın bileğine dokunuyor ve orada bir duygunun izini okuyor.
Bin yedi yüz yıl sonra, bir insan bir tarayıcının içine giriyor ve orada bir duygunun izi okunuyor.
Alet değişti. Fikir aynı.
Ve şimdi Arapça: 'ışk
Arap tıbbı bu geleneği devraldı.
Genel tıp eserlerinde 'ışk — yani tutkulu, çılgın aşk — geleneksel akıl hastalıkları arasında sayılıyor.
İbn Sînâ — Batı'da Avicenna adıyla bilinir, El-Kânûn fi't-Tıb'ın yazarı, ortaçağ tıbbının en büyük otoritesi — bu konuda yazmış. Ve ondan sonra uzun bir şerh geleneği oluşmuş. Yani yüzyıllar boyunca hekimler onun yazdıklarını yorumlamış, tartışmış, genişletmiş.
İbn el-Cezzâr — onuncu yüzyıl Kayrevanlı hekim — derlemesinde bölüm ayırmış.
Yani: Aşk, İslam tıbbının müfredatında bir konuydu.
Bunu bilmek önemli. Çünkü bu makalenin ilerleyen bölümlerinde birileri çıkıp "romantik aşk Batı'nın icadıdır" diyecek. Ve İbn Sînâ'nın 'ışk üzerine kurulmuş şerh geleneği, o cümleyi tek başına çürütecek.
🎯 Ve asıl mesele
Şimdi bu perdenin kalbine geliyoruz.
Arapçada sevginin birden fazla kelimesi var. İkisi bizim için önemli:
| Mahabbe | 'Işk |
|---|---|
| Ölçülü, sakin sevgi | Taşkın, tüketen tutku |
| Sürdürülebilir | Kişiyi kendinden geçiren |
| Kabul edilebilir | ...tartışmalı |
Ve ahlak literatürü — hekimler değil, ahlakçılar — bu sözlüksel ayrımdan yola çıkarak şu soruyu tartışıyor.
Biesterfeldt ve Gutas'ın kendi ifadesiyle, tartıştıkları şey şu: 'ışk kabul edilebilir insani duyguların sınırını aşar mı, ve
"...âşığı davranışından sorumlu olmaktan kurtaran bir hastalık olarak mı tanımlanmalıdır?"
Bir dakika durun.
Bu cümleyi bugünün diline çevirin:
"Bu adam, o şeyi yaparken aklı yerinde miydi?"
Bin yıl önce. Bağdat'ta, Kahire'de, Şam'da. Bugün mahkeme salonlarında sorulan soru.
Ve dikkat edin: bu soruyu soranlar hekimler değil.
Ahlakçılar.
Yani soru en başından beri tıbbi değildi. Hukuki ve ahlakiydi.
Bir insanın davranışından sorumlu tutulup tutulamayacağı sorusu.
Bu ayrıntıyı aklınızda tutun. Üçüncü perdede geri gelecek — ve her şeyi çözecek.
Ve edebiyat kendi yolunu buldu
Biesterfeldt ve Gutas'ın kaydettiği son bir şey var ve bu makale için altın değerinde.
Arap edebiyatında — edeb geleneğinde — aşk hastalığı sık sık işlenen bir konu olmuş. (Edeb: Arap-İslam kültüründe, edebiyat, incelik ve genel kültür anlamına gelen geniş bir tür. Şiir, hikâye, deneme, ahlak yazısı — hepsi.)
Ve şunu yazıyorlar:
"Âşığın belirti tablosu tıp geleneğinden esinlenmişti, ama kendi hayatını yaşadı."
Edebiyatçılar, hekimlerin verdiği listeyi aldılar — ve geliştirdiler.
Ürettikleri fikirler şunlar:
- Melankolik aşkın zihni ve bedeni giderek işgal etmesi.
- Aşkın sonunda münhasırlık iddiasında bulunması — yani başka hiçbir şeye yer bırakmaması.
- Ve tedavi edilemezliği.
Şimdi Tennov'un listesine bakın.
1. madde: İstem dışı, müdahaleci düşünce → zihni giderek işgal etme. 4. madde: Aynı anda tek kişiye limerent tepki → münhasırlık iddiası. 11. madde: Diğer bütün kaygıları arka plana itme → işgal.
Tennov 1979'da yeni bir kelime icat ettiğini sanıyordu.
Arap edebiyatı o kelimeye zaten sahipti.
Ve şunu not edelim, çünkü bu makalenin ilerleyen bir bölümünün ana tezi olacak:
Tıp edebiyata bir liste verdi. Edebiyat o listeyi geliştirdi ve geri gönderdi. Bu alışveriş bin yıllık.
🩺 PERDE II
Psikiyatrinin sınırı (1942 / 1997)
Şimdi de Clérambault'ya geri dönüyoruz. Ama tuhaf bir kapıdan gireceğiz: bir romandan.
Bir balon kazasıyla başlayan roman
Ian McEwan, İngiliz romancı. 1997'de Enduring Love adlı romanı yayımladı. (Başlık iki anlamlı: hem "kalıcı aşk" hem "aşka katlanmak.")
Roman şöyle başlıyor — ve açılış cümlesi meşhurdur:
"Başlangıcı işaretlemek kolay. Bir türk meşesinin altında, güneşteydik... Elimde tirbuşonla çimende diz çökmüştüm, Clarissa bana şişeyi uzatıyordu — 1987 Daumas Gassac. İşte o andı, zaman haritasındaki o iğne deliği. Elimi uzatıyordum ve soğuk boyunla siyah folyo avucuma değdiği anda bir adamın bağırışını duyduk."
Ne olmuş? Bir sıcak hava balonu kontrolden çıkmış. İçinde bir çocuk var. Beş adam, tarlanın farklı köşelerinden koşarak olay yerine yaklaşıyor.
Anlatıcının adı Joe Rose. Bilim gazetecisi. Yanındaki kadın Clarissa — Keats üzerine çalışan bir edebiyat akademisyeni.
Koşan adamlardan biri John Logan. Balonun ipini bırakmıyor. Ve düşüp ölüyor.
Bir diğeri de Jed Parry.
Ve McEwan, romanın ilk sayfasına şu cümleyi yerleştiriyor — o an masum görünen, sonradan tüyler ürperten bir cümle. Joe, olayı yukarıdan bir kuşun gözünden hayal ediyor:
"Şahine göre Parry ve ben minicik iki şekildik, beyaz gömleklerimiz yeşilin üstünde pırıl pırıl, birbirimize doğru koşuyorduk — âşıklar gibi."
Ve sonra Parry telefon etmeye başlıyor
Kazadan sonra Jed Parry, Joe'nun kendisine âşık olduğuna inanmaya başlar.
Joe'nun hiçbir şey yapmasına gerek yoktur. Bir bakış yeterlidir. Bir söz yeterlidir. Hatta hiçbir şey de yeterlidir.
Parry, evin önünde beklemeye başlar. Mektuplar yazar. Telefon eder. Joe'nun perdeyi çekmesini, ışığı açmasını, saçını düzeltmesini kendisine gönderilmiş şifreli mesajlar olarak okur.
Ve Joe ne yaparsa yapsın — reddetsin, bağırsın, polise gitsin — Parry için hiçbiri kanıt değildir. Çünkü Parry'nin sisteminde her şey aşkın kanıtıdır. Sessizlik de, öfke de.
Joe, romanın bir yerinde araştırma yaparken bir isme rastlar. Ve McEwan o anı şöyle yazar:
"De Clérambault sendromu. İsim bir fanfar gibiydi, beni kendi saplantılarıma geri çağıran berrak bir trompet sesi."
Joe rahatlar. Çünkü bir isim, bir çerçeve demektir. Ve çerçeve bir tür teselli sunar.
🎭 Romanın numarası
Şimdi McEwan'ın yaptığı şeyi anlatacağım. Bence yirminci yüzyıl romanının en zekice hamlelerinden biri.
Roman bittiğinde, arkaya bir Ek koyuyor.
Ekin başlığı: "British Review of Psychiatry'den yeniden basılmıştır."
Altında iki yazar adı: Robert Wenn ve Antonio Camia. Unvanları var: MB Bch, MRCPsych, DRCOG.
Ve metin, tam olarak bir psikiyatri vaka raporu gibi yazılmış. Başlık:
"Dinsel tonları olan homo-erotik bir saplantı: de Clérambault sendromunun klinik bir varyantı."
İçinde giriş var, literatür taraması var, tanı ölçütleri var, kaynakça var. Plutarkhos'a, Galen'e ve Cicero'ya atıf var. Enoch ve Trethowan'ın 1979 tarihli derlemesine atıf var. Mullen ve Pathe'nin çalışmalarına atıf var.
Kusursuz.
Bir tek sorun var:
"Robert Wenn" ve "Antonio Camia" isimlerindeki harfler, "Ian McEwan"ın anagramıdır.
(Anagram: bir kelimenin harflerinin yerini değiştirerek yeni kelime yapmak.)
Yazar, romanının sonuna, kendi adının harflerinden yaptığı iki sahte doktorla, sahte bir bilimsel makale koymuş.
Ve o makale, romanın bütün olaylarını klinik dille yeniden anlatıyor.
Neden bu kadar önemli?
Çünkü bu roman, baştan sona bilim ile edebiyat arasındaki kavga üzerine.
Joe bir bilim gazetecisidir. Kitabın bir yerinde, yazmakta olduğu bir denemeden bahseder: "bilimde anekdotun ve anlatının ölümü." Tezine göre Darwin'in kuşağı, yayımlanmış makalelerde "hikâye anlatma lüksüne" izin veren son kuşaktı.
Clarissa ise bir edebiyat insanıdır ve Joe'ya şöyle çıkışır:
"Bu yeni köktencilik. Yirmi yıl önce sen ve arkadaşların sosyalisttiniz ve herkesin şanssızlığı için çevreyi suçluyordunuz. Şimdi bizi genlerimize hapsettiniz ve her şeyin bir sebebi var!"
Ve roman, bu kavganın ortasında, kendisi bir bilimsel makaleye dönüşerek bitiyor.
Yani McEwan şunu yapıyor: Bilim ile anlatı arasındaki savaşı anlatan kitap, sonunda ikisini aynı kapağın içine koyuyor.
Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde, tam olarak bunu tartışacağız. Şimdilik şunu söyleyeyim:
McEwan'ın romanı, bu makalenin yapmaya çalıştığı şeyin kurgusal provasıdır.
Şimdi tanı ölçütleri
McEwan'ın eklediği sahte vaka raporunda, gerçek tanı ölçütleri veriliyor. Bunlar uydurma değil — Enoch ve Trethowan'ın derlediği, alanda kabul gören ölçütler.
İşte de Clérambault sendromunun tanı ölçütleri:
- Başka bir kişiyle âşıkane bir iletişim içinde olduğuna dair sanrısal inanç
- Bu kişi çok daha yüksek konumdadır
- İlk âşık olan odur
- İlk adımı atan odur
- Başlangıç anidir
- Sanrının nesnesi değişmez
- Hasta, nesnenin çelişkili davranışına bir açıklama getirir
- Seyir kroniktir
- Halüsinasyon yoktur
- Ve — bu çok önemli — bilişsel kusur yoktur
Son iki maddeyi açayım.
Halüsinasyon yok demek: bu kişi olmayan sesler duymuyor, olmayan şeyler görmüyor. Perde gerçekten kıpırdadı. Sadece anlamı yanlış.
Bilişsel kusur yok demek: zekâsı yerinde. Hafızası yerinde. Muhakemesi — bu tek konu dışında — sağlam. İşine gidebilir, matematik yapabilir, sohbet edebilir.
Bunu bir kez daha söyleyeyim: Bu kişi deli değil. Sadece tek bir konuda, sarsılmaz biçimde yanılıyor.
🚨 Ve şimdi rahatsız edici kısım
Şimdi bu ölçütleri, bir önceki bölümde okuduğunuz listeyle yan yana koyacağım.
Hazır olun.
| de Clérambault ölçütleri (patoloji) | Tennov'un limerans listesi (normal) |
|---|---|
| Nesnenin çelişkili davranışına açıklama getirme | 8. madde: Nötr davranışı "gizli tutku"ya çeviren açıklama üretme yetisi |
| Sanrının nesnesi değişmez | 4. madde: Aynı anda yalnızca bir kişiye limerent tepki |
| Başlangıç ani | Tennov: "bir yükseliş — çoğu zaman çok hızlı" |
| Seyir kronik | 11. madde: Diğer bütün kaygıları arka plana iten yoğunluk |
| Bilişsel kusur yok | Kusurlar görülür, sadece duygusal olarak yeniden değerlenir |
| Kişi çok daha yüksek konumdadır | (Herkesin bildiği o his: "o benim gibi birine bakmaz.") |
Bakın.
Ölçütlerin neredeyse tamamı örtüşüyor.
Kral Beşinci George'a âşık olduğuna inanan kadınla, telefonun başında "acaba neden cevap yazmadı" diye düşünen sizin aranızdaki fark, bu listede görünmüyor.
O hâlde fark nerede?
Dört aday cevap
Bu soruyla oturdum ve bütün kaynakları yeniden taradım. Dört cevap buldum. Ve dördü de ilginç.
① Fark KARŞILIKLILIKTA. (Tennov'un cevabı)
Tennov'a göre limerans, karşılık bulduğunda söner. Karşılıklılık geldiğinde o baş dönmesi yavaş yavaş azalır ve yerine sevgi büyür.
Erotomanide ise karşılık hayal edilir. Yani sistem hiçbir zaman doyuma ulaşmaz — çünkü doyum zaten kafanın içinde üretiliyor.
Dolayısıyla hiç sönmez.
Normal limerans bir yay çizer: yükselir, tepeye çıkar, iner. Erotomani inmez.
② Fark SEÇİCİLİKTE. (Zeki'nin cevabı)
Bölüm 3'te Zeki'nin önemli bir uyarısını aktarmıştım: âşık insanda yargının askıya alınması seçicidir. Kişi her konuda değil, sadece sevdiği hakkında muhakemesini yitirir.
Erotomanide ise askıya alma o kişiyle ilgili bütün gerçeklik testine yayılır.
Reddedilme kanıtı gelir → yeniden yorumlanır. Polis uyarısı gelir → yeniden yorumlanır. Mahkeme kararı gelir → yeniden yorumlanır.
Normal âşıkta bir kapı açık kalır. Erotomanide bütün kapılar kapanır.
③ Fark TOPLUMSAL ONAYDA. (Goode'un cevabı — ve en rahatsız edici olanı)
Bu cevabı vermeden önce bir düşünce deneyi yapalım.
Bir adam, sevdiği kadının evinin önünde bekliyor. Ona her gün mektup yazıyor. Reddedildikçe daha çok ısrar ediyor. Onun her hareketini kendisine bir işaret olarak okuyor.
Bu adam kim?
Eğer kadın sonunda ona dönerse → romantik bir kahraman. Filmi çekilir. "Vazgeçmedi."
Eğer kadın hiç dönmezse → bir takip suçlusu. Uzaklaştırma kararı alınır.
Aynı davranış. İki ayrı isim.
Ve ismi belirleyen şey, adamın kafasının içinde olan bir şey değil. Sonuç. Ve toplumun onayı.
Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde tanışacağımız sosyolog William Goode, 1959'da şunu göstermişti: her toplum aşkı denetler — kimin kimi sevebileceğini önceden ayarlar.
Bu çerçeveden bakınca erotomani şudur:
Denetim örüntüsünün dışına düşmüş bir aşk örüntüsü.
Ve toplum, denetleyemediği aşka bir hastalık adı verir.
Bunun kanıtı da vaka raporunun içinde: Mullen ve Pathe'nin aktardığı bir gözleme göre, de Clérambault hastalarının oluşturduğu tehdide dair artan farkındalık, mağdurları korumak için bir yasa "patlamasına" yol açıyor.
Yani: tıbbi bir tanı, hukuki bir düzenlemeye dönüşüyor.
Perde I'deki soruyu hatırlayın: "Âşığı davranışından sorumlu olmaktan kurtaran bir hastalık mı?"
Bin yıl sonra, aynı soru, aynı yerde duruyor.
④ Fark TÜR DEĞİL, DERECE. (Kohon'un cevabı)
Bölüm 2'de tanıştığımız psikanalist Gregorio Kohon'u hatırlıyor musunuz?
Bebeğin birincil bakım verene duyduğu münhasır ve yoğun bağımlılığın bir "normal delilik" yarattığını söylüyordu. Ve ekliyordu: bu yalnızca ileride ortaya çıkacak psikotik hâllerin kaynağı değil — bütün aşk biçimlerinin kökeni.
Yani Kohon'a göre aradaki fark tür farkı değil.
Hepimizin içinde o "normal delilik" var. Bazılarımızda daha görünür.
🎯 Ve şimdi asıl bulgu
Dört cevaba baktım ve bir şey fark ettim. Ve bence bu bölümün — belki de bu makalenin — en önemli tespitlerinden biri:
Dört cevabın hiçbiri biyolojik değil.
Bir kez daha:
- Karşılıklılık → İlişkisel bir durum. İki kişi arasında.
- Seçicilik → Kapsamla ilgili. Nereye kadar yayıldığıyla.
- Toplumsal onay → Tamamen dışsal. Toplumun kararı.
- Derece → Bir eşik meselesi. Ve eşiği kim koyuyor?
Yani:
Aşkı hastalıktan ayıran şey, âşığın kafasının içinde değil.
Karşılıkta, kapsamda ve toplumsal onayda.
Bir beyin taraması, size erotomani ile aşkı ayırt edecek bir görüntü veremez.
Bir kan tahlili veremez.
Çünkü fark orada değil.
💊 PERDE III
Bağımlılığın sınırı (2017) — ve bir cevap
Şimdi bugüne geliyoruz. Ve bin yıllık soruya nihayet bir cevap alacağız.
2017. Oxford Üniversitesi. Dört isim: Brian Earp, Olga Wudarczyk, Bennett Foddy ve Julian Savulescu.
Philosophy, Psychiatry, & Psychology adlı dergide bir makale yayımlıyorlar. Başlık:
"Aşka Bağımlı: Aşk Bağımlılığı Nedir ve Ne Zaman Tedavi Edilmelidir?"
Yeni bir kelime dağarcığı. Malady değil, 'ışk değil, délire passionnel değil.
Bu kez: bağımlılık.
Önce şunu kabul edelim: benzerlik gerçek
Makale açılışta hepimizin bildiği şeyleri sıralıyor:
Ovidius, iki bin yıl önce yazmış: "Seninle de olmuyor, sensiz de." U2 aynı cümleyi şarkı yapmış. Brokeback Mountain'da Jake Gyllenhaal'in repliği: "Keşke senden nasıl vazgeçileceğini bilseydim." Ve gündelik dilimiz: "Sana bağımlıyım." "Sensiz yapamıyorum."
Bunlar mecaz mı, yoksa tarif mi?
Nörobiyoloji rahatsız edici bir cevap veriyor. Bölüm 3'te gördüğümüz o tabloyu hatırlayın:
Çekim evresinin merkezinde nucleus accumbens ve ventral tegmental alan vardı. Baş oyuncu dopamin.
Ve orada size "bu ayrıntıyı aklınızda tutun" demiştim.
İşte sebebi: Bağımlılık araştırmalarının merkezinde de tam olarak bu bölgeler ve bu kimyasal var.
Kokain de oraya vurur. Kumar da oraya vurur. Ve âşık olmak da.
İki görüş
Earp ve arkadaşlarının asıl katkısı, kavram karmaşasını temizlemeleri. Diyorlar ki: "aşk bağımlılığı" derken insanlar iki farklı şey kastediyor.
| DAR GÖRÜŞ | GENİŞ GÖRÜŞ | |
|---|---|---|
| Kapsam | Yalnızca en uç, zararlı aşk biçimleri bağımlılıktır | Temel toplumsal bağlanma bile bağımlı motivasyonlar spektrumundadır |
| Nörokimya | Patolojik durumlara özgü bir şey | Sıradan bağımlılıklarla aynı süreçler |
| Sonuç | "Aşk bağımlılığı" nadir bir bozukluktur | "Doğamız gereği hepimiz aşka bağımlıyız" |
Makalenin epigrafında alıntılanan bir terapistin sözü, geniş görüşü çok güzel özetliyor:
"Doğamız gereği hepimiz aşka bağımlıyız — yani onu istiyoruz, arıyoruz ve onu düşünmemekte zorlanıyoruz. Hayatta kalmak için bağlanmaya ihtiyacımız var ve içgüdüsel olarak bağ arıyoruz, özellikle de romantik bağ. [Ama] sevgi istemekte hiçbir işlev bozukluğu yok."
Bu, Kohon'un "normal delilik"inin nörobiyolojik versiyonu.
🎯 Ve şimdi cevap
Earp ve arkadaşları, dar görüşü mü savunuyor, geniş görüşü mü?
İkisini de. Ve asıl hamleleri burada.
Diyorlar ki:
"Aşk-bağımlılık ilişkisini nasıl anlarsanız anlayın, tedavi kararları hastalık tanımlarına değil, ZARAR ve İYİ OLUŞ değerlendirmelerine dayanmalıdır."
Bunu bir kere daha okuyun. Çünkü bu, bin yıllık soruya verilmiş cevap.
Perde I'deki ahlakçı soruyordu:
"'Işk bir hastalık mıdır? Ve âşığı sorumluluktan muaf tutar mı?"
Perde II'deki psikiyatr soruyordu:
"Bu, aşk mı, yoksa sanrı mı?"
Ve 2017'de dört filozof diyor ki:
Yanlış soruyorsunuz.
Bir durumun "hastalık" sayılıp sayılmaması, doğada keşfedeceğiniz bir gerçek değildir. Bir karardır. Ve o kararı ölçüm listesi vermez.
Şunu sorun: Bu insan zarar görüyor mu? Müdahale onun iyi oluşunu artırır mı?
Cevap evetse, adına ne derseniz deyin — yardım edin. Cevap hayırsa, adına ne derseniz deyin — karışmayın.
Bunun ne kadar özgürleştirici olduğunu görüyor musunuz?
Bu cevap, bin yıllık kısır döngüyü kırıyor.
Çünkü "aşk bir hastalık mıdır?" sorusu asla cevaplanamaz. Ölçütleri ne kadar inceltirseniz inceltin, sınır hep bulanık kalır — çünkü olgunun kendisi bir yelpaze.
Ama "bu kişi zarar görüyor mu?" sorusu cevaplanabilir.
Ve daha dürüst.
Çünkü Perde I'deki ahlakçılar aslında hep bunu soruyorlardı. Sadece "hastalık" kelimesinin arkasına saklamışlardı.
Earp ve arkadaşları perdeyi çekiyor: madem karar bize ait, o hâlde açıkça ve iyi gerekçelerle verelim.
📖 Ve bir kitap: İçki: Bir Aşk Hikâyesi
Bu perdeyi bir anıyla kapatacağım.
Caroline Knapp, Amerikalı gazeteci. 1996'da alkolizmiyle ilgili bir kitap yazdı. Kitabın adı:
Drinking: A Love Story — "İçki: Bir Aşk Hikâyesi."
Başlığın kendisi bir tez.
Knapp, yirmi yıl boyunca "işlevini yerine getiren bir alkolik" olarak yaşadı. Yani işine gitti, yazılarını yazdı, kimse anlamadı. Ve içkiyi, kendi ifadesiyle, duygusal çalkantıdan ve kişisel ilişkilerin karmaşıklığından kaçmak için kullandı.
Kitapta anlattığı hikâyede anoreksiya da var. (Anoreksiya nervoza: kişinin yemek yemeyi reddettiği, ciddi ve hayatı tehdit eden bir yeme bozukluğu.)
Şimdi bir şey fark edin.
Bir sonraki bölümlerde tanışacağımız bir Türk psikolog, Lacancı bir çerçeveyle anoreksiya üzerine yazacak. Ve tezi şu olacak: anoreksiya, bedende bilinçli bir eksik üreterek arzuyu ayakta tutma girişimidir.
Knapp'in kitabında da aynı iki şey yan yana: bağımlılık ve anoreksiya.
Ve ikisinin ortak yapısı şu olabilir: bir eksiği korumak.
Bölüm 5'te öğrendiğimiz şeyi hatırlayın: limeransın yakıtı doyum değil, belirsizlik.
Belki de bağımlılığın ve aşkın ortak motoru budur. Bu makalenin ilerleyen bir bölümünde bu fikrin sonuna kadar gideceğiz.
Şimdilik Knapp'in başlığını hatırlamak yeter: bir bağımlılık, bir aşk hikâyesi olarak anlatılabiliyor.
🧩 Toparlayalım
Bin yıl boyunca aynı sınır üç kez çizildi:
| Dönem | Kelime | Kim çizdi |
|---|---|---|
| 4.–14. yüzyıl | Malady / 'ışk — hastalık | Hekimler ve ahlakçılar |
| 1942 / 1997 | Délire passionnel — sanrı | Psikiyatrlar |
| 2017 | Addiction — bağımlılık | Nörobilimciler ve filozoflar |
Her seferinde kelime değişti.
Soru değişmedi:
Bu kişi kendinden sorumlu mudur? Ve müdahale etmeli miyiz?
Ve her seferinde:
Cevap hiçbir zaman ölçüm listesinden çıkmadı. Her zaman bir değer kararıydı.
Peki bu bize ne söylüyor?
Şunu:
Aşkı hastalıktan ayıran şey, aşkın içinde değil. Bizim onunla ne yapmaya karar verdiğimizde.
Bu, kulağa rahatsız edici gelebilir. "Yani keyfî mi?" diye sorabilirsiniz.
Hayır. Keyfî değil — ahlaki.
Aradaki fark büyük. Keyfî olan şey gerekçesizdir. Ahlaki olan şey gerekçe ister.
Ve bu makalenin sonunda, o gerekçenin ne olabileceğine dair tek bir ölçüt önereceğim. Beş ayrı gelenekten çıkan, birbirinden habersiz beş kişinin aynı yere vardığı bir ölçüt.
Bölüm 2'de ona ilk kez rastladınız — Harlow'un maymunu kumaş anneden ayrılıp odayı keşfe çıktığında.
Ve son bir söz — Buckingham Sarayı'ndaki kadın için
Bu bölümü onunla başlattım, onunla bitireyim.
Elli üç yaşında bir kadın. Kimsenin bilmediği bir hayat. Yıllarca bir sarayın önünde bekledi. Bir perde kıpırtısını işaret sandı. Bagajını kaybetti.
Ve şunu söyledi:
"Ona kalbimin derinliklerinden çekildim."
Vaka raporunun sonunda, Mullen ve Pathe'nin bir cümlesi geçiyor. Bu hastalar için sevginin ne hâle geldiğini anlatıyor:
"Yalıtıcı ve otistik bir varoluş biçimi — içinde bir başkasıyla birlik olma ihtimalinin tümüyle yitirildiği."
(Buradaki "otistik" kelimesi bugünkü otizm tanısını değil, eski psikiyatri dilinde "tümüyle kendi iç dünyasına kapanmış" anlamını taşıyor.)
Şimdi bu cümleyi bir kenara yazın. Çünkü bu makalenin ilerleyen bir bölümünde, ona tam olarak zıt bir sevgi tarifiyle karşılaşacağız. Bir Budist keşişten, bir ilahiyatçıdan ve bir biyologdan.
Ve o zaman şunu göreceğiz:
Bu kadının hikâyesindeki trajedi, çok sevmesi değildi.
Sevginin onu bir odaya kapatmasıydı.
→ Bölüm 7: Nedenler Var, Gerekçeler Yok — Sevmenin bir sebebi olabilir mi?
Bölüm 7 — Nedenler Var, Gerekçeler Yok
Sevmenin bir sebebi olabilir mi?
Dünyanın en tehlikeli sorusu
Bir gece, yatakta ya da bir yolculukta ya da bir sessizlikte, size şu soru sorulur:
"Beni neden seviyorsun?"
Kalbiniz hafifçe sıkışır. Çünkü bu sorunun doğru cevabı yok gibidir. Ama cevap vermek zorundasınızdır.
Ve genellikle şunlardan birini söylersiniz:
- "Çünkü iyi kalplisin."
- "Çünkü seninle gülüyorum."
- "Çünkü akıllısın."
- "Çünkü sen sensin."
Ya da klasik kaçamak:
- "Bilmiyorum ki. Öyle işte."
Şimdi bir şey fark edin.
İlk dördü kulağa güzel geliyor ama bir yerde rahatsız ediyor. Beşincisi kulağa yetersiz geliyor ama bir yerde daha doğru hissettiriyor.
Bu bölüm, o rahatsızlığın ve o doğru hissin peşinde.
Ve sonunda şu iddiaya varacağız — hazır olun:
Eğer sevginizin bir gerekçesi varsa, o sevgi değildir.
Bir filozofun iddiası
Nick Zangwill, İngiliz felsefeci. Durham Üniversitesi'nde. 2013'te bir makale yazdı ve başlığı bile bir manifesto:
"Aşk: Şanlı Biçimde Ahlak-Dışı ve Akıl-Dışı." (Love: Gloriously Amoral and Arational)
Dikkat: "şanlı biçimde." Yani Zangwill bunu bir kusur olarak söylemiyor. Bir övgü olarak söylüyor.
Makalenin başına iki alıntı koymuş.
Birincisi Shakespeare'in Kral Lear'ından. Kral, kızlarına kendisini ne kadar sevdiklerini sorar. İki büyük kızı abartılı sözlerle övgüler dizer. Küçük kızı Cordelia ise şöyle der:
"Majestelerini bağıma göre seviyorum; ne fazla ne eksik."
Bu cevap yüzünden mirastan mahrum bırakılır. Ve oyunun geri kalanı, o dürüstlüğün bedelini anlatır.
İkinci alıntı çok daha rahatsız edici. Natascha Kampusch'a ait — sekiz yıl boyunca bir adam tarafından bir bodrumda esir tutulan Avusturyalı kadın. Kaçırıcısı öldüğünde söyledikleri:
"O benim hayatımın bir parçasıydı; bu yüzden bir bakıma yas tutuyorum."
Zangwill bu cümleyi neden koymuş?
Çünkü tezinin en sert kanıtı bu: Bir insana bağlanmak, o insan hakkındaki ahlaki hükmünüzle aynı şey değil.
Kampusch o adamın ne yaptığını biliyor. Onu haklı görmüyor. Ama bir bağ oluşmuş — ve o bağ, hükümden bağımsız.
Bu bölümde göreceğimiz şey tam olarak bu: Sevgi bir değerlendirme değildir.
Zangwill'in ana cümlesi
Makalenin özündeki iddia şu:
"Aşkın NEDENLERİ vardır, ama GEREKÇELERİ yoktur."
(Love has causes, but not reasons.)
Bu ayrımı iyice anlamamız lazım, çünkü her şey buna dayanıyor. Türkçede ikisi de bazen "sebep" diye çevriliyor ama farklı şeyler.
| NEDEN (cause) | GEREKÇE (reason) |
|---|---|
| Bir şeyin nasıl olduğunu açıklar | Bir şeyin haklı olduğunu gösterir |
| "Camı taş kırdı" | "Camı kırmakta haklıydım çünkü içeride yangın vardı" |
| Olguya dair | Meşruiyete dair |
| Sorumluluk gerektirmez | Savunma gerektirir |
Örnekle netleştirelim:
Öfkenin gerekçesi olur. "Neden kızdın?" — "Çünkü bana yalan söyledi." Bu bir gerekçe. Ve tartışılabilir: "Aslında yalan söylemedi, yanlış anlamışsın." → Öfke haksız çıkabilir.
Korkunun gerekçesi olur. "Neden korkuyorsun?" — "Çünkü köpek saldırgan." — "Hayır, o köpek uysal." → Korku yersiz çıkabilir.
Peki aşk?
"Neden onu seviyorsun?" — "Çünkü iyi kalpli." — "Hayır, aslında değil."
Şimdi ne olacak? Sevgi yersiz mi çıkacak? İnsan sevgisini geri mi alacak?
Zangwill diyor ki: hayır. Ve bu tesadüf değil. Aşkın doğası bu.
🔪 Takas argümanı
Zangwill'in asıl silahı burada. Ve bu argüman insanı gerçekten rahatsız eder — etmeli de.
Diyelim ki sevginizin bir gerekçesi var. Diyelim ki:
"Onu nezaketi yüzünden seviyorum."
Bu cümleyi kabul ederseniz, mantıken şunu da kabul etmiş olursunuz:
Sevginizin nesnesi o kişi değil. Nezaket.
O kişi sadece nezaketin taşıyıcısı.
Peki ya bir gün, yolda, ondan daha nazik biriyle karşılaşırsanız?
Mantığınız size ne söyler?
"Nezaketi seviyordum. Burada daha çok nezaket var. Buraya geçmeliyim."
Zangwill'in cümlesi tam olarak bu:
"Gerekçelere dayanan bir aşk, akılcı aşk ya da değerlendirmeci aşk önermesel olurdu — ve bu yüzden sevdiğimiz insanların takas edilebilir mallar olmasına izin verirdi."
(Önermesel: "şu şu özelliğe sahip" biçiminde ifade edilebilen. Yani kişiye değil, özelliğe bağlı.)
Şimdi bunu bir mağaza gibi düşünün.
Bir telefonu kamerası için aldınız. Daha iyi kameralı bir telefon çıkarsa ne yaparsınız? Değiştirirsiniz. Ve bu mantıklıdır. Kimse sizi vefasızlıkla suçlamaz.
Peki bir insanı iyiliği için sevdiyseniz, daha iyi biri çıkınca değiştirmeli misiniz?
Buna "evet" demek, bir insanı telefon yerine koymaktır. Buna "hayır" demek ise — sevginizin gerekçeye dayanmadığını kabul etmektir.
Takas edilemezlik
İşte Zangwill'in savunduğu norm bu:
TAKAS EDİLEMEZLİK
(non-tradability)
Sevdiğiniz kişi, daha "iyi" bir modelle değiştirilemez. Ve bunun sebebi ahlaki bir kural değil, sevginin yapısı.
Şunu düşünün: Sevdiğiniz birinin size "seni özelliklerin için seviyorum" dediğini hayal edin.
Rahatsız olur musunuz?
Çoğu insan olur. Ama neden?
Çünkü içimizde biliyoruz ki: özelliklerimiz için sevilmek, aslında sevilmemektir. Özelliklerimiz değişebilir, kaybolabilir, aşınabilir. Hastalanabiliriz, yaşlanabiliriz, güzelliğimizi ve zekâmızı yitirebiliriz.
Sevginin bize verdiği huzur tam olarak şudur:
"Sen bende bir şey aramıyorsun. Beni arıyorsun."
Zangwill'in bütün argümanı, o huzurun mantıksal temelini kurmaya çalışıyor.
Peki ya "ahlaki aşk"?
Burada akla hemen bir itiraz gelir. Belki de sevgi bir özellik hesabı değil, ahlaki bir tanımadır.
Amerikalı filozof David Velleman böyle bir görüş savunmuştu: Sevmek, karşındaki kişinin insan olarak değerini görmek, ona hakkını teslim etmektir. Yani sevgi, ahlaki bir görme biçimidir.
Kulağa asil geliyor, değil mi?
Zangwill diyor ki: aynı tuzak.
Çünkü eğer birini "insan olarak değeri" için seviyorsanız, o değeri herkes taşıyor. O hâlde neden bu kişi?
Ve daha kötüsü: Eğer sevginiz ahlaki bir tanımaysa, o zaman sevdiğiniz kişiler ahlaki mallar hâline gelir. Daha erdemli biri çıktığında, mantığınız yine sizi oraya iter.
Zangwill'in ifadesiyle: ahlaklaştırılmış bir aşk anlayışı da, sevdiklerimizi takas edilebilir mallar gibi görmekten daha az sorumlu değildir — sadece bu kez ahlaki mallardır.
Yani ister özellik hesabı yapın, ister erdem hesabı — hesap yaptığınız anda kaybediyorsunuz.
O hâlde sevgi ne?
Zangwill'in önerdiği görüşün adı şu: "romantik görüş."
Tanımı sade:
Sevgi, bir kişiye verilen doğrudan duygusal bir yanıttır. Nedenleri vardır ama gerekçeleri yoktur.
Ve buradan çıkan sonuç, bu bölümün en önemli cümlesi:
"Aşk, sevilen hakkındaki olumsuz değerlendirmelerle BAĞDAŞIR."
Bir daha okuyalım.
Sevdiğiniz kişinin kusurlu olduğunu düşünebilirsiniz. Bencil olduğunu, tembel olduğunu, size iyi davranmadığını düşünebilirsiniz.
Ve yine de sevebilirsiniz.
Bu bir tutarsızlık değil. Bir çelişki değil. Sevginin nasıl bir şey olduğunun kanıtı.
🎯 Ve şimdi ilmek bağlanıyor
Bu cümleyi okuduğunuzda bir şey tanıdık gelmiş olmalı.
Bölüm 5'e dönün.
Tennov'un kristalleşme düzeltmesi neydi?
İdealizasyonda kusurlar görülmez. Kristalleşmede kusurlar görülür — ama duygusal olarak dikkate alınmaz."
Ve kanıtı: iki bin çiftte erkeklerin üçte ikisi, kadınların dörtte üçü partnerlerinin kusurlarını sayabiliyordu.
Şimdi Zangwill'in felsefi cümlesiyle Tennov'un ampirik bulgusunu yan yana koyun:
| Tennov (1979) — görgül | Zangwill (2013) — felsefi |
|---|---|
| Kusurlar görülür, duygusal olarak dikkate alınmaz | Aşk, olumsuz değerlendirmelerle bağdaşır |
| İki bin çiftten veri | Mantıksal argüman |
Bir psikolog insanlarla konuşarak, bir filozof kâğıt üstünde akıl yürüterek aynı yere varmış.
Ve Bölüm 3'ten Zeki'yi de ekleyin: beyin, kusurları algılamayı değil, onları aleyhte delil olarak kullanmayı kapatıyor.
Üç yol. Üç yöntem. Tek sonuç.
Ve o sonucu ben bu makalede şöyle söylemiştim, hatırlıyor musunuz:
Sevmek, kusuru görmemek değil. Kusuru görüp yine de yaklaşmak.
⚠️ Ama dur: bu her şeyi mazur mu gösteriyor?
Burada durup çok önemli bir şeyi netleştirmem lazım. Çünkü bu bölüm kolayca kötüye kullanılabilir.
"Aşkın gerekçesi yoksa, o hâlde her aşk meşrudur" gibi bir sonuç çıkmıyor.
Zangwill'in söylediği şu: sevgi bir ahlaki hüküm değildir.
Bu, iki yönlü çalışır:
Bir yönü teselli edici: Kusurlu birini sevdiğiniz için kendinizi aptal saymayın. Sevgi zaten hesap yapmıyor.
Öteki yönü uyarıcı: Ve tam da bu yüzden — sevginiz, kalmanız için yeterli gerekçe değildir.
Bu ikisini birbirine karıştırmayın.
Size zarar veren birini sevmeye devam edebilirsiniz. Bu gerçek, ve utanılacak bir şey değil. Zangwill'in bütün argümanı bunu açıklıyor.
Ama "onu seviyorum" cümlesi, "o hâlde kalmalıyım" sonucunu doğurmuyor. Çünkü sevgi bir gerekçe değil.
Kalıp kalmama kararı ayrı bir karardır — ve onun gerekçesi olur. Zarar var mı? İyi oluş artıyor mu? Bölüm 6'da Oxford'lu filozofların söylediği ölçüt tam da buydu.
Sevgi bir duygu değil, bir gerekçe olarak kullanıldığında tehlikeli hâle gelir.
Peki hiç mi akıl yürütemeyiz?
Zangwill'in en ince hamlesi burada. Ve bence en kullanışlı kısmı.
Diyor ki: aşk hakkında dolaylı olarak akıl yürütebiliriz.
Örneği şu — ve çok hoş bir örnek:
Bir müzik aleti öğrenmeye karar veriyorsunuz. Hangi aleti seçeceğinizi düşünüyorsunuz. Ve şöyle bir hesap yapıyorsunuz:
"Viyola çalan az. Viyola öğrenirsem bir orkestraya girme ihtimalim daha yüksek."
Tamamen hesaplı bir karar. Soğuk, akılcı, çıkarcı.
Ve sonra?
Viyolayı gerçekten seviyorsunuz.
Yıllar sonra o tahta parçasına duyduğunuz şey, bir kariyer hesabı değil. Gerçek bir sevgi. Ama oraya bir hesapla geldiniz.
Zangwill aynı mantığı insanlara uyguluyor:
"Benzer biçimde, iyi kazanan bir avukatla evlenirsem daha iyi durumda olacağıma karar verebilirim; ve yine de evlendiğim avukatı gerçekten sevmeye başlayabilirim. Ancak avukatı, ona âşık olmama izin vermenin iyi olacağını düşündüğüm gerekçelerle sevmiyorumdur."
Ayrımı görüyor musunuz?
Karar rasyonel olabilir. Sevgi rasyonel olmaz.
Karar, sizi bir odaya sokar. Odada olan şey, kararınızın konusu değildir.
🕌 Ve buradan görücü usulüne bir kapı açılıyor
Zangwill bu noktada, çoğu Batılı filozofun atlayacağı bir cümle kuruyor:
"Muhtemelen görücü usulü evlilikler savunulabilirse, bu sebeple savunulabilirler."
Bu cümle bizim için çok önemli.
Çünkü Türkiye'de, bu makaleyi okuyan çoğu insanın ailesinde görücü usulü evlilikler vardır. Ve çoğumuz şunu duymuşuzdur:
"Biz birbirimizi tanımadan evlendik. Sonra sevdik."
Batılı bir okur bu cümleyi çoğu zaman acıklı bulur. "Zavallılar, aşkı bilmemişler."
Zangwill'in çerçevesi bize başka bir okuma veriyor:
O evliliklerde de sevgi hesapla gelmedi. Hesapla gelen şey odaydı. Sevgi odada oluştu — ve oluştuğunda, tıpkı öteki türlü aşklar gibi, gerekçesizdi.
Bu, görücü usulünü savunmak değil. Onun ne olduğunu doğru tarif etmek.
Ve bu makalenin ilerleyen bölümlerinde çok daha rahatsız edici bir şey göreceğiz: "özgür seçim" dediğimiz modern sistemin de, kimin sevilebileceğini önceden ayarlayan görünmez bir mekanizması var. İkisi arasındaki fark, sandığımızdan küçük.
Ama o bölüm henüz gelmedi.
Peki aşkın nedenleri neler?
Gerekçe yoksa, neden var. Zangwill sayıyor:
- Ortak tarih. Birlikte geçirilmiş zaman.
- Alışkanlık.
- Ve halk dilinde "kimya" denen şey.
Ve şu esprili cümleyi kuruyor:
"Hume'un diyebileceği gibi, alışkanlık aşk hayatının da rehberidir!"
(David Hume: 18. yüzyıl İskoç filozofu. En ünlü tezlerinden biri: dünyada nedensellik gördüğümüzü sanırız ama aslında gördüğümüz şey alışkanlıktır. Güneş her sabah doğduğu için yarın da doğacağını "biliyoruz" — oysa bildiğimiz şey alışkanlıktan ibarettir.)
Zangwill'in şakası şu: Hume nasıl bilgiyi alışkanlığa bağladıysa, aşk da öyle.
Ve bir bakıma haklı. Kırk yıllık bir evliliğe bakın. Orada duran şey nedir?
Gerekçe değil. Birikmiş zaman.
🌙 Şimdi başka bir soru: uyurken de sever miyiz?
Şimdi bambaşka bir kapı açıyorum. Ve bu soru ilk bakışta saçma görünüyor, ama sonuna kadar gittiğinizde çok derin.
Şu an uyuyorsunuz diyelim. Derin uykudasınız. Rüya bile görmüyorsunuz.
Bu sırada sevdiğiniz kişiyi seviyor musunuz?
Cevabınız muhtemelen: "Tabii ki. Ne biçim soru bu?"
Peki ama nasıl? O sırada zihninizde hiçbir şey olmuyor. Duygu yok. Düşünce yok. Hiçbir şey yok.
Aynı soru uyanıkken de geçerli: Bir toplantıdasınız, tablolara bakıyorsunuz, aklınızdan hesaplar geçiyor, sevdiğiniz kişi hiç aklınıza gelmiyor.
O anda seviyor musunuz?
Naar'ın önerisi: aşk bir olay değil, bir eğilim
Hichem Naar, felsefeci. 2013'te Pacific Philosophical Quarterly dergisinde bir makale yazdı: "Aşkın Eğilimsel Kuramı."
Naar önce alanın haritasını çiziyor. Filozofların aşk hakkında söyledikleri kabaca şu kümelere ayrılıyor:
- Aşk, sevilenin iyiliğine duyulan kaygıdır. (Frankfurt, White)
- Aşk, sevilenin bir değerlendirmesidir. (Velleman, Kolodny)
- Aşk, sevilene bir değer bahşetmektir. (Singer)
- Aşk, bir tür duygu ya da yönelimdir. (Brown, Hamlyn — ki Zangwill'in ilham aldığı isim budur)
Naar bunların hepsine "zihinsel durum kuramları" diyor.
Ve şunu soruyor: Zihinsel durum ne demek? İki türlü anlaşılabilir.
① Zihinsel OLAY olarak. Yani şu anda kafanızın içinde olup biten bir şey. Bir his, bir düşünce, bir duygu dalgası.
② Zihinsel EĞİLİM olarak. Yani şu anda olup bitmese bile sizde var olan bir yatkınlık.
Cam bardak
Bu ayrımı anlamak için basit bir örnek:
Bir cam bardak kırılgandır.
Peki ne zaman kırılgandır? Sadece kırıldığı anda mı?
Hayır. Dolabın içinde dururken de kırılgandır.
Kırılganlık bir olay değil, bir eğilim. "Şu koşullar oluşursa şu olur" biçiminde bir özellik. Bardak hiç kırılmasa bile kırılgandır.
Naar diyor ki: Aşk da böyle.
Uyurken de seviyorsunuz. Toplantıdayken de seviyorsunuz. Çünkü sevgi o an kafanızda dönen bir film değil — bir yatkınlık.
Koşullar oluştuğunda ne yapacağınıza dair bir yapı.
Telefonu çaldığında nasıl irkileceğinize. Hasta olduğunu duyduğunuzda ne bırakıp koşacağınıza. Adını başkasının ağzından duyduğunuzda içinizde ne kıpırdayacağına.
Sevgi, kullanılmadığı zamanlarda da orada duruyor.
🎯 Ve bu, iki büyük sorunu birden çözüyor
Naar'ın bu önerisi ilk bakışta teknik bir felsefe tartışması gibi duruyor. Ama bu makale için iki büyük kapıyı açıyor.
① Zaman sorunu çözülüyor.
Bu makalede ileride bir psikologla tanışacağız: Ellen Berscheid. 2010'da yazdığı bir makalenin başlığı şu: "Dördüncü Boyutta Aşk."
Dördüncü boyut = zaman.
Berscheid'in şikâyeti şu olacak: Aşk araştırmaları hep anlık ölçüm yapıyor. Oysa aşkın zaman içindeki seyrini modelleyen bir kuramımız yok.
Naar'la okuyunca bu şikâyet bambaşka bir anlam kazanıyor:
Berscheid'in istediği şey bir yöntem düzeltmesi değil. Bir KATEGORİ düzeltmesi.
Yani sorun "zamanı ölçmeyi unuttuk" değil. Sorun şu: aşk zaten zamansal türden bir şey. Bir eğilim, tanımı gereği zamana yayılır. Onu anlık bir olay gibi ölçmeye çalışmak, kırılganlığı sadece kırılma anında ölçmeye çalışmak gibi.
② Ölçeklerdeki tuhaf boşluk açıklanıyor.
Bu makalenin ilerleyen bir bölümünde şu bulguyu göreceğiz:
1996'da iki araştırmacı — Arthur Aron ve Lori Westbay — insanların aşk kavramı ile kendi ilişkilerinin tarifi arasında ölçülebilir bir açıklık buldular. Yapı aynıydı ama vurgular sadece "orta düzeyde" örtüşüyordu.
Yani: İnsanların "aşk nedir" dediği şey ile "benim aşkım nasıl" dediği şey tam olarak aynı değil.
Neden?
Naar'la bir cevap beliriyor:
Kavram bir OLAYI tarif ediyor. Yaşantı bir EĞİLİMİ.
Ölçek soruyor: "Şu an ne hissediyorsun?" Ama sevgi, "koşullar doğduğunda ne yapardın?" sorusuna ait.
Açıklığın kaynağı bir ölçüm hatası olmayabilir. Bir kategori farkı olabilir.
Bu bir hayal değil: alan gerçek
Buraya kadar okuyup şöyle düşünmüş olabilirsiniz: "Birkaç filozof aşk üzerine yazmış, tamam."
Hayır. Bu ciddi ve canlı bir alan.
Elimde Oxford Aşk Felsefesi El Kitabı'nın içindekiler listesi var. (El kitabı: bir alanın bütün ana tartışmalarını, o tartışmaların önde gelen isimlerine yazdırılmış bölümlerle toplayan referans kitabı. Oxford University Press'in bu serisi, akademide bir alanın "olgunlaştığının" işaretidir.)
Bölümlere bakın:
Aşkın çeşitleri:
- Aşk: Temel Sorular
- Gerekçeli Romantik Aşk (Berit Brogaard — yani Zangwill'in tam karşıtı!)
- Ebeveyn Sevgisi
- Aşk ve Hayvanlar
- Gerçek Aşkın Sıradan Kavramı (Brian Earp ve arkadaşları — Bölüm 6'daki isim)
Aşkın gerekçelendirilmesi:
- Aşk, Değer ve Gerekçeler
- "Gerekçe Yok" Görüşü (yani Zangwill'in konumu — alanda adı konmuş bir pozisyon)
- Aşk "Arada Bir Şey" Olarak
Aşkın açıklanması:
- Aşk Bir Duygu mudur?
- Eğilim Olarak Aşk (Naar'ın bölümü)
- Aşk ve Evrim
Yani bu bölümde okuduğunuz tartışma, bir avuç insanın kafa yorduğu bir merak değil. Kürsüleri, dergileri, karşıt kampları olan bir alan.
Ve şunu görün: "Gerekçe Yok" görüşünün karşısında "Gerekçeli Romantik Aşk" duruyor. Yani Zangwill'in dediği tartışmasız değil. Karşı tarafta ciddi filozoflar var.
Bu makale, Zangwill tarafını daha ikna edici buluyor. Ama tartışmanın açık olduğunu bilmenizi istiyorum.
🔗 Dört tanık, tek yasa
Şimdi bu bölümün en güzel kısmına geliyoruz.
Zangwill'in savunduğu takas edilemezlik normunu hatırlayın: sevilen, daha iyi bir modelle değiştirilemez.
Şimdi bu makalede şimdiye kadar tanıştığımız isimlere bakın.
① Zangwill — felsefe. Sevilen takas edilemez, çünkü sevgi bir özellik hesabı değildir.
② Tennov — fenomenoloji. Limerans listesinin 4. maddesi: Aynı anda yalnızca bir kişiye limerent tepki verilebilir. Tennov bunu bir kural olarak değil, gözlem olarak yazmıştı. İnsanlar ona böyle anlatmıştı.
③ McEwan — patoloji. De Clérambault ölçütlerinden biri: "Sanrının nesnesi değişmez." Yani takas edilemezlik, patolojik uçta mutlaklaşıyor.
④ Ve dördüncüsü henüz gelmedi. Bu makalenin ilerleyen bir bölümünde bir Lacancı psikanalistle tanışacağız. Ve orada, arzunun nedeninin yerine başkası konulamayan bir şey olduğunu göreceğiz.
Dört ayrı yöntem. Dört ayrı dil. Tek sonuç:
SEVİLEN İKAME EDİLEMEZ.
😬 Ve rahatsız edici bir dipnot
Üçüncü tanığa geri dönelim bir saniye.
Zangwill'in savunduğu norm — takas edilemezlik — patolojide mutlaklaşıyor.
Yani: Aşkın en değerli özelliği olarak savunduğumuz şeyin aşırı hâli bir hastalık.
De Clérambault sendromunda nesne asla değişmez. Hiçbir kanıt onu değiştiremez. Reddedilme değiştiremez, yıllar değiştiremez, mahkeme kararı değiştiremez.
Bu, "sadakat"in nihai hâli mi, yoksa hastalığın kendisi mi?
Bu makale boyunca defalarca göreceğimiz bir örüntü bu:
Aşkın erdemleri ile aşkın patolojileri, aynı özelliğin farklı dozlarıdır.
Bağlılık ↔ takıntı. Adanmışlık ↔ kendini yok etme. Sadakat ↔ değişmeyen sanrı.
Ve Bölüm 6'da öğrendiğimiz şey burada geri geliyor: dozu belirleyen ölçüt biyolojik değil. Zarar ve iyi oluş.
Toparlayalım
1. "Beni neden seviyorsun?" sorusunun iyi bir cevabı yok — ve bu bir eksiklik değil.
2. Sevgiye bir gerekçe verdiğiniz anda, sevdiğinizi takas edilebilir bir mal hâline getirirsiniz. Daha iyi model çıkarsa geçmeniz gerekir.
3. Bu yüzden sevginin gerçek normu takas edilemezliktir — ve bu ancak sevgi gerekçesizse mümkündür.
4. Sevgi, sevilen hakkındaki olumsuz değerlendirmelerle bağdaşır. Bu, Tennov'un kristalleşmesiyle ve Zeki'nin beyin bulgusuyla birebir örtüşüyor.
5. Ama dolaylı akıl yürütebiliriz. Bir odaya hesapla girip orada gerekçesizce sevebiliriz. (Viyola. Ve görücü usulü.)
6. Sevgi bir zihinsel olay değil, bir eğilim. Uyurken de seviyoruz. Ve bu, aşkın neden zamansal bir şey olduğunu açıklıyor.
7. Ve dört ayrı disiplin aynı yasada buluşuyor: sevilen ikame edilemez.
⚠️ Bir not: bu tartışma henüz bitmedi
Bu bölümü kapatırken bir borç bırakıyorum.
Zangwill'in makalesinin başlığındaki o kelime: "ahlak-dışı."
Bu makalede ileride bir Fransız filozofla tanışacağız — Paul Ricoeur. Ve o, Zangwill'e önemli bir düzeltme getirecek.
Ricoeur diyecek ki: Aşk ahlakın dışında değil. Ahlakın üstünde.
İkisi aynı şey değil.
"Ahlak dışı" demek: ahlakla ilgisi yok. "Ahlakın üstünde" demek: ahlaki hesabı aşıyor ama yine de yükümlülük doğuruyor.
Bu ayrım, bu makalenin son bölümlerinden birinin ana konusu olacak. Ve orada, armağan ile alışveriş arasındaki farkı konuşacağız.
Şimdilik borcu kaydediyorum.
Ve şimdi ölçmeye çalışanlara bakalım
Bu bölümde bir filozof bize şunu söyledi: aşkın gerekçeleri yok, o hâlde gerekçelerine ayrılamaz.
Peki psikologlar ne yaptı?
Tam da onu denediler. Altmış yıl boyunca.
Aşkı parçalarına ayırmaya çalıştılar. Ölçekler geliştirdiler, anketler dağıttılar, faktör analizleri yaptılar. Binlerce kişiye sorular sordular.
Ve şu sonuçları buldular:
Biri üç parça buldu. Biri altı parça buldu. Biri dört parça buldu. Biri sekiz tip çıkardı. Bir klinisyen yedi anlam saydı. Bir filozof altı anlam saydı.
Hiçbiri diğeriyle uyuşmuyor.
Bir sonraki bölümde bu altmış yıllık uğraşın hikâyesini anlatacağım. Ve şu soruyu soracağım:
Bunca akıllı insan, bunca veriyle, neden aynı cevaba varamadı?
Cevap, sandığınızdan çok daha ilginç. Ve suçlu, ölçekler değil.
→ Bölüm 8: Aşk Kaç Parçadan Oluşur? — Altmış yıllık bir başarısızlığın anatomisi
Bölüm 8 — Aşk Kaç Parçadan Oluşur?
Altmış yıllık bir başarısızlığın anatomisi
Skor tablosu
Bir önceki bölümde bir filozof bize şunu söyledi: aşkın gerekçeleri yoktur, o hâlde gerekçelerine ayrılamaz.
Peki psikologlar ne yaptı?
Tam da onu denediler. Altmış yıl boyunca, binlerce insanla, ciddi yöntemlerle, iyi niyetle.
Ve işte bulduklarının listesi:
| Kim | Yıl | Kaç parça buldu? |
|---|---|---|
| John Alan Lee | 1973 | 6 aşk stili |
| Sternberg & Grajek | 1984 | çok sayıda bağ |
| Robert Sternberg (üçgen) | 1986 | 3 bileşen → 8 tip |
| Hendrick & Hendrick | 1986 | 6 stil |
| Aron & Westbay | 1996 | 3 boyut |
| Robert Wagoner (felsefe) | 1997 | 6 anlam |
| Stephen Levine (klinik) | 2005 | 7 anlam |
| Ellen Berscheid | 2010 | 4 tür |
Üç. Dört. Altı. Yedi. Sekiz.
Hiçbiri diğeriyle uyuşmuyor.
Şimdi bu tabloya bakıp şöyle diyebilirsiniz: "Demek ki psikoloji bir bilim değil."
Ben başka bir şey söyleyeceğim:
Bunca akıllı insan, bunca veriyle, aynı cevaba varamıyorsa — belki de sorun cevaplarda değil, sorunun kendisinde.
Bu bölüm o iddianın hikâyesi.
I. HER ŞEY BİR MUAYENEHANEDE BAŞLADI
1976: Terapistlerin sorunu
Bu hikâyeyi laboratuvardan değil, terapi odasından başlatmak istiyorum. Çünkü gerçekten orada başladı.
Thomas ve Marcia Lasswell — evli bir çift, ikisi de aile terapisti. Muayenehanelerine gelen çiftlerde tekrarlayan bir örüntü fark ediyorlar.
Karşılarında oturan iki insan aynı kelimeyi kullanıyor ama farklı şeyler kastediyor.
Kadın "sevgi" derken şunu kastediyor: her gün konuşmak, birlikte vakit geçirmek, iç dünyasını paylaşmak. Erkek "sevgi" derken şunu kastediyor: sadık olmak, eve para getirmek, evi ayakta tutmak.
İkisi de sevgi veriyor. İkisi de sevilmediğini düşünüyor.
Lasswell'ler 1976'da bu duruma bir isim koyuyor:
"BİRBİRİNE UYMAYAN AŞK KAVRAMLARI"
(incongruous concepts of love)
Ve makalelerinin başlığı, muayenehanelerinde en sık duydukları cümle:
"Seni seviyorum ama sana âşık değilim."
Ve bir halk inancını teşhis ediyorlar
Lasswell'lerin fark ettiği bir şey daha var, ve bu makalenin sonuna kadar bizimle gelecek.
İnsanların büyük çoğunluğu şuna inanıyor:
Tek bir "gerçek" ya da "mükemmel" aşk türü vardır. Ve evlenmeden önce ona ulaşmış olmak gerekir.
Ve başka türden sevgi biçimlerinden söz açıldığında ne oluyor? Lasswell'lerin gözlemi şu: hemen aşağılayıcı bir etiket yapıştırılıyor.
"O aşk değil, geçici heves." "Çocukluk aşkı o." "Sen ona âşık değilsin, alışmışsın." "O bir bağımlılık, aşk değil."
Tanıdık geldi mi? Hepimiz bu cümleleri ya kurduk ya duyduk.
Lasswell'lerin fark ettiği şey şuydu:
İnsanlar aşkın ne olduğundan emin değil — ama yanlış tanımı hemen tanıyorlar.
Peki çözüm ne?
Lasswell'ler şunu düşündü: Madem insanlar aşktan farklı şeyler anlıyor, o zaman kaç farklı anlayış olduğunu ölçelim. Böylece bir çifte, "sizin aşk anlayışlarınız şu noktada ayrılıyor" diyebilelim.
Ve bunun için bir başkasının çalışmasına başvurdular.
II. RENK ÇEMBERİ
Lee'nin altı rengi
John Alan Lee, Kanadalı sosyolog. 1973'te tuhaf ve güzel bir kitap yazdı: The Colours of Love — "Aşkın Renkleri."
Lee, yüzlerce insanla karmaşık görüşmeler yaptı ve şu sonuca vardı: Tek bir aşk yok. Aşk stilleri var. Ve bunlar bir renk çemberi gibi düzenlenebilir.
(Renk çemberi: kırmızı, sarı, mavi ana renklerdir; turuncu, yeşil, mor ise onların karışımı. Lee aynı mantığı aşka uyguladı.)
Üç ana stil:
🔴 EROS — Tutkulu aşk
Fiziksel çekimle başlar, hızlı ve yoğundur. Erken bir "bu o" hissi vardır. Bedensellik merkezîdir. İdeal bir sevgili imgesi taşır ve onu arar.
Nasıl konuşur: "Onu gördüğüm anda anladım."
🟡 LUDUS — Oyun olarak aşk
(Latince "oyun" demek.) Aşk bir eğlence, bir oyundur. Bağlanmaktan kaçınılır. Birden fazla ilişki mümkündür. Ciddiye almak kuralı bozar.
Nasıl konuşur: "Neden her şeyi bu kadar büyütüyorsun?"
🔵 STORGE — Dostluk aşkı
(Yunanca "aile sevgisi" demek.) Yavaş büyür. Arkadaşlıktan doğar. Tutku değil, yakınlık merkezdedir. Sarsıntısız, güvenilir.
Nasıl konuşur: "Biz zaten hep arkadaştık, sonra bir gün fark ettik."
Üç ikincil stil (ana renklerin karışımı gibi):
🟣 MANIA — Sahiplenici, bağımlı aşk (Eros + Ludus)
Yoğun, kıskanç, dalgalı. Sürekli güvence ister. Aşırı yüksekler ve aşırı düşükler. Bölüm 5'teki limerans listesi, büyük ölçüde bunu tarif eder.
Nasıl konuşur: "Beni seviyor musun? Gerçekten mi? Peki neden öyle dedin?"
🟢 PRAGMA — "Alışveriş listesi" aşkı (Ludus + Storge)
Mantıklı, hesaplı, uyumluluk arar. Eğitim, aile, gelecek planı, değerler — bunlar önemlidir.
Nasıl konuşur: "İyi insan ama bize uymaz."
⚪ AGAPE — Özverili, karşılıksız aşk (Eros + Storge)
Verir, karşılık beklemez. Fedakârlığı doğal görür. Kendi ihtiyacını geriye atar.
Nasıl konuşur: "Onun mutlu olması yeter bana."
Şimdi durun ve düşünün
Bu altı stile bakarken muhtemelen iki şey oldu:
Birincisi: Kendinizi bir ya da ikisinde buldunuz. İkincisi: Bazılarını okurken içinizden "bu aşk değil ki" geçti.
İkincisi çok önemli.
Çünkü Lee'nin en radikal iddiası şuydu:
Bu stiller "eşit derecede geçerli ama farklı" sevme biçimleridir.
Yani ludus, eros'tan daha az aşk değil. Pragma, mania'dan daha az gerçek değil.
Şimdi kendinize dürüstçe sorun: buna inanıyor musunuz?
Çoğumuz inanmıyoruz. Çoğumuz gizliden gizliye eros'u ya da agape'yi "gerçek aşk" sayıyor, ötekileri eksik buluyoruz.
Ve Lasswell'lerin teşhis ettiği halk inancı tam da buydu: tek bir gerçek aşk olduğu inancı.
Ölçeğin doğuşu: bir soyağacı
Lee bir tipoloji kurdu ama ölçmedi. Ölçme işini başkaları yaptı. Ve zinciri görmek öğretici:
| Yıl | Kim | Ne yaptı |
|---|---|---|
| 1973 | Lee | Altı stili tanımladı (renk çemberi) |
| 1976 | Lasswell & Lasswell | 50 maddelik doğru-yanlış ölçeği. Klinik amaçlı. |
| 1984 | Hendrick, Hendrick, Foote & Slapion-Foote | Lasswell'lerden uyarlanan 54 maddelik ölçek, ~800 öğrenci |
| 1986 | Hendrick & Hendrick | LAS — Aşk Tutumları Ölçeği. N=807 + N=567 |
| 1998 | Meeks, Hendrick & Hendrick | 140 çiftte iletişim + aşk + ilişki doyumu |
Yani: Bir sosyoloğun tipolojisi, iki terapistin elinde ölçeğe dönüştü, sonra üniversite laboratuvarlarında rafine edildi, sonunda ilişki doyumunu yordamakta kullanıldı.
Kırk yıllık bir zincir. Ve halkanın ilk ucu bir muayenehanede.
1984: Erkekler ve kadınlar farklı mı seviyor?
1984'te Miami Üniversitesi'nde Clyde Hendrick, Susan Hendrick, Franklin Foote ve Michelle Slapion-Foote yaklaşık 800 öğrenciye 54 maddelik ölçeği uyguladılar.
Makalenin başlığı doğrudan: "Erkekler ve kadınlar farklı mı seviyor?"
Buldukları: 54 maddenin 29'unda anlamlı cinsiyet farkı.
| Erkekler daha yüksek | Kadınlar daha yüksek |
|---|---|
| Eros (tutkulu) | Pragma (mantıklı) |
| Ludus (oyun) | Storge (dostluk) |
| Mania (sahiplenici) |
⚠️ Bu bulguyu nasıl okumalı?
Burada çok dikkatli olmam lazım, çünkü bu tür bulgular kolayca çarpıtılır.
Şunları söylemiyor:
- "Erkekler oyuncudur, kadınlar hesapçıdır" gibi bir doğa yasası değil.
- Bireyler hakkında bir şey söylemiyor. Ortalama farkları, dağılımların büyük ölçüde üst üste bindiği durumlarda bile çıkar. Yani ludus'ta yüksek çıkan çok kadın, düşük çıkan çok erkek var.
Ve bağlamı unutmayın:
- 1984. Miami. Üniversite öğrencileri. Kırk yıl önce, tek bir ülkede, tek bir yaş grubunda.
- Ölçülen şey davranış değil, tutum. Yani insanların ne yaptığı değil, ne söylediği.
Peki o zaman neden anlatıyorum?
Çünkü bu bulgu açıklanmayı bekleyen bir olgu. Ve bu makalede iki kez daha karşımıza çıkacak — her seferinde daha derin bir açıklamayla.
İpucu: Erkeklerin ludus'ta yüksek çıkması bir kişilik özelliği mi, yoksa bir ortama verilmiş bir yanıt mı?
Bu soruyu askıda bırakıyorum. Az sonra geri geleceğiz.
III. TEPEDEN AŞAĞI: KURAMCILAR
1984: Aşk tek bir şey mi, yoksa bir yığın mı?
Şimdi bambaşka bir yaklaşıma geçiyoruz.
Lee ve Lasswell'ler "kaç tür aşk var?" diye soruyordu. Robert Sternberg ve Susan Grajek başka bir soru sordu: "Aşkın iç yapısı nasıl?"
1984'te Yale'de yaptıkları çalışmada üç rakip modeli yarıştırdılar.
Bunları anlamak için bir benzetme kullanacağım: çorba.
① SPEARMAN'CI MODEL: Aşk tek ve bölünemez bir şeydir.
Çorbanın tek bir tadı vardır. Ona "çorba tadı" dersiniz. Ayrıştıramazsınız.
Aşka uygulanınca: Aşk üniter bir şeydir. Parçalara ayıramazsınız. "Ya vardır ya yoktur."
(Charles Spearman: zekânın tek bir genel faktörden — "g" — oluştuğunu savunan psikolog.)
② THOMSON'CI MODEL: Aşk çok sayıda bağın bir araya gelmesidir.
Çorbada yüzlerce ayrı bileşen vardır: tuz, biber, havuç, soğan, yağ, un... Her kaşıkta bunların rastgele bir örneklemi dilinize gelir. "Çorba tadı" dediğiniz şey, o örneklemin toplamıdır.
Aşka uygulanınca: Aşk, çok sayıda duygusal, bilişsel ve motivasyonel bağın bir arada örneklenmesidir. Tek bir öz yoktur — bir demet vardır.
(Godfrey Thomson: Spearman'a itiraz eden, zekânın tek bir şey değil çok sayıda bağın örneklenmesi olduğunu savunan psikolog.)
③ THURSTONE'CU MODEL: Aşk az sayıda temel bileşenden oluşur.
Çorbanın üç ana bileşeni vardır: tuzluluk, yağlılık, baharat. Her şey bu üçünün oranıyla açıklanır.
Aşka uygulanınca: Aşk, az sayıda, birbiriyle ilişkili, kabaca eşit ağırlıkta birincil faktörden oluşur.
(Louis Thurstone: zekânın tek bir genel faktör değil, az sayıda birincil yetenek olduğunu savunan psikolog.)
Ve deney
85 kişi. Ve şu ilişkiler için ayrı ayrı ölçüm:
anne · baba · kardeş · aynı cinsiyetten en yakın arkadaş · eş ya da sevgili
Sonuç: Thomson'cı model kazandı. Aşk, tek bir öz değil — bir bağlar demeti.
🎯 Ama asıl bulgu bu değildi
Sternberg ve Grajek'in bulduğu ikinci şey çok daha şaşırtıcı:
Aşkın yapısı, bütün bu ilişki türlerinde büyük ölçüde BENZER çıktı.
Yani: Annenize duyduğunuz sevginin iç yapısı ile sevgilinize duyduğunuz sevginin iç yapısı, ölçüm düzeyinde birbirine çok benziyor.
Durup düşünün.
Biz romantik aşkı kendine özgü bir tür sanıyoruz. Bambaşka, biricik, diğer sevgilere benzemeyen.
Bu bulgu diyor ki:
Romantik aşk ayrı bir tür değil. Ortak bir bağ havuzundan yapılmış bir bileşim.
Malzemeler aynı. Oranlar farklı.
Ve şimdi Bölüm 2'yi hatırlayın: Harlow'un yavru maymunu, Bowlby'nin bağlanma sistemi. Bebeğin annesine kurduğu bağ ile yetişkinin sevgilisine kurduğu bağ, aynı sistemin farklı ayarları.
Yale'deki bir psikometri çalışması, Wisconsin'deki bir maymun deneyini doğruluyor.
Üçgen ve sekiz tip
Sternberg daha sonra en çok bilinen modelini kurdu: Aşkın Üçgen Kuramı.
Üç bileşen:
| Bileşen | Nedir |
|---|---|
| YAKINLIK | Bağlılık, sıcaklık, paylaşım, birbirini bilme |
| TUTKU | Arzu, çekim, fiziksel yoğunluk |
| KARAR / BAĞLANMA | Kısa vadede "seviyorum" kararı, uzun vadede "sürdüreceğim" kararı |
Ve bu üçünün bulunup bulunmamasına göre sekiz tip çıkıyor. Sait Yılmaz'ın Türkçe derlemesinde şöyle sıralanmış:
| # | Tip | Hangi bileşenler |
|---|---|---|
| 1 | Sevgisizlik | Hiçbiri |
| 2 | Beğenme | Sadece yakınlık — arkadaşlık |
| 3 | Delice tutku | Sadece arzu; sürdürme kararı yok, kısa evreli |
| 4 | Boş sevgi | Sadece sürdürme kararı. Yıllarca heyecansız süren durgun ilişki |
| 5 | Romantik sevgi | Yakınlık + arzu |
| 6 | Arkadaşça ilişki | Yakınlık + sürdürme. Genellikle tutku söndükten sonra devam eden tip |
| 7 | Delice sevgi | Arzu + sürdürme, ama yakınlık yok. Çabuk başlayan, çabuk biten |
| 8 | Mükemmel sevgi | Üçü birden |
Bu tabloya bakarken çoğu insan iki şey yapar: kendi ilişkisini bulur, ve sonra biraz üzülür.
Ama 4 numaraya ve 6 numaraya dikkat edin. İkisi de "eksik" görünüyor. Ama aralarında büyük fark var: 4'te yakınlık yok, 6'da var.
Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde göreceğiz: 6 numara, çoğu uzun evliliğin gerçek adı. Ve bir kayıp değil.
Ve daha fazla liste
Sayı büyümeye devam ediyor.
Ellen Berscheid (2010) — dört tür: arkadaşça sevgi · romantik/tutkulu sevgi · şefkatli sevgi · bağlanma sevgisi. Ve önemli bir uyarı ekliyor: bunların her biri farklı nedensel koşullara bağlı, dolayısıyla zaman içinde farklı seyirler izliyorlar.
Stephen Levine (2005) — yedi anlam. Bir klinisyen. Yıllarca çiftlerle çalıştıktan sonra "aşk" kelimesinin yedi iç içe geçmiş anlamını ayırıyor.
Robert Wagoner (1997) — altı felsefi anlam. Bu farklı bir liste, çünkü psikolojiden değil felsefe tarihinden çıkıyor:
| Anlam | Kaynak |
|---|---|
| Erotik sevgi | Platon — Şölen, Phaidros |
| Hristiyan sevgi | Yaratılış'tan I. Korintliler 13'e |
| Romantik sevgi | Tristan ve İsolde; Heloise ve Abelard |
| Ahlaki sevgi | Kant, Kierkegaard |
| GÜÇ OLARAK SEVGİ | Hobbes, Hegel, Sartre |
| Karşılıklı sevgi | Aristoteles, Irigaray |
Wagoner'ın önsözündeki cümle de akılda kalıcı:
"'Özgür aşk' bir oksimorondur — kendi içinde çelişkilidir."
(Oksimoron: birbiriyle çelişen iki kelimenin yan yana kullanılması. "Sağır sultan", "acı tatlı" gibi.)
Wagoner'ın demek istediği: her sevgi anlayışının bir bedeli vardır. Bedelsiz sevgi diye bir şey yok.
🕳️ Ve şimdi listeler arasındaki BOŞLUK
Şimdi Wagoner'ın listesiyle Lee'nin listesini yan yana koyun.
Bazıları örtüşüyor:
- Wagoner'ın erotik sevgisi ↔ Lee'nin eros'u
- Wagoner'ın Hristiyan sevgisi ↔ Lee'nin agape'si
- Wagoner'ın karşılıklı sevgisi ↔ Lee'nin storge'si
Peki Wagoner'da olup Lee'de olmayan ne var?
GÜÇ OLARAK SEVGİ.
Hobbes, Hegel, Sartre.
Yani: sevginin bir iktidar ilişkisi olduğu, egemenlik ve boyun eğme içerdiği, bir tarafın ötekini kendi projesine dahil ettiği anlayış.
Lee'nin altı stilinde bu yok. Sternberg'in üçgeninde yok. Berscheid'in dörtlüsünde yok. Aron'un üç boyutunda yok.
Şunu sorun:
Psikometri hangi kategoriyi göremiyor?
İKTİDARI.
Bu boşluk tesadüf değil. Ve bu makalenin ilerleyen bölümlerinin varlık sebebi. Çünkü aşkın iktidarla ilişkisini psikologlar değil — sosyologlar, tarihçiler ve feministler yazdı.
Ama önce, psikometrinin sonunda o kategoriyi nasıl gördüğüne bakalım. Karanlık bir kapıdan.
IV. VE PSİKOMETRİ İKTİDARI GÖRDÜ
2010: Aşkın karanlık tarafı
Peter Jonason ve Phillip Kavanagh, 2010'da bir çalışma yayımladı. Başlığı: "Aşkın karanlık tarafı: Aşk stilleri ve Karanlık Üçlü."
(Karanlık Üçlü: kişilik psikolojisinde birlikte anılan üç özellik. Narsisizm: abartılı benlik algısı, hayranlık ihtiyacı, hak görme duygusu. Makyavelizm: soğuk hesapçılık, manipülasyon, amaç için araç kullanma. Psikopati: düşük empati, dürtüsellik, pişmanlık yokluğu. Bunlar tanı değil — normal nüfusta derece derece bulunan özellikler.)
302 kişilik uluslararası bir örneklemde, Karanlık Üçlü ile Lee'nin altı aşk stili karşılaştırıldı.
Sonuç:
Karanlık Üçlü'de yüksek puan alanlar, ludus (oyun oynayan) ve pragma (kafayla seven) stillerini benimsiyor.
Ve araştırmacıların yorumu şu:
"Oyun oynamak, bu bireylerin kısa vadeli çiftleşme stillerini sürdürmek için başkalarını duygusal mesafede tutmalarını sağlıyor olabilir."
Pragma için de:
"Kalbiyle değil kafasıyla sevmek, bu bireyleri karakterize eden sınırlı empati/duygu sistemlerinin bir ifadesi olabilir."
🔗 Ve şimdi zincir kuruluyor
Şimdi askıda bıraktığım soruyu hatırlayın: Erkeklerin ludus'ta yüksek çıkması bir kişilik özelliği mi, yoksa bir ortama verilmiş yanıt mı?
Jonason ve Kavanagh'ın en kritik bulgusu şu:
Karanlık Üçlü bileşimi, ludus stilindeki cinsiyet farkını KISMEN AÇIKLIYOR.
(Teknik terimi "kısmi aracılık" — yani A ile B arasındaki ilişkinin bir bölümü, aslında C üzerinden gerçekleşiyor.)
Yani: Erkeklerin daha "ludik" çıkmasının bir kısmı, cinsiyetin kendisinden değil, Karanlık Üçlü özelliklerinin dağılımından geliyor.
Şimdi üç halkayı yan yana koyalım:
| Halka | Kim | Ne yaptı |
|---|---|---|
| 1 | Hendrick ve ark. (1984) | Farkı ÖLÇTÜ. "Erkekler daha ludik." |
| 2 | Jonason & Kavanagh (2010) | MEKANİZMAYI buldu. "Ludus, duygusal mesafe koruma stratejisi. Ve farkı Karanlık Üçlü kısmen açıklıyor." |
| 3 | ? | KAYNAĞI gösterecek. |
Üçüncü halka bu makalede birkaç bölüm sonra gelecek. Ve orada bir sosyolog şunu söyleyecek: bu strateji, insanların içinde yaşadığı ilişki piyasasının ödül yapısı tarafından teşvik ediliyor.
Psikoloji farkı ölçer. Kişilik psikolojisi mekanizmayı verir. Sosyoloji nereden geldiğini söyler.
Wagoner'ın işaret ettiği "iktidar" boşluğu, ancak üç disiplin bir araya gelince kapanıyor.
V. AŞAĞIDAN YUKARI: HALK NE DİYOR?
Ve şimdi bir itiraf
Şu ana kadar size bu bölümü bir "başarısızlık hikâyesi" olarak anlattım. Kuramcılar uzlaşamadı, listeler tutmadı, herkes başka bir sayı buldu.
Şimdi dürüst olmam gereken bir yere geldim.
"Hiçbir şey yakınsamıyor" iddiası tam olarak doğru değil.
Ve bunu gösteren çalışma, bu bölümün en güzel çalışması.
1996: Kuramdan değil, halktan başlamak
Arthur Aron ve Lori Westbay, yöntemi tersine çevirdiler.
Diğer bütün araştırmacılar şöyle yapıyordu: Önce bir kuram kur, sonra ona uygun sorular yaz, sonra insanlara sor.
Aron ve Westbay şöyle yaptı: Önce insanlara sor, sonra ne çıkacağına bak.
Başlangıç noktaları, Beverley Fehr'in 1988'de yaptığı bir çalışmaydı. Fehr sıradan insanlara sormuştu: "Aşk denince aklınıza ne geliyor?"
Ve 68 tane "prototipik aşk özelliği" derlemişti.
(Prototip yaklaşımı: bir kavramı katı bir tanımla değil, "en tipik örneğe benzerlik" ile anlama yöntemi. Bir kuşu, "kuş" tanımına uyduğu için değil, serçeye benzediği için kuş sayarız. Penguen de kuştur ama daha az "kuşsu"dur.)
Aron ve Westbay o 68 özelliği aldılar, insanlara "bunlar aşkın ne kadar merkezinde?" diye sordular, ve verilere faktör analizi uyguladılar.
(Faktör analizi: çok sayıda cevabın arkasında kaç tane gizli boyut olduğunu bulmaya yarayan istatistik yöntemi. "Bu 68 şey aslında kaç ana kümeye ayrılıyor?" sorusunu cevaplar.)
Sonuç
Üç boyut çıktı:
TUTKU · YAKINLIK · BAĞLANMA
Tanıdık geldi mi?
Bu, Sternberg'in üçgeni.
Ama bu kez kuramdan türetilmedi. Sıradan insanların aşk hakkında söylediklerinden çıktı.
Ve devamı geliyor:
- Çalışma 2 ve 3: Yeni örneklemlerde aynı sonuç. Doğrulandı.
- Çalışma 5: Sternberg'in Üçgen Aşk Ölçeği ile yakınsak geçerlilik. Yani kuram ile halk kavramı örtüşüyor.
- Çalışma 6: Prototip boyutları ile Hendrick'in altı stili arasında karşılıklar bulundu.
Yani:
Kuramcılar uzlaşamadı. Ama sıradan insanların kafasındaki aşk kavramı, şaşırtıcı derecede tutarlı çıktı.
Bu, "aşk ölçülemez" diyenlere verilmiş sağlam bir cevap. Ve dürüstçe söylemeliyim: bu bulgu, bu bölümün başlığındaki "başarısızlık" kelimesini kısmen çürütüyor.
🎯 Ama şimdi asıl bulgu
Aron ve Westbay'in beşinci çalışmasında bir şey daha var. Ve bence bu, bütün makaledeki en zarif ampirik bulgulardan biri.
Aynı üç boyutlu yapıyı iki ayrı şey için ölçtüler:
- İnsanların "aşk nedir" kavramı.
- İnsanların kendi ilişkilerini betimlemesi.
Yapı her ikisinde de aynı çıktı: tutku, yakınlık, bağlanma.
Ama boyutlar arasındaki VURGU, kavram ile betimleme arasında yalnızca "orta düzeyde" örtüştü.
Bunu sade Türkçeyle söyleyelim:
İnsanların aşkın ne olduğuna dair kavramı ile kendi aşklarını nasıl yaşadıkları arasında, ölçülebilir bir AÇIKLIK var.
Bir insan "aşk demek tutkudur" diyebilir — ve kendi ilişkisini anlatırken en çok yakınlıktan söz edebilir.
Kafasındaki aşk ile yaşadığı aşk aynı iskelete sahip ama aynı ağırlıklara sahip değil.
Bu açıklık neden var?
Bir önceki bölümde Naar'ın önerisini konuşmuştuk: aşk bir zihinsel olay değil, bir eğilim.
Şimdi o fikri buraya uygulayın:
Kavram bir OLAYI tarif ediyor. Yaşantı bir EĞİLİMİ.
Ölçek soruyor: "Şu an ne hissediyorsun?" Ama sevgi, "koşullar doğduğunda ne yapardın?" sorusuna ait.
Açıklığın kaynağı bir ölçüm hatası olmayabilir. Bir kategori farkı olabilir.
Ve bir ihtimal daha var, ki bu bizi bir sonraki bölüme götürecek:
Belki de insanlar kafalarında tek bir aşk modeli taşımıyor.
VI. YENİ BİLMECE
Elimizde ne var?
Toparlayalım. Altmış yılın sonunda tablo şu:
✅ Halk kavramı tutarlı. Sıradan insanlara sorduğunuzda, üç boyut düzenli olarak çıkıyor: tutku, yakınlık, bağlanma.
❌ Kuramlar tutarsız. Üç, dört, altı, yedi, sekiz — kimse uzlaşamıyor.
❓ Ve kavram ile yaşantı arasında ölçülebilir bir açıklık var.
🕳️ Üstelik bütün ölçekler bir kategoriyi göremiyor: iktidar.
Şimdi asıl soru:
Halk kavramı bu kadar tutarlıysa, kuramcılar neden uzlaşamıyor?
Cevap, sandığınız yerde değil.
İpucu
Size bir ipucu vereyim, çünkü cevap iki bölüm sonra gelecek ve o zamana kadar düşünmenizi istiyorum.
Şunu hayal edin:
Bir insana soruyorsunuz: "Aşk her engeli aşar mı?" Cevap: "Yok canım, o filmlerde olur. Aşk emek ister."
Aynı insan, altı ay sonra, kiminle evleneceğine karar veriyor. Ve içinden şunu geçiriyor: "Ama bu... bu farklı. Bu, o kişi."
Aynı insan. Aynı hafta. İki bağdaşmaz aşk anlayışı.
Ve bu ona hiç tuhaf gelmiyor.
Şimdi bir ölçek düşünün. Bu insana anket veriyorsunuz. Hangi cevabı yakalayacak?
Ortalamayı.
Ve ortalama, iki modelin bulanık toplamı olacak. Tutarlı görünecek — ama içindeki çelişkiyi göstermeyecek.
Çelişki ancak insanlar KONUŞURKEN görünür.
Lasswell'lerin muayenehanesinde görünmüştü. "Birbirine uymayan aşk kavramları."
Ve 1980'lerin başında, Kaliforniya'da, bir sosyolog seksen sekiz kişiyle uzun uzun oturup konuşacak. Ve tam olarak bunu bulacak.
Ve bir cevap daha bekliyor
Bir önceki bölümde Zangwill demişti ki: aşkın gerekçeleri yoktur.
Şimdi bu bölümün sonucuyla birleştirin:
Eğer aşkın gerekçeleri yoksa, onu gerekçelerine ayırmaya çalışan her ölçek, baştan yanlış bir soru soruyor demektir.
Belki de altmış yıllık uzlaşmazlığın sebebi ölçeklerin kötülüğü değil.
Belki de ölçtüğümüz şey bir tür değil, bir rol.
Ve roller yazılır.
Kim yazar? Kim düzenler? Ve kimin lehine?
Bir sonraki bölüm, bu soruların bölümü. Ve orada 1959'da yazılmış bir makaleyle tanışacağız — bu makaleye göre:
Aşk tehlikelidir. Ve her toplum onu denetlemek zorundadır.
Beş ayrı yöntemle.
→ Bölüm 9: Aşk Neden Tehlikelidir? — Her toplumun aşkı dizginleme biçimleri
Bölüm 9 — Aşk Neden Tehlikelidir?
Her toplumun aşkı dizginleme biçimleri
Dört kelimelik bir cümle
Türkiye'de büyümüş neredeyse herkes bu cümleyi duymuştur:
"Bize denk mi?"
Ya da varyasyonları:
"Ailesi nasıl?" "Ne iş yapıyorlar?" "Nereli?" "Bizden mi?"
Bu sorular sorulduğunda kimse "aşkı denetliyoruz" demez. Sadece ilgilenildiği düşünülür. İyilik istendiği. Tecrübe konuşturulduğu.
Bu bölümde göstereceğim şey şu:
O sorular masum değil. Ve tesadüf değil. Ve size özgü değil.
İnsanlık tarihinde bilinen neredeyse her toplum, aynı işi farklı bir yöntemle yapmıştır.
Ve nedeni, sandığınızdan çok daha sağlam.
1959: Bir sosyoloğun sorusu
Bölüm 1'de kısaca tanışmıştık. Şimdi ona hakkını verelim.
William J. Goode, Columbia Üniversitesi'nde sosyolog. 1959'da American Sociological Review'da bir makale yayımladı: "Aşkın Kuramsal Önemi."
Goode'un şikâyeti şuydu: Sosyologlar aşka bakmıyor. Bakanlar da hep Batı'da eş seçimini inceliyor. Oysa asıl mesele bu değil.
Goode'un sorduğu soru şu:
Aşkın, toplumun YAPISI içindeki yeri nedir?
Yani: Aşk sadece iki insan arasında olan bir şey değil. Toplumsal bir kuvvet. Peki bu kuvvet ne yapıyor?
Ve cevabı, sosyolojinin en zarif tezlerinden biri.
🔑 Önce çok önemli bir ayrım
Goode'un makalesinin özeti tek cümlede duruyor. Ve bu cümle bu makalenin belkemiğindeki en önemli ayrımı yapıyor:
"Romantik kompleks nadir olsa da, geniş bir toplum yelpazesinde bir 'aşk örüntüsü' bulunmaktadır. Aşk, soy zincirleri ve sınıf tabakaları için potansiyel olarak yıkıcı olduğundan, denetlenmek zorundadır."
Burada iki ayrı şeyden söz ediliyor. Karıştırmayın:
| AŞK ÖRÜNTÜSÜ | ROMANTİK KOMPLEKS |
|---|---|
| İnsanların birbirine güçlü, seçici, bireysel bağlar kurma kapasitesi | Aşkın, evliliğin meşru temeli sayılması |
| "Bu adama âşık oldum" | "Âşık olduğum için onunla evlenmeliyim" |
| YAYGIN — belki evrensel | NADİR — tarihsel ve yerel |
| Bir insan gerçeği | Bir kültürel kurum |
Bu ayrımı bir kere daha söyleyeyim, çünkü bütün makale buna dayanıyor:
Âşık olmak yaygın. Aşkın evliliğe temel sayılması nadir.
Yani: Osmanlı'da da insanlar âşık oluyordu. Antik Mısır'da da. Amazon ormanlarında da. Ama hiçbirinde "âşık oldum, o hâlde evleneceğim" cümlesi otomatik bir hak sayılmıyordu.
O cümle yeni. Ve o cümlenin doğuşunu bu makalenin ilerleyen bölümlerinde konuşacağız.
Bu ayrım neden bu kadar önemli?
Çünkü bu makalede iki taraf var ve şu ana kadar birbiriyle çelişiyor gibi görünüyorlardı:
Bir taraf (Bölüm 2, 3): Harlow, Zeki, Cheng, Maturana. Diyorlar ki: sevgi biyolojik, evrensel, doğuştan.
Öbür taraf (gelecek bölümler): Sosyologlar, antropologlar. Diyecekler ki: aşk kültürel bir inşa.
Goode'un ayrımı bu iki tarafı barıştırıyor:
Evrensel olan KAPASİTE. Kültürel olan KURUMSALLAŞMA.
Herkes âşık olabilir. Ama âşık olmanın ne anlama geldiğini, ne yapmanız gerektiğini ve kime âşık olabileceğinizi toplum yazar.
Bu makalenin merkez tezi — aşk, eski bir donanımın yeni bir yazılımı çalıştırmasıdır — burada ilk kez ampirik bir temele oturuyor.
I. NEDEN DENETLENMEK ZORUNDA?
Aile ne işe yarar?
Goode'un cevabı, ilk duyulduğunda soğuk gelebilir. Ama sonuna kadar dinleyin.
Diyor ki: Ailenin en temel işlevlerinden biri **"statü yerleştirme"**dir.
(Statü yerleştirme: bir insanın toplumsal düzendeki yerinin belirlenmesi. Hangi sınıftan, hangi çevreden, hangi konumdan sayılacağı.)
Bu iki şekilde olur:
① Çocuğun doğduğu yer. Kimin çocuğu olduğunuz, hayatınızın başlangıç noktasını belirler.
② Kiminle evlendiğiniz. Bu, iki soy hattını birbirine bağlar.
Ve Goode'un vurgusu şu: Evlilik iki kişi arasında değildir. İki hattın birleşmesidir.
Peki o hatlardan ne akar?
Goode sayıyor: mülk, güç, soy onuru, akrabalık bağları.
Ve bunların hepsi, eşler aracılığıyla çocuklara akar.
Ve şimdi o cümle
Goode'un tek cümlesi, meselenin tamamını özetliyor:
"Rastgele çiftleşmeye izin vermek, mevcut toplumsal yapıda KÖKLÜ BİR DEĞİŞİM anlamına gelirdi."
Durup düşünün.
Eğer herkes istediğine âşık olup istediğiyle evlenebilseydi:
- Servet, sınıflar arasında rastgele dağılırdı.
- Soylu aileler soyluluğunu koruyamazdı.
- Toprak sahipleri toprağını bir arada tutamazdı.
- Kast sistemleri bir kuşakta çökerdi.
- Etnik ve dinî sınırlar erirdi.
Yani:
Aşk, düzenin en büyük tehdididir.
Çünkü aşk kör olduğunda, sınıf da kör olur.
Bölüm 3'te öğrendiğimiz şeyi hatırlayın: Aşk beyinde bir çıkarmadır. Duvarları indirir.
Toplumsal düzen ise duvarlar üzerine kuruludur.
İkisi doğrudan çatışır.
Küçük bir not
Goode makalesinde şunu da belirtiyor: cinsellik hakkında yapılan çok benzer yorumların neden tam olarak doğru olmadığını göstermek konuyu fazla dağıtır — ama şunu ekliyor: doğru oldukları ölçüde, aşağıdaki analiz cinselliğin denetimi için de aynen geçerlidir.
Yani bu bölümde okuyacağınız her şeyi, namus, iffet, bekâret gibi kavramların düzenlendiği alana da uygulayabilirsiniz.
II. BEŞ DENETİM ÖRÜNTÜSÜ
Goode diyor ki: Aşkı, ortaya çıkmadan önce denetlemek gerekir. Çünkü âşık olmuş gençleri doğru role zorlamak çok fazla enerji ve kaynak ister.
Ve tarih boyunca insanlığın bulduğu yöntemler sınırlı. Beş tane.
① ÇOCUK EVLİLİĞİ
Mantığı: Eğer çocuk, ergenlik döneminde başka çocuklarla mahrem bir etkileşim kurma fırsatı bulmadan nişanlanır ya da evlendirilirse, evliliğe karşı çıkacak hiçbir kaynağı kalmaz.
Goode'un soğuk analizi:
"Geçimini sağlayamaz, fiziksel olarak zayıftır ve yaşlıları tarafından toplumsal olarak tahakküm altındadır."
En basit ve belki de en yaygın kullanılan yöntem.
Ve dikkat: Goode bunu bir "ilkellik" olarak anlatmıyor. Bir mühendislik çözümü olarak anlatıyor. Sorun şudur: gencin kendi tercihi düzeni bozabilir. Çözüm: tercihin oluşabileceği zamandan önce iş bitirilir.
(Bu satırları yazarken şunu belirtmem gerek: çocuk evliliği bugün bir insan hakları ihlalidir ve dünyanın büyük bölümünde suçtur. Goode'un yaptığı savunma değil, teşhis. Ama teşhis, mekanizmayı anlamamızı sağlıyor.)
② HAVUZUN AKRABALIKLA DARALTILMASI
Çoğu zaman birinci yöntemle birlikte gider.
Mantığı: Kiminle evlenilebileceği önceden ve dar biçimde belirlenir. Evliliğe yaşlılar karar verir. Uygun eş kümesi, akrabalık yapısı tarafından tanımlanır.
Goode'un verdiği örneklerden biri: paralel kuzen evliliği — yani belirli bir akraba hücresinin içinden evlenme.
Sonuç: Gencin âşık olması yasak değildir. Ama âşık olabileceği havuz zaten önceden boşaltılmıştır.
Bu ince bir nokta. Yasak yok — seçenek yok.
③ FİZİKSEL VE TOPLUMSAL TECRİT
Mantığı: Evlenmemiş gençleri birbirinden fiziksel olarak ayırmak.
Goode'un tespiti çok önemli:
"Toplumsal ayrışma, fiziksel ayrışmayla desteklenmedikçe zordur."
Yani "karışmasınlar" demek yetmez. Duvar gerekir. Ayrı mekân, ayrı avlu, ayrı yaşam alanı.
Örnekler: Çin'in bazı dönemlerindeki gençlik düzenlemeleri. Ve purdah — Güney Asya ve Ortadoğu'nun bazı bölgelerinde kadınların mekânsal olarak ayrılması.
Osmanlı'daki haremlik-selamlık düzeni de tam olarak bu kategoriye girer.
Ve şimdi kritik ayrıntı:
"Toplumsal ayrışma bu yüzden pahalıdır."
Bunu bir daha okuyun.
Kadınları ve erkekleri ayrı mekânlarda tutmak para ister. Ayrı odalar, ayrı avlular, hizmetliler, gözetim.
Bir köylü ailenin böyle bir lüksü yoktur. Tarlada kadın da erkek de çalışır. Aynı yolda yürürler.
Tecrit, zenginlerin yöntemidir.
Bu ayrıntıyı aklınızda tutun. Az sonra çok işimize yarayacak.
④ YAKIN GÖZETİM
Tecrit değil — gözetim.
Mantığı: Gençler bir araya gelebilir. Ama asla yalnız kalmazlar.
Goode'un tarifinde: duenna'lar ya da yakın akrabalar tarafından yakın gözetim. (Duenna: İspanyol geleneğinde, genç kızın yanından ayrılmayan yaşlı refakatçi kadın.)
Türkiye'de bunun karşılığını herkes bilir: "yanlarında biri olacak." Görücü usulü görüşmelerde odada bulunan hala, teyze, abla. Nişanlıların yalnız bırakılmaması.
Bu örüntünün ikinci ayağı ise şu — ve Goode bunu çok net söylüyor:
"Kadın iffetine yüksek değer atfedilir."
Ve parantez içinde ekliyor, biraz da alaycı: "ki bu, her büyük uygarlıkta 'çöküş' dönemine kadar geçerli olsa gerek."
Bu örüntüde aşk yasak değildir — ama yalnızca uygun adaylar arasında izin verilir. İdeal olarak, zaten nişanlanmış bir çift arasında.
Goode'un verdiği tarihsel örnekler: 11.–14. yüzyıl Fransız, İngiliz ve İtalyan üst sınıf aile hayatı. Ve 17. yüzyıl Püritenliği — İngiltere'de ve New England'da.
⑤ BİÇİMSEL OLARAK SERBEST SEÇİM
Ve şimdi geldik bizim yaşadığımız sisteme.
Mantığı: Aşk ilişkilerine izin verilir — hatta teşvik edilir. Eş seçiminde aşk beklenen bir unsurdur. Seçim, Goode'un ifadesiyle, "biçimsel olarak özgürdür."
Gençler ergenlik döneminde bir akran grubu içinde flört etmeye başlar. Zaman zaman, kendilerinin de başkalarının da uygun eş saymadığı kişilerle birlikte olabilirler.
Ama:
"Yavaş yavaş, seçim yelpazeleri daralır ve sonunda duyguları tek bir kişide toplanır. Bu kişinin, genel toplumsal normlara göre ve akranlar ile ebeveynlerin yargısına göre, ortalamadan daha uygun bir eş olması muhtemeldir."
Şimdi buraya çok dikkat edin.
Kimse size "onunla olamazsın" demiyor. Kimse sizi kilitlemiyor. Kimse yanınıza refakatçi vermiyor.
Ama istatistiksel olarak, sonunda "uygun" biriyle sonuçlanıyorsunuz.
Nasıl?
🎯 Beşinci örüntünün dehası
Diğer dört örüntüde denetleyen görünür: bir baba, bir yaşlı, bir duvar, bir hala.
Beşinci örüntüde denetleyen görünmez.
Nasıl çalışır?
- Kiminle tanışacağınızı çevreniz belirler. Hangi okula gittiniz, hangi mahallede oturuyorsunuz, hangi işte çalışıyorsunuz. Bu, havuzu zaten daraltmıştır.
- Neyi çekici bulacağınızı kültür öğretir. Konuşma tarzı, giyim, "kültür seviyesi", masa adabı — bunlar sınıf işaretleridir ve biz onları "kimya" diye okuruz.
- Akran onayı süzgeç görevi görür. "Bu senin tipin değil." "Ne buldun bunda?"
- Ve aile, yasak koymaz — soğukluk gösterir. Bir bakış, bir sessizlik, bir "sen bilirsin."
Sonuç?
Beşinci örüntü, öteki dördünden daha az etkili değildir. Sadece sizi özgür hissettirir.
Ve bu, Goode'un makalesinin en zekice tespitidir.
✍️ YAZARIN NOTU — Tek hanelik saha notu
Bölüm 11'de bir araştırma programı önereceğim: 2026 Türkiye'sinin aşk alet çantasını çıkarmak. Kısmet, nasip, aile onayı, helal daire, namus, romantik mit, piyasa — hepsi aynı çantada. O program yapılmadı.
Bir hanelik veriyi buraya ben koyayım. Kendiminkini.
Goode'un beşinci örüntüsü, yani "biçimsel olarak serbest seçim", bende tek bir cümle hâlinde iş gördü:
"O sana göre değil."
Bu söz bana hiç bağırılarak söylenmedi. Yasak konmadı. Sadece söylendi. Ve hayatımın her alanında söylendi, ama aşk konusunda daha ağır bastı.
Benim cevabım şu oldu: sevdiğim biri için aile ya da başka bir merci onay verecekse, ben "bana göre biri" desem bile o asla bana göre biri olamaz. Ben kalpten severim; onayı yalnızca kalbim verir. Sevdiğim insanın da öyle olması gerekir — kalbi seviyorsa onaya gerek yoktur.
Bir de şunu yazmam lazım, çünkü Goode'u okurken kendime sordum: Ben bu cümleyi hiç birine kurdum mu?
Hayır. Hiç kullanmadım.
Bu notun kıymeti, Goode'u doğrulamasında değil — beşinci örüntünün nasıl çalıştığını göstermesinde.
Dikkat edin: cümle işe yaramamış. Reddedilmiş. Karşısına gerekçeli bir itiraz konmuş.
Ama söylenmiş.
Goode'un tezi zaten buydu. Beşinci örüntü zorlamaz; çerçeveyi kurar. Ve bir çerçeveyi reddetmek için önce o çerçevenin kurulmuş olması gerekir. "Onaya gerek yoktur" diyebilmek için, birinin sizden onay beklemiş olması lazım.
Reddediş de bir veridir. Örüntünün yokluğunu değil, varlığını gösterir.
III. VE ŞİMDİ ASIL BOMBA: AŞK BİR SINIF MESELESİDİR
Goode'un makalesinin özetindeki son cümleyi henüz okumadınız. Okuyalım:
"Bozulmalar, denetim araçlarına sahip olan ÜST TOPLUMSAL TABAKALAR için daha önemlidir. Bu nedenle bu tabakalar, hem aşk ilişkilerinin ortaya çıkışı hem de aşkın eylem üzerindeki etkisi üzerinde daha yüksek düzeyde denetim sağlarlar."
Bu cümleyi açalım, çünkü çok şey söylüyor.
İki şey aynı anda doğru:
① Üst tabakanın kaybedecek daha çok şeyi var. Bir çobanın oğlu "yanlış" biriyle evlenirse ne olur? Pek bir şey. Bir toprak ağasının kızı "yanlış" biriyle evlenirse ne olur? Topraklar bölünür. Bir hanedan üyesi "yanlış" biriyle evlenirse ne olur? Devlet düzeni sarsılır.
② Ve üst tabakanın denetim araçları var. Tecrit pahalıdır — ödeyebilirler. Refakatçi tutmak pahalıdır — tutabilirler. Mirastan mahrum bırakma tehdidi ancak miras varsa işe yarar.
Sonuç:
Aşk özgürlüğü, tarih boyunca, kaybedecek şeyi olmayanların lüksü olmuştur.
Bu cümleyi bir daha okuyun. Çünkü sezgimize tamamen ters.
Biz genelde tersini düşünürüz: "Zenginler istediklerini yapar, biz yapamayız."
Goode diyor ki: Aşk konusunda tam tersi. Fakirin evliliği kimsenin umurunda değildir. Zenginin evliliği bir antlaşmadır.
Ve zengin kızlar, tarih boyunca, en sıkı gözetilen insanlar olmuştur.
Türkiye'den bakarsak
Bu bölümü okurken kendi ailenizin tarihine bakın.
Dedelerinizin, ninelerinizin, halalarınızın hikâyeleri hangi örüntüye giriyor?
- "Beşik kertmesi" → 1. örüntü.
- Amca kızı / dayı oğlu evlilikleri → 2. örüntü.
- Haremlik-selamlık, kadınların ayrı mekânı → 3. örüntü.
- "Kız isteme", yanlarında oturan teyze, iffet vurgusu → 4. örüntü.
- Ve bugün: "kendi bulsun ama tabii bize uygun olsun" → 5. örüntü.
Ve muhtemelen ailenizde hepsi vardır — farklı kuşaklarda.
Bir de şunu fark edeceksiniz: Şehirli, varlıklı ailelerde 3. ve 4. örüntü daha güçlüydü. Köyde kadın tarlada çalışırdı; tecrit lüksü yoktu.
Goode 1959'da bunu bir Amerikan dergisinde yazmış. Türkiye'nin sosyal tarihine bakan biri, aynı haritayı çıkarır.
IV. ÜÇ BAĞLANTI
Şimdi bu bölümü, makalenin önceki bölümlerine bağlayan üç halkayı kuralım.
🔗 Bağlantı 1: Zangwill × Goode
"Serbest seçim" ile "görücü usulü" karşıt değil
Bölüm 7'de Zangwill'in viyola örneğini konuşmuştuk. Hesapla bir odaya girersiniz, orada gerekçesizce seversiniz.
Ve Zangwill şunu eklemişti: "Muhtemelen görücü usulü evlilikler savunulabilirse, bu sebeple savunulabilirler."
Şimdi Goode'la birleştirin.
Beşinci örüntüde de oda önceden hazırlanmıştır. Sadece odayı hazırlayan görünmez.
Görücü usulünde: "Bu ailelerden birini seç." Serbest seçimde: "İstediğini seç" — ama karşınıza çıkanlar zaten aynı okuldan, aynı çevreden, aynı gelir grubundan.
İkisi karşıt değil. Aynı işlevin iki ayarı.
Biri havuzu görünür bir otoriteyle daraltır. Öteki görünmez bir norm setiyle.
Bunu söylemek görücü usulünü savunmak değil. Bu, modern "özgür seçim"in kendini olduğundan daha özgür sanmasına itiraz.
🔗 Bağlantı 2: McEwan × Goode
Denetlenemeyen aşk, hastalık olarak yeniden adlandırılır
Bölüm 6'daki düşünce deneyini hatırlayın.
Bir adam sevdiği kadının kapısında bekliyor. Her gün mektup yazıyor. Reddedildikçe ısrar ediyor.
Kadın sonunda dönerse → romantik kahraman. Dönmezse → takip suçlusu.
Goode'un çerçevesiyle bunu şimdi tam olarak adlandırabiliriz:
Erotomani, denetim örüntüsünün dışına düşmüş bir aşk örüntüsüdür.
Ve toplum, denetleyemediği aşka bir hastalık adı verir.
Kanıtı da vaka raporunun içindeydi: de Clérambault hastalarının oluşturduğu tehdide dair artan farkındalık, mağdurları korumak için bir yasa "patlamasına" yol açıyor.
Tıbbi bir tanı, hukuki bir düzenlemeye dönüşüyor.
🔗 Bağlantı 3: Biesterfeldt × Goode
Bin yıllık tartışma bir denetim tartışmasıydı
Bölüm 6'daki o soruyu hatırlayın:
"'Işk, âşığı davranışından sorumlu olmaktan kurtaran bir hastalık olarak mı tanımlanmalıdır?"
O zaman şunu söylemiştim: bu soruyu hekimler değil, ahlakçılar soruyordu.
Şimdi Goode'la birlikte neden ahlakçıların sorduğunu görebiliyoruz.
Çünkü sorunun cevabı, âşığın eylemlerinin hukuken ve toplumsal olarak nasıl karşılanacağını belirliyordu.
Eğer 'ışk bir hastalıksa → âşık sorumlu tutulamaz → denetim gevşer. Eğer 'ışk bir hastalık değilse → âşık sorumludur → denetim sıkılaşır.
Bin yıl önceki o tartışma, tıbbi görünümlü bir denetim tartışmasıydı.
V. VE ŞİMDİ İKİ KADIN
Buraya kadar makineyi tarif ettik. Soğukkanlılıkla, bir mühendis gibi.
Şimdi makinenin içinden iki ses duyacağız.
İkisi de kadın. İkisi de yirminci yüzyılın başında yazıyor. İkisi de aynı teşhisi koyuyor.
Ve tam zıt iki çözüm öneriyorlar.
🔥 1914: Emma Goldman — "Yıkın"
Emma Goldman, Litvanya doğumlu, Amerika'ya göç etmiş anarşist yazar ve aktivist. Konuşmaları yasaklandı, defalarca tutuklandı, sonunda sınır dışı edildi.
1914'te Marriage and Love — "Evlilik ve Aşk" — adlı metnini yayımladı.
Ve ilk paragrafta hiç dolandırmıyor:
"Evlilik ve aşk hakkındaki yaygın kanı, bunların eşanlamlı olduğu, aynı güdülerden doğduğu ve aynı insani ihtiyaçları karşıladığıdır. Çoğu yaygın kanı gibi bu da gerçek olgulara değil, batıl inanca dayanır.
Evlilik ve aşkın ortak hiçbir yanı yoktur; kutuplar kadar birbirinden uzaktırlar; hatta birbirlerine düşmandırlar."
Ve devam ediyor. Bazı evlilikler aşktan doğmuş olabilir, kabul ediyor — ama diyor ki bunun sebebi aşkın kendini ancak evlilikte gösterebilmesi değil; çok az insanın bir geleneği tümüyle aşabilmesidir.
Goldman'ın asıl darbesi
Sonra o meşhur pasaj geliyor:
"Evlilik her şeyden önce ekonomik bir düzenlemedir, bir sigorta sözleşmesidir. Sıradan bir hayat sigortası anlaşmasından tek farkı, daha bağlayıcı, daha zorlayıcı olmasıdır.
Bir sigorta poliçesi alırken bedelini dolar ve sentle ödersiniz ve ödemeyi durdurmakta her zaman özgürsünüz. Ama eğer kadının primi bir koca ise, bunun bedelini adıyla, mahremiyetiyle, öz saygısıyla, hayatının ta kendisiyle öder — 'ölüm ayırana dek.'"
Ve ekliyor: evlilik sigortası kadını "ömür boyu bağımlılığa, asalaklığa, hem bireysel hem toplumsal olarak tam bir işe yaramazlığa" mahkûm eder.
Erkek de bedel öder, diyor — ama alanı daha geniş olduğu için evlilik onu kadın kadar kısıtlamaz. O, zincirlerini daha çok ekonomik anlamda hisseder.
Sonra Dante'yi getirip evliliğin kapısına asıyor:
"Cehennem'in üzerindeki yazı, evliliğe de aynı güçle uygulanır: 'Buraya giren, bütün umudunu terk etsin.'"
Goldman'ın stratejisi
Net: Kurumu yıkın.
Aşk zaten evliliğin dışındadır. Evlilik onu öldürür. O hâlde kurtuluş, kurumu terk etmekten geçer.
🔧 1918: Marie Stopes — "Yeniden yazın"
Dört yıl sonra, İngiltere'de, bambaşka bir kadın.
Marie Stopes. Fosilleşmiş bitkiler uzmanı. Ciddi bir bilim insanı. Ve son derece mutsuz bir evlilik yapmış biri.
1918'de Married Love — "Evlilikte Sevgi" — adlı kitabı yayımlıyor. Dönemi için skandal sayılacak kadar açık sözlü.
Ve teşhisi Goldman'la aynı:
"Kadın, uzun zamandır ekonomik bağımlılık tarafından ve çocuklarını taşırken korunma ihtiyacı tarafından zorlanarak, mümkün olan her yerde kendini erkeğin istediği biçime sokmakla yetinmek zorunda kalmıştır — ve doğal duygularını ve kendi derin düşüncelerini, içinden yükseldikçe boğmuştur."
Aynı tespit. Ekonomik bağımlılık. Kadının kendini biçimlendirmesi. Kendi sesini boğması.
Ama sonra yollar ayrılıyor.
Stopes'un stratejisi
Stopes kurumu yıkmıyor. İçeriden yeniden yazıyor.
Kitabın bölüm başlıklarına bakın — bir program gibi okunuyor:
Kalbin Arzusu → Kırılmış Sevinç → Kadının "Terslikleri" → Temel Nabız → KARŞILIKLI UYUM → Uyku → Alçakgönüllülük ve Romantizm → Perhiz → Çocuklar → Toplum → Görkemli Açılış
Merkez kavram: KARŞILIKLI UYUM.
Yani evliliği bir mülkiyet ilişkisi olmaktan çıkarıp iki ritmin eşgüdümü olarak yeniden tanımlamak.
Bölüm 3 ve 4'te konuştuğumuz "gelgit" metaforu tam olarak bu kitaptan geliyor. Stopes diyor ki: kadının bedeninin bir ritmi var, erkek onu tanımıyor, tanımadığı için "kapris" diyor — ve bütün mesele bu bilgisizlik.
Çözüm: öğret.
İki kadını yan yana koyalım
| GOLDMAN (1914) | STOPES (1918) | |
|---|---|---|
| Teşhis | Evlilik ekonomik bir sözleşmedir | Evlilik ekonomik bağımlılık üretir |
| Kadının ödediği bedel | Adı, mahremiyeti, öz saygısı | Kendi ritmini bastırması |
| Strateji | KURUMU YIK | KURUMU YENİDEN YAZ |
| Aşkın yeri | Evliliğin dışında | Evliliğin içinde — ama yeni kurallarla |
| Ses tonu | Anarşist polemik | Bilimsel-pedagojik |
| Hedef kitle | Devrimciler | Evli çiftler |
🎯 Ve şimdi asıl nokta
Dört yıl arayla, iki kadın, aynı yapısal teşhisi koyup zıt yönlere sapıyorlar.
Ama dikkat edin:
İkisi de aşkı savunuyor.
Biri onu kurumdan kurtararak. Öteki kuruma sokarak.
Goldman diyor ki: Aşk özgür olmalı, o hâlde evliliği kaldıralım. Stopes diyor ki: Aşk evliliğin içinde de yaşayabilir, yeter ki kurallarını değiştirelim.
Ve şunu görün: Goode'un beş örüntüsü, tam olarak bu iki kadının saldırdığı şeydir.
Özellikle dördüncü örüntü — "yakın gözetim, kadın iffetine yüksek değer." İkisi de oraya nişan alıyor.
Ve Goode'un tabakalaşma bulgusuyla birleştirin:
Aşkın denetimi cinsiyete göre asimetrik dağıtılır.
Gözetlenen kim? İffeti korunan kim? Refakatçi kime verilir? Mahremiyeti kimin adına düzenlenir?
Beş örüntünün hepsinde, denetimin ağırlığı kadının üzerindedir.
Goldman ve Stopes bunu 1914 ve 1918'de biliyordu. Goode 1959'da yapısını çizdi.
VI. VE ŞİMDİ ASIL SORU
Bütün bu denetim mekanizmasını gördük.
Beş örüntü. Statü yerleştirme. Sınıf farkı. Cinsiyet asimetrisi.
Ve şimdi bir şey fark ediyoruz:
Bunların çoğu artık yok.
Türkiye'de bile — ve dünyanın büyük kısmında — beşik kertmesi bitti, haremlik-selamlık bitti, refakatçi bitti. Statü, din, etnik köken artık kimin kiminle olabileceğini eskisi kadar belirlemiyor.
Kalp özgürleşti.
O hâlde neden hâlâ bu kadar acı çekiyoruz?
Bu, 2012'de bir sosyoloğun sorduğu soru. Ve verdiği cevap, açılışta size bahsettiğim o iki başlıktan birinin konusu:
"Aşk Neden Acıtır."
Cevabı şu olacak: Eski denetim çözüldü. Ama yerine bir şey geldi.
Piyasa.
→ Bölüm 10: Kalp Özgürleşti, Peki Acı Nereden Geliyor? — Denetim çözüldüğünde ne oldu
Bölüm 10 — Kalp Özgürleşti, Peki Acı Nereden Geliyor?
Denetim çözüldüğünde ne oldu
Bir sahne
Gece. Yatak. Telefon.
Parmağınız ekranda. Sağa. Sola. Sağa.
Bir yüz. Üç saniye. Bir karar.
Yaş, boy, meslek. Birkaç fotoğraf. Kısa bir cümle — belki esprili, belki iddialı, belki umutsuz.
Ve bir hüküm: "Olur" ya da "Olmaz."
Şimdi bir şey fark edin: Siz de aynı anda birinin ekranındasınız. Sizi de üç saniyede değerlendiriyorlar. Sizin de fotoğraflarınız var, cümleniz var, "değeriniz" var.
Bu sahne yirmi yaşındaysanız hayatınızın merkezinde. Elli yaşındaysanız çocuğunuzun hayatının merkezinde.
Ve bir önceki bölümü hatırlayın.
Beşik kertmesi bitti. Haremlik-selamlık bitti. Odada oturan teyze bitti. "Bize denk mi?" sorusunun gücü azaldı.
Kalp özgürleşti.
Peki bu sahne neden bu kadar yorucu? Bu kadar aşağılayıcı? Bu kadar yalnız?
Bu bölüm o sorunun cevabı.
2012: Bir sosyoloğun sorusu
Eva Illouz. Fas doğumlu, Fransa'da büyümüş, İsrail'de çalışan bir sosyolog. Uzmanlık alanı tuhaf ve tam da bizim konumuz: duyguların kapitalizmle ilişkisi.
Daha önceki kitaplarının adları bile yolu gösteriyor: Romantik Ütopyayı Tüketmek (1997), Soğuk Mahremiyetler: Duygusal Kapitalizmin Oluşumu (2007).
2012'de bir kitap yayımladı:
"Aşk Neden Acıtır: Toplumbilimsel Bir Açıklama"
Açılışta size bu başlıktan bahsetmiştim. Şimdi içine giriyoruz.
Illouz'un temel hamlesi
Illouz'un ilk yaptığı şey, bir varsayımı sarsmak.
Hepimiz şuna inanırız: Aşk acısı evrenseldir ve hep aynıydı. Mecnun çöle düştü, Werther kendini vurdu, Kerem yandı. İnsan hep böyle acı çekti.
Illouz diyor ki: Hayır.
Acının kendisi eski olabilir. Ama biçimi, kaynağı ve dağılımı her çağda farklıdır.
Ve şunu soruyor:
Aşkın sefaleti aşkın kendisi kadar eski olsa da, acı her zaman aynı biçimde mi yaşandı? Kadınları ve erkekleri eşit ölçüde mi etkiliyor? Ve bugün kullanılan başa çıkma stratejileri geçmiştekilerle aynı mı?
İki dönemi karşılaştırıyor
Illouz'un yöntemi ilginç: hikâyelere bakıyor.
Bir yanda 19. yüzyıl romanları:
- Jane Austen'ın Gurur ve Önyargı'sı ve İkna'sı
- Flaubert'in Madame Bovary'si
- Emily Brontë'nin Uğultulu Tepeler'i
- Austen'ın Emma'sı
Öte yanda bugünün anlatıları:
- Sex and the City gibi diziler
- Bridget Jones filmleri
- Gazetelerin ilişki köşeleri
Ve arasındaki farkı arıyor.
(Bu yöntemi aklınızda tutun. Bir sosyolog, toplumu anlamak için romanlara bakıyor. Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde, edebiyatın neden bir kanıt kaynağı sayılabileceğini uzun uzun tartışacağız. Illouz bunu zaten yapıyor.)
Ne değişti?
Illouz'un tespiti şu:
Toplumsal-ekonomik statünün, dinin ve ırkın — "toplumsal olarak uygun bir eşleşme" neyin sayılacağını düzenleyen güçler olarak — gücü AZALDI.
Şimdi bunu bir önceki bölümle yan yana koyun.
Goode'un beş denetim örüntüsünü hatırlayın. Bunların dördü — çocuk evliliği, akrabalıkla daraltma, tecrit, gözetim — büyük ölçüde çözüldü.
Ve beşincisi bile — "biçimsel olarak serbest seçim" — Goode'un 1959'da tarif ettiği hâlinden farklı. Çünkü Goode'un modelinde havuzu daraltan hâlâ statü, din, etnik köken gibi görece belirgin şeylerdi.
Illouz diyor ki: Bunlar da zayıfladı.
Bugün beklenen şey ne? Illouz'un ifadesiyle:
Bugünkü toplumsal beklenti, eşleşme tercihlerimizin yalnızca kalbimizin dikte ettiğine göre, her türlü dışsal kısıttan azade yapılacağıdır.
Yani: "Sen bilirsin. Kalbin ne diyorsa."
🎯 Ve şimdi kitabın can alıcı sorusu
Illouz tam bu noktada duruyor ve şunu soruyor. Bence bu, çağdaş sosyolojinin en güzel sorularından biri:
"Peki kalp bu şekilde özgürleştiyse, sefaletimiz nereden geliyor?"
Durun ve bunun ne kadar sarsıcı bir soru olduğunu görün.
Kurtulduk. Kısıtlar kalktı. Kimse bize kiminle olacağımızı söylemiyor. Beşik kertmesi yok, refakatçi yok, "bize denk mi" sorusunun eski gücü yok.
Ve daha mutlu değiliz.
Aksine: yalnızlık istatistikleri yükseliyor, ilişki kurma yaşı uzuyor, insanlar kendilerini daha çok reddedilmiş, daha çok değerlendirilmiş, daha çok tükenmiş hissediyor.
Nasıl olur?
Illouz'un cevabı: iki şey değişti
Illouz, dönüşümü iki alanda inceliyor:
① Seçimin "ekolojisi" — yani insanların birbiriyle karşılaştığı ortam. Nerede tanışıyoruz? Hangi mekânda, hangi kalabalıkta, hangi kurallarla?
② Seçimin "mimarisi" — yani seçim yaparken hangi ölçütleri ve hangi zihinsel çerçeveyi kullandığımız.
(Ekoloji ve mimari: Illouz bu kelimeleri bilerek seçmiş. Ekoloji = doğal ortam, kimin kiminle karşılaşacağını belirleyen çevre. Mimari = o ortamın içindeki yapı, kararın nasıl kurulduğu.)
Ve ikisinin kesişiminde yeni bir şey doğmuş.
I. CİNSEL ALANLAR
Yeni bir mekân türü
Illouz'un merkezî kavramı bu: cinsel alanlar (sexual fields).
("Alan" sosyolojide özel bir terim. Belirli kuralları olan, insanların içinde birbiriyle yarıştığı, kendi para birimi ve kendi hiyerarşisi olan bir oyun sahası demek. Sanat dünyası bir alandır: orada "değerli" olmanın kuralları vardır ve o kurallar başka yerde geçmez. İş dünyası bir alandır. Illouz diyor ki: eş bulma da artık böyle bir alan.)
Peki bu alanı ne düzenliyor?
Viktorya döneminde eşleşmeyi düzenleyen şey edep kurallarıydı. Kim kiminle konuşabilir, ne zaman, kimin huzurunda, hangi sözlerle. Katı ama açıktı.
Bugün ne düzenliyor?
Illouz'un cevabı:
Cinsel alanlar bugün basitçe ARZ VE TALEP yasaları tarafından, KITLIK VE AŞIRI ARZ tarafından düzenleniyor — ve para birimi ÇEKİCİLİK.
Bunu açalım
Bir markete girdiğinizi düşünün. Orada ne olur?
- Arz ve talep fiyatı belirler.
- Kıt olan değerlenir, bol olan değersizleşir.
- Herkes elindekiyle alışveriş yapar.
- Ve herkesin bir fiyatı vardır.
Şimdi bir flört uygulamasını düşünün.
- Arz ve talep var mı? Var. Bazı profillere yüzlerce beğeni gelir, bazılarına hiç.
- Kıtlık ve bolluk var mı? Var. Bazı özellikler nadir, bazıları bol.
- Alışveriş var mı? Var. İnsanlar "değerlerine uygun" birini arar.
- Fiyat var mı? Var. Ama parayla değil.
Neyle?
Illouz'un cevabı: çekicilikle.
Bu, alanın para birimi. Ve bu para birimiyle insanlar birbirini satın almıyor — birbirini değerlendiriyor.
Ve o cümle
Illouz'un bütün kitabını özetleyen ifade şu:
"Kapitalizmin mantığının, duyguların özel alanına GENİŞLEMESİ."
Bir kere daha okuyun.
Kapitalizm dışarıda kaldı sanıyorduk. Fabrikada, borsada, ofiste. Eve girmiyor sanıyorduk.
Illouz diyor ki: girdi.
Ve sadece "para her şeye karıştı" anlamında değil. Daha derin bir şey: kapitalizmin düşünme biçimi girdi.
- Hesap yapmak. "Bu bana ne katar?"
- Karşılaştırmak. "Daha iyisi olabilir mi?"
- Yatırım mantığı. "Buna zaman ayırmaya değer mi?"
- Fırsat maliyeti. "Bununla olursam, kaçırdığım ne olur?"
Bunlar bir marketin cümleleri. Ve şimdi yatak odasında.
🔗 Ve Bölüm 7'ye bağlanıyor
Şimdi durun ve Bölüm 7'yi hatırlayın.
Zangwill ne demişti?
"Gerekçelere dayanan bir aşk... sevdiğimiz insanların takas edilebilir mallar olmasına izin verirdi."
Zangwill bunu felsefi bir tehlike olarak yazmıştı. "Eğer sevginin gerekçesi olursa, şöyle kötü bir sonuç çıkar" diye.
Illouz diyor ki: o kötü sonuç zaten gerçekleşti.
Cinsel alanlar tam olarak Zangwill'in kâbusudur: insanların özelliklerine göre değerlendirildiği, karşılaştırıldığı ve daha iyisi çıkarsa değiştirildiği bir sistem.
Filozofun "sakın böyle olmasın" dediği şey, sosyoloğun "işte böyle oldu" dediği şey.
II. VE ŞİMDİ ASİMETRİ
Kim kazanıyor?
Illouz'un en tartışmalı ve en dikkat çekici argümanı burada. Ve bunu onun argümanı olarak aktaracağım — çünkü tartışmaya açık.
Diyor ki: Bu alanda oyuncular — özellikle erkekler — birer küçük kapitalist gibi davranıyor.
Ne biriktiriyorlar? Illouz'un terimiyle: cinsel sermaye.
(Sermaye: sosyolojide sadece para demek değil. Pierre Bourdieu bu kavramı genişletti — kültürel sermaye (eğitim, zevk, bilgi), sosyal sermaye (tanıdıklar, ağlar) gibi. Illouz buna cinsel sermayeyi ekliyor: çekicilik, deneyim, arzulanma kapasitesi.)
Peki bu sermaye ne işe yarıyor?
Erkekler için önemli bir TOPLUMSAL STATÜ kaynağı.
Yani mesele sadece haz değil. Mesele konum. Arzulanmak, "başarılı" olmak, akranları arasında bir yer kazanmak.
Ve zamanlama farkı
Şimdi asimetri geliyor.
Illouz'un iddiası: Erkekler bu piyasada kadınlardan daha uzun süre "aktif oyuncu" kalabiliyor.
Sebepleri toplumsal — biyolojik olduğu kadar. Yaşlanan erkeğe atfedilen değer ile yaşlanan kadına atfedilen değer aynı değil. Bunu hepimiz biliyoruz; Illouz bunu bir yapı olarak adlandırıyor.
Sonuç ne?
Cinsel alanların sunduğu ödüller ve teşvikler, erkeklerin lehine diziliyor.
Ve buradan çıkan şey:
BAĞLANMA KORKUSU
(commitment phobia)
🎯 Ve şimdi asıl hamle
Şimdi çok dikkat edin, çünkü Illouz burada bir şeyi tersine çeviriyor.
"Bağlanma korkusu" dediğimizde ne düşünürüz?
Genellikle şunu: bir karakter kusuru. Bir olgunlaşmama. Belki çocukluktan gelen bir yara. Belki bencillik.
Yani kişisel bir mesele.
Illouz diyor ki: Hayır. Bu yapısal.
Bir sistem düşünün ki:
- Bağlanmayan oyuncu ödüllendirilsin.
- Bekleyen oyuncu değer kaybetsin.
- Ve "başka fırsatlar var" duygusu sürekli beslensin.
Böyle bir sistemde bağlanmama, bir kusur değil — rasyonel bir strateji.
Bağlanma korkusu bir karakter özelliği değil. Piyasanın ödüllendirdiği bir davranış.
Ve Illouz'un tespiti şu: uzun soluklu bir ilişki arayan kadınların yaşadığı yaygın acının kökeni burada.
Yani mesele "erkekler kötü" değil. Mesele: iki taraf farklı ödül yapılarının içinde oynuyor.
🔗 Üçüncü halka nihayet geldi
Bölüm 8'de size bir zincir kurmuştum ve üçüncü halkanın sonra geleceğini söylemiştim. Şimdi geldi.
| Halka | Kim | Ne yaptı |
|---|---|---|
| 1 | Hendrick ve ark. (1984) | ÖLÇTÜ: Erkekler ludus stilinde (oyun oynayan aşk) daha yüksek çıkıyor. |
| 2 | Jonason & Kavanagh (2010) | MEKANİZMAYI BULDU: Ludus, "başkalarını duygusal mesafede tutma" stratejisi. Ve farkı Karanlık Üçlü kısmen açıklıyor. |
| 3 | Illouz (2012) | KAYNAĞI GÖSTERDİ: Bu strateji, cinsel alanların ödül yapısı tarafından teşvik ediliyor. |
Şimdi bir daha bakın.
1984'te bir psikoloji ölçeği bir fark buldu. Kimse neden olduğunu bilmiyordu. 2010'da kişilik psikolojisi bir mekanizma önerdi. 2012'de sosyoloji, o mekanizmanın hangi toprakta yetiştiğini gösterdi.
Psikoloji farkı ölçer. Kişilik psikolojisi mekanizmayı verir. Sosyoloji nereden geldiğini söyler.
Ve Bölüm 8'de işaret ettiğim o boşluk — psikometrinin göremediği kategori: iktidar — burada, sonunda kapanıyor.
Ama psikoloji tek başına kapatamadı. Üç disiplin gerekti.
Illouz'un kuramsal ince hamlesi
Bir şey daha var ve bu, Illouz'u sıradan bir "erkekler kötüdür" argümanından ayırıyor.
Diyor ki: "Erkek iktidarı" kavramı bunu açıklamakta yeterli değil.
Neden? Çünkü şu paradoksu açıklayamıyor:
Kadınlar tarihte hiç olmadığı kadar özgür. Oy hakkı var, eğitim var, iş hayatı var, boşanma hakkı var, cinsel özerklik var. İkinci dalga feminizm ve cinsel devrim büyük kazanımlar sağladı.
Peki nasıl oluyor da yeni ve benzeri görülmemiş biçimlerde tahakküm altına giriyorlar?
"Erkek iktidarı" derseniz, bu paradoksu çözemezsiniz — çünkü erkek iktidarı azaldı.
Illouz'un önerdiği kavram: toplumsal statü.
Argümanı şu: Erkekler için geleneksel statü kaynakları — aile ve iş — aşındı. Baba olmak eskisi kadar statü vermiyor. Meslek sahibi olmak eskisi kadar güvence vermiyor.
Ve o boşluğu ne doldurdu?
Seri cinsellik, bir statü kaynağı olarak büyüdü.
Sonuç: Eski cinsiyet eşitsizlikleri, yeni alanlarda yeniden sahneleniyor.
Kapı çıkışta kapanmadı. Başka bir odada açıldı.
III. DÖRT BAĞLANTI
🔗 1. Goode'a: Altıncı örüntü
Bir önceki bölümde Goode'un beş denetim örüntüsünü öğrendik. Illouz'la birlikte altıncısını ekleyebiliriz:
6. PİYASA DENETİMİ
Özellikleri:
- Görünmez. Kimse yasak koymuyor.
- Kişisel değil. Karşınızda bir baba, bir hala, bir duvar yok.
- Hiçbir yaşlının onayına ihtiyaç duymuyor.
- Ve tam da bu yüzden itiraz edilmesi çok zor.
Bir babaya isyan edebilirsiniz. Bir geleneği reddedebilirsiniz. Bir duvarı aşabilirsiniz.
Piyasaya nasıl isyan edilir?
Goode'un beş örüntüsünde, denetimin bir adresi vardı. Altıncısında yok.
🔗 2. Goldman'a: Kaçış yolu kapandı
Bu, bence bu bölümün en acı bağlantısı.
Bir önceki bölümde Emma Goldman'ı okuduk. 1914'te diyordu ki:
"Evlilik her şeyden önce ekonomik bir düzenlemedir, bir sigorta sözleşmesidir."
Ve çözümü neydi? Kurumu terk edin. Aşk evliliğin dışındadır.
Şimdi Illouz'la okuyun.
Goldman'ın önerdiği yer — evliliğin dışı — bugün bir piyasa.
Yani Goldman ekonomik sözleşmeden kaçmayı önerdi. Bugün oraya kaçanlar, daha saf bir ekonomik mantıkla karşılaşıyor.
Evlilik en azından bir sözleşmeydi — karşılıklı, yazılı, yükümlülük doğuran. Cinsel alanlarda ise sözleşme bile yok. Sadece arz ve talep.
Goldman'ın kaçış yolu kapandı. Kurumu terk etmek, denklik mantığından kurtulmak anlamına gelmedi.
Bu, bu makalenin en son bölümlerinden birinde geri gelecek. Orada bir Fransız filozof, iki farklı ekonomi olduğunu söyleyecek: armağan ekonomisi ve alışveriş ekonomisi. Ve Illouz'un anlattığı şeyin adı konacak:
Alışveriş ekonomisinin, armağan ekonomisini işgal etmesi.
🔗 3. Bir sonraki bölüme: İki alet çantası
Bir sonraki bölümde bir sosyologla tanışacağız — Ann Swidler. Onun bulgusu şu olacak:
İnsanlar aynı anda iki bağdaşmaz aşk modeli taşıyor:
- Romantik masal: Tek bir doğru kişi vardır, aşk her şeyi yener, sonsuza dek sürer.
- Gerçekçi görüş: Aşk süregiden bir iştir, emek ister.
Şimdi bunu Illouz'la birleştirin.
Bir insan, kafasında romantik masalı taşıyor. "Bir gün o kişi çıkacak." Ve aynı insan, elinde bir piyasa hesabıyla dolaşıyor. "Bu profil bana uygun mu? Daha iyisi çıkar mı?"
İkisi aynı kişide. Aynı gece. Aynı ekranda.
Acı, tam olarak bu iki çantanın çarpışmasından çıkıyor.
Masal size "o kişiyi arıyorsun" diyor. Piyasa size "seçenekleri değerlendiriyorsun" diyor.
Ve siz, ikisinin arasında, ne yaptığınızı bilmeden, sağa sola kaydırıyorsunuz.
🔗 4. Ve Bölüm 3'e: Neden "acıtıyor"?
Şimdi açılıştaki o iki başlığı hatırlayın.
Cheng ve ark. (2010): "Aşk acıtır: Bir fMRI çalışması." Bulgu: sevdiğinizi düşündüğünüzde beyniniz sizi ondan ayıran bölgeyi kapatıyor.
Illouz (2012): "Aşk neden acıtır." Bulgu: kapitalizmin mantığı duyguların alanına girdi.
Ve şimdi ikisini birleştirebiliriz:
Beyniniz, karşınızdakiyle aranızdaki sınırı silecek biçimde tasarlanmış. Sistem ise, karşınızdakini bir seçenek olarak değerlendirmenizi istiyor.
Acı, bu ikisi arasındaki gerilimden çıkıyor.
Sınırı silmeye hazır bir bedenle, sürekli karşılaştırma yapmanızı isteyen bir sisteme giriyorsunuz.
İki başlık, aynı olgunun iki ucu.
IV. ⚠️ AMA DURUN — İTİRAZLAR
Bu bölümü burada bitirseydim, güçlü ama eksik ve tehlikeli bir bölüm olurdu.
Çünkü Illouz'un anlattığı hikâye çok ikna edici — ve tam da bu yüzden dikkatli olmak gerek.
İtiraz 1: Kapsam
Illouz kendi sınırını dürüstçe belirtiyor: Kitap esas olarak evlilik ve çocuk arayan, modern toplumlarda yaşayan, orta sınıf heteroseksüel kadınlar hakkında.
Kitabı değerlendiren Feminist Review dergisindeki yazı ise şunu ekliyor: gerçek kapsam bundan da dar.
Yani: Bu kitaptan çıkan sonuçları bütün insanlığa genellemeyin.
Farklı sınıflarda, farklı kültürlerde, farklı cinsel yönelimlerde, evlilik-çocuk hedefi olmayan insanlarda tablo başka olabilir.
İtiraz 2: Bunlar kalıcı mı?
Değerlendirmedeki ikinci soru daha da keskin:
Bu "cinsel alanlar" gerçekten ne kadar önemli? Yoksa yakında başka bir şeyle yer değiştirecek geçici alt kültürler mi?
Bu iyi bir soru. Flört uygulamaları on beş yaşında. Instagram on beş yaşında. İnsanlık iki yüz bin yaşında.
Belki bunlar bir dönemin gelip geçici teknolojileri. Belki de kalıcı bir dönüşüm. Şu an bilmiyoruz.
İtiraz 3: Ve en ciddisi — iki iktisatçı söz istiyor
Şimdi bu bölümün en dürüst kısmına geliyoruz.
Buraya kadar okuduğunuz her şey — Goldman'ın "evlilik bir sigorta sözleşmesidir"i, Illouz'un "kapitalizm duygulara girdi"si — hepsi aynı varsayıma dayanıyor:
Sevgi ile para birbirinin zıddıdır. Para nereye girerse, sevgiyi oradan kovar.
Bu varsayım o kadar doğal geliyor ki, sorgulamak bile aklımıza gelmiyor.
İki iktisatçı sorguluyor.
2000: "Sevgi için mi, para için mi — yoksa ikisi için de mi?"
Nancy Folbre (Massachusetts Üniversitesi) ve Julie A. Nelson (Harvard İlahiyat Fakültesi'nde bir merkezde), Journal of Economic Perspectives dergisinde bir makale yazdılar.
Başlıktaki soru işaretine dikkat edin:
"For Love or Money — Or Both?"
"Sevgi için mi, para için mi — yoksa ikisi için de mi?"
O soru işareti bu bölümün panzehiri.
Tespit ettikleri şey
Folbre ve Nelson'ın çıkış noktası bir tarihsel gözlem:
"Geleneksel olarak, piyasaların ve devletin 'kamusal' dünyası erkeklerin alanıydı; aile ve toplumsal ilişkilerin 'özel' alanı ise kadınlara emanet edilmişti."
Ve kadınların işlerinden bazıları araçsaldı — temizlik, yemek. Ama çoğu kişisel ve duygusal bileşenler taşıyordu:
"Kadınlar çocuklardan, yaşlılardan ve hastalardan sorumluydu; kişisel ilişkileri sürdürmekten; duygusal destek, kişisel ilgi ve dinlemek sunmaktan; ve — öyle anlaşıldığı üzere — cinselliği bedenlemekten."
Ve şimdi bu toplumsal sözleşme değişiyor.
Kadınlar ücretli işe geçtikçe, o mahrem işler paranın açıkça hareket ettiği ilişkilerde yapılıyor:
"Ücretli çocuk bakımı, yaşlılar için huzurevleri, konuşma terapisi ve telefonda seks — bunlar sadece birkaç örnek."
🎯 Ve şimdi asıl uyarı
Folbre ve Nelson'ın makalesindeki kilit pasaj şu. İki yönlü bir uyarı ve ikisi de bu makale için önemli:
"Piyasaların, verimliliği artırarak bakım işini mutlaka iyileştireceğine dair peşin bir hüküm, akıllı araştırmaya fren yapar...
Aynı şekilde, piyasaların, özgeci güdüleri kişisel çıkarla değiştirerek bakım işini mutlaka ciddi biçimde bozacağına dair peşin bir hüküm de bir araştırma durdurucudur."
Bunu iki kere okuyalım.
Birinci peşin hüküm: "Piyasa her şeyi iyileştirir. Rekabet verimliliği artırır. Ücretli bakım daha profesyoneldir." → Bu bir araştırma durdurucudur.
İkinci peşin hüküm: "Piyasa her şeyi bozar. Para girdiği yerde sevgi ölür. Ücretli bakım sahtedir." → Bu da bir araştırma durdurucudur.
Ve dikkat: bu ikinci hüküm, bizim bu bölüm boyunca yaptığımız şey.
Bu itirazı ciddiye almalıyız
Folbre ve Nelson'ın söylediği şu: Sevgi/para karşıtlığı, entelektüel olarak yetersizdir.
Örneklerle düşünelim:
Ücretli bir bakıcı, hastasını gerçekten sevemez mi? Sevemez diyorsanız, huzurevlerinde yıllarca aynı yaşlıya bakan, o öldüğünde ağlayan binlerce insanı ne yapacaksınız?
Bir doktor, para aldığı için hastasını umursamıyor mudur?
Bir öğretmen, maaş aldığı için öğrencisini sevmiyor mudur?
Bu makaleyi yazan ben, bu işi ücretsiz yapmıyorum. Bu, yazdıklarımı sahte mi yapıyor?
Ve tersi:
Ücretsiz olan her bakım iyi midir? Aile içinde, sevgiyle, karşılıksız yapılan bakımın içinde ne kadar ihmal, ne kadar şiddet, ne kadar zorunluluk var?
Sevgi para almaz diye kimse ona güvenmek zorunda değil. Para alan da sevmiyor değil.
🎯 Şu hâlde ne diyeceğiz?
İki şey aynı anda doğru olabilir mi?
Bence evet. Ve doğru cevap şu:
Illouz haklı: Kapitalizmin hesap yapma mantığı duygusal alana girdiğinde bir şey bozuluyor. İnsanları seçenek olarak değerlendirmek, onları küçültüyor.
Folbre ve Nelson da haklı: Ama para ile hesap mantığı aynı şey değil. Para bir yerde olabilir ve sevgi de orada olabilir.
Bozan şey paranın varlığı değil. Bozan şey, insanın karşılaştırılabilir bir seçenek hâline getirilmesi.
Bir bakıcı hastasını sevebilir — çünkü o hasta onun için ikame edilebilir bir seçenek değil. Bir flört uygulamasında ise, herkes tanımı gereği bir sonraki profille karşılaştırılabilir.
Sorun para değil. Sorun TAKAS EDİLEBİLİRLİK.
Ve şimdi Bölüm 7'ye dönün. Zangwill'in savunduğu norm neydi?
Takas edilemezlik.
Bir filozof bunu 2013'te felsefi bir norm olarak savundu. Bir sosyolog 2012'de o normun çöktüğü yeri gösterdi. İki iktisatçı 2000'de bize, çöküşün nedenini paraya yıkmamamız gerektiğini söyledi.
Üçü birlikte, tek bir cümle veriyor:
Sevgiyi öldüren şey para değil. Karşılaştırma.
V. TOPARLAYALIM
1. Goode'un beş denetim örüntüsü büyük ölçüde çözüldü. Kalp özgürleşti.
2. Ama acı azalmadı. Illouz'un sorusu: "Peki kalp bu şekilde özgürleştiyse, sefaletimiz nereden geliyor?"
3. Cevabı: Eski denetimlerin yerine cinsel alanlar geldi — arz-talep yasalarıyla işleyen, para birimi çekicilik olan piyasalar.
4. Sonuç: kapitalizmin mantığının duyguların özel alanına genişlemesi.
5. Ve bir asimetri: bağlanma korkusu bir karakter kusuru değil, piyasanın ödüllendirdiği bir strateji.
6. Bu, Goode'un modeline altıncı bir örüntü ekliyor: piyasa denetimi. Görünmez, adressiz, itiraz edilmesi zor.
7. Ama Folbre ve Nelson uyarıyor: sevgi/para karşıtlığını peşin hüküm hâline getirmeyin. Soru ampiriktir.
8. Ve doğru teşhis şu: Bozan şey para değil, karşılaştırma.
Ama hâlâ bir şey eksik
Bu bölümün sonunda elimizde iyi bir tablo var. Ama bir soru cevapsız kaldı.
Eğer bugünkü sistem gerçekten bu kadar hesapçı, bu kadar piyasa mantıklı ise —
İnsanlar neden hâlâ "o kişi" diye birini arıyor?
Neden hâlâ "aşk her şeyi yener" diye bir cümle var? Neden hâlâ, bütün hesaplarına rağmen, insanlar bir anda bütün hesabı bırakıp birine tutuluyor?
Piyasa mantığı bunu açıklayamaz. Piyasa mantığı bize "insanlar seçenekleri değerlendirir" der. Ama insanlar seçenekleri değerlendirip sonra hepsini çöpe atıyorlar.
İkisi bir arada nasıl duruyor?
Bir sonraki bölüm, bu makalenin kalbi.
Orada üç ses duyacağız ve üçü birbiriyle kavga edecek:
Bir taraf diyecek ki: "Romantik aşk Batı'nın icadıdır. Kültürel bir kurgudur."
Öbür taraf 166 kültürü tarayacak ve şu rakamı getirecek: "Yüzde 88,5."
Ve üçüncü bir ses ikisine birden diyecek ki: "Yanlış soruyorsunuz."
Tez, antitez, sentez. Bir bölümde üç perde.
Ve sonunda, bütün bu makale boyunca kurmaya çalıştığımız cevap yerine oturacak.
→ Bölüm 11: Aşk Her Yerde Aynı Şey mi? — Bir kavganın hikâyesi
Bölüm 11 — Aşk Her Yerde Aynı Şey mi?
Bir kavganın hikâyesi: tez, antitez, sentez
Çevrilemeyen bir kelime
Ahdaf Soueif, Kahire doğumlu bir yazar. Hem Arapça hem İngilizce biliyor, İngilizce yazıyor. 1999'da The Map of Love — "Aşkın Haritası" — adlı romanı yayımladı; Booker Ödülü'nün kısa listesine kaldı.
Romanda bir düğün sahnesi var. Kahire, 1901. Bir İngiliz kadın — Anna — Mısırlı bir milliyetçiyle, Şerif Paşa el-Barudi ile evleniyor.
Düğünde büyük bir hanende söylüyor. Ve odadaki bütün kadınlar bir hâle giriyor.
Anlatıcı Amal — romanın hem yazar-karakteri hem çevirmeni — o hâli anlatmak istiyor. Ama duruyor. Ve şöyle yazıyor:
"'Tarab'ı nasıl çeviririm? Isabel'e, tuhaf ya da egzotik görünmeden, ruhun iyi bir Şark müziğiyle nüfuz edildiğinde girdiği o belirli duygusal, ruhsal, hatta fiziksel hâli nasıl tarif ederim?
Öyle özgül bir hâl ki, kendine ait bir kökü var: t/r/b.
Herkes bir şarkıcı — bir 'muganni' — olabilir; ama bir 'mutrib' olmak için fazladan bir nitelik gerekir."
(Arapçada kelimeler üç harfli köklerden türer. t-r-b kökü: tarab. Bu kökün etrafında bir kelime ailesi var. Yani bu hâl, dilin kenarında tesadüfen oluşmuş bir kelime değil — dilin çekirdeğinde kendi yerine sahip.)
Şimdi durun ve düşünün.
Anlatıcı bir kelimeyi çeviremiyor. Ve çeviremediğini söyleyerek bir şey kanıtlıyor.
Ne kanıtlıyor?
Bir dilde, kendi köküne sahip bir duygu durumu varsa — o duygu, sadece farklı ADLANDIRILMIYOR olabilir. Farklı YAŞANIYOR olabilir.
Bu bölümün birinci perdesi, tam olarak bu iddianın peşinde.
🎭 PERDE I — TEZ
"Aşk kültürel bir inşadır"
1995: Yale'den bir meydan okuma
Anne Beall ve Robert Sternberg — Sternberg'i Bölüm 8'den tanıyorsunuz, aşkın üçgen kuramını kuran adam.
1995'te Journal of Social and Personal Relationships'te bir makale yayımlıyorlar: "Aşkın Toplumsal İnşası."
Ve makaleye çok hoş bir yerden giriyorlar. Bir sözlük tanımıyla:
"Love, isim — 1: güçlü sevgi 2: sıcak bağlılık 3: cinsel arzuya dayalı çekim 4: sevilen kişi 5: teniste sıfır sayısı." (Merriam-Webster Sözlüğü, 1974)
Beşinci maddeyle dalga geçiyorlar tabii. Ama nokta şu: Bir kelime bu kadar çok şeyi taşıyabiliyorsa, o kelimenin ne anlattığı zannettiğimiz kadar net değil.
Dört olasılık
Beall ve Sternberg makalenin başında çok kullanışlı bir şema kuruyor. İki soru soruyorlar:
Soru 1: Aşk deneyimi bütün kültürlerde aynı mı? Soru 2: Aşkın tanımı bütün kültürlerde aynı mı?
İki soruya iki cevap → dört olasılık:
| Deneyim BENZER | Deneyim FARKLI | |
|---|---|---|
| Tanım BENZER | (1) Evrensel deneyim, evrensel tanım | (3) Tanım aynı, yaşanış farklı |
| Tanım FARKLI | (2) Herkes aynı şeyi yaşıyor, farklı isimlendiriyor | (4) Hem yaşanış hem tanım kültürel |
Bunları açalım, çünkü hangi hücrede durduğunuz her şeyi değiştirir:
(1) Evrensel deneyim ve tanım. "Aşk her yerde aşktır." En yaygın halk görüşü. Leyla ile Mecnun ile Romeo ile Juliet aynı şeyi yaşadı, aynı şeyi kastetti.
(2) Evrensel deneyim, kültürel tanım. İnsanlar her yerde aynı şeyi hissediyor, ama farklı yorumluyor. Biri buna "tutku" diyor, öteki "delilik", beriki "kader." Bedende aynı, kafada farklı.
(3) Kültürel deneyim, evrensel tanım. İnsanlar farklı şeyler yaşıyor ama hepsi buna aynı adı veriyor. (En az olası hücre.)
(4) Hem deneyim hem tanım kültürel. Ne yaşanan aynı, ne söylenen.
Beall ve Sternberg dördüncüyü savunuyor
Ve iddiaları radikal:
Aşk, kültürden kültüre yalnızca farklı adlandırılmıyor. FARKLI YAŞANIYOR.
Yani bir Osmanlı şairinin duyduğu şey ile bir Amerikan lise öğrencisinin duyduğu şey, aynı hissin iki farklı ismi değil. Farklı hisler.
Bu iddia size abartılı geliyorsa — geldi bana da — Soueif'in tarab'ını hatırlayın. Bir kelime, kendi köküne sahip. Ve onu bilen bir insan, bir gece müzik dinlerken, o kelimeyi bilmeyen bir insanın yaşayamayacağı bir hâl yaşıyor olabilir.
Ve makalenin asıl katkısı: soruyu değiştirmek
Beall ve Sternberg'in en kullanışlı hamlesi şu.
Diyorlar ki: "Aşk nedir?" sorusunu sormayı bırakın. Bu soru cevapsızdır.
Bunun yerine şunu sorun:
"Belirli bir kültürde aşk NE İŞE YARIYOR?"
Bu soru değişikliği çok şey açıyor.
Çünkü aşk, her toplumda bir işlev görüyor. Kimi yerde soyun devamını sağlıyor, kimi yerde ittifak kuruyor, kimi yerde bireyi aileden koparıp özerkleştiriyor, kimi yerde tüketim ekonomisini besliyor.
Ve o işlev değişince, aşkın kendisi de değişiyor.
Aşkı yazan dört şey
Beall ve Sternberg, bir kültürün aşkı nasıl inşa ettiğini dört başlıkta topluyorlar. Bu, makalenizin analiz şablonu gibi kullanılabilir:
Bir kültür şunları tanımlar:
| Ne belirlenir | Örnek soru | |
|---|---|---|
| (a) | Sevilen kişi kim olabilir | Kime âşık olunur? Yaş? Cinsiyet? Sınıf? |
| (b) | Aşka eşlik eden duygular | Neşe mi, acı mı, huzur mu, yanma mı? |
| (c) | Aşka eşlik eden düşünceler | Bu bir kader mi, bir seçim mi, bir imtihan mı? |
| (d) | Sevilenle kurulan eylem ve ilişkiler | Ne yapılır? Beklenir mi, kaçılır mı, evlenilir mi? |
Şimdi bu dört maddeyi kendi kültürünüze uygulayın. Ve cevapların ne kadar öğretilmiş olduğunu görün.
Destek 1: İki ayrı kelime
Bölüm 6'da tanıştığımız Arapça ayrımı hatırlayın:
| Mahabbe | 'Işk |
|---|---|
| Ölçülü, sakin sevgi | Taşkın, tüketen tutku |
Şimdi bunu Beall ve Sternberg'in şemasıyla okuyun.
Bir dilde bu iki hâl için iki ayrı kelime varsa, ve o dilin ahlak literatürü hangisinin meşru olduğunu tartışıyorsa — o kültürde büyüyen bir insan, aşkı iki farklı kategori olarak yaşar.
Türkçede de var bu ayrım: sevgi ve aşk. İkisini aynı şey saymayız.
Ama İngilizcede tek kelime var: love. Bir İngiliz "seni seviyorum" ile "sana âşığım" arasındaki farkı söylemek istediğinde, cümle kurmak zorunda: "I love you but I'm not in love with you."
Bölüm 4'te bu cümlenin bir makale başlığı olduğunu görmüştük.
Bir kültürün tek kelimeyle söylediğini, başka bir kültür bir cümleyle söylemek zorunda kalıyorsa — o iki kültürde aşk aynı biçimde düşünülmüyor demektir.
Destek 2: Kim konuşabilirdi?
Sait Yılmaz'ın Türkçe derlemesinde çok işlevsel bir tespit var:
"Geçmişte, cinsellikten ve bedenden bahsedebilecek kişiler katı ve net şekilde belirlenmişti; din adamları, devlet yöneticileri, doktorlar ve muhtemelen şairler ve romancılar."
Şimdi Beall ve Sternberg'in (c) maddesine bakın: aşka eşlik eden düşünceler.
Bu düşünceleri kim üretiyordu?
O listedekiler.
Yani bir kültürün "aşk hakkında ne düşündüğü", konuşma izni olanların ne düşündüğüdür.
Ve Bölüm 1'de Havelock Ellis'in söylediğini hatırlayın: erkeklerin kadınların cinsel dürtüleri hakkındaki ifadeleri bize kadınlar hakkında değil, o ifadeyi kuran kişiler hakkında bilgi verir.
Destek 3: Aşk bir zamanlar evliliğin düşmanıydı
Bu, konstrüksiyonist tezin en somut kanıtı ve çoğu insanı şaşırtıyor.
Ellen Berscheid'in aktardığına göre, sosyologlar bir dönem romantik aşkı şöyle tarif ediyordu:
"Rahatsız edici, altüst edici bir güç."
Yani: aşk, evliliğin temeli değil — tehdidiydi.
Mantık şuydu: Evlilik ciddi bir kurumdur. Mülk, soy, statü meselesidir. Bu kadar önemli bir kararı, birkaç ay sürecek bir hormonal fırtınaya bırakmak deliliktir.
Şimdi bir düşünün.
Bugün birine "aşk olmadan evlenilmez" deseniz, kimse itiraz etmez. Yüz elli yıl önce aynı şeyi deseniz, aklınızdan şüphe ederlerdi.
Aynı toplum. Aynı kurum. Zıt inanç.
Eğer aşkın evlilikle ilişkisi bu kadar kısa sürede tersine dönebiliyorsa — o ilişki bir doğa yasası değil demektir.
Destek 4: Amatonormativite
Carrie Jenkins — Bölüm 0'da tanıştığımız filozof — çok kullanışlı bir kavram öneriyor:
AMATONORMATİVİTE
(Latince "amatus" — sevilen — kökünden. "Normatif" ise "olması gereken" demek. Yani: romantik bir aşk ilişkisi içinde olmanın normal ve arzu edilir sayılması.)
Bunu bir düşünün.
- Bir insan yalnızsa, ona ne sorulur? "Hâlâ mı yalnızsın?"
- Bir düğünde bekâr birine ne denir? "İnşallah sırada sen varsın."
- Otuz beşinde evlenmemiş birine hangi bakış atılır?
- Bir filmin sonunda kahraman biriyle birleşmezse, film "mutsuz sonla" mı bitmiş sayılır?
Amatonormativite şunu söyler: Bu bir gerçeklik değil, bir norm.
Ve normlar değişebilir. Jenkins'in umudu tam olarak burada: romantik aşkın ataerkil düşüncede derin kökleri var — ama toplumsal kurgular değişebildiği için, aşk kurtarılabilir.
🎯 Birinci perdenin tezi
Toparlayalım:
Aşk doğal bir tür değil, kültürel bir inşadır. Kime âşık olacağınızı, ne hissedeceğinizi, ne düşüneceğinizi ve ne yapacağınızı kültür yazar. Ve o yazı, dilinize kelime kelime kazınmıştır.
Güçlü bir tez. Ve bu makalenin şu ana kadar anlattığı her şeyle uyumlu.
Ama.
🎭 PERDE II — ANTİTEZ
"166 kültür konuşuyor"
1992: İki antropoloğun sinirlenmesi
William Jankowiak (Nevada Üniversitesi) ve Edward Fischer (Tulane Üniversitesi). Ethnology dergisinde bir makale yayımlıyorlar: "Romantik Aşka Kültürlerarası Bir Bakış."
Ve ilk cümleleri bir suçlama:
"Romantik (ya da tutkulu) aşkın antropolojik incelemesi fiilen mevcut değildir — çünkü romantik aşkın Avrupa-Amerikan kültürüne özgü olduğuna dair yaygın bir inanış vardır."
Yani: Antropologlar aşkı incelememiş. Sebep? İncelenecek bir şey olduğunu düşünmemişler.
Karşı çıktıkları isimler
Jankowiak ve Fischer, iki büyük ismi hedef alıyorlar.
Philippe Ariès — Fransız tarihçi, aile ve çocukluk tarihinin kurucularından. Ona göre Avrupa tarihinin büyük kısmında duygulanım ikincil öneme sahipti; asıl belirleyici olan daha faydacı hedeflerdi.
Lawrence Stone — İngiliz tarihçi, aile tarihinin en etkili isimlerinden. Ve o daha da ileri gidiyor:
"Eğer romantik aşk Avrupa dışında hiç var olduysa, ancak..."
Cümlenin devamı önemli değil. Önemli olan başlangıcı: "Eğer... hiç var olduysa."
Bu, bir tarihçinin, insanlığın büyük kısmı hakkında kurduğu bir cümle.
Altta yatan varsayım
Jankowiak ve Fischer bu görüşlerin arkasındaki varsayımı adlandırıyor:
Modernleşme ve bireyciliğin yükselişi, romantik aşk nosyonlarının ortaya çıkışıyla doğrudan bağlantılıdır.
Yani mantık şu:
- Romantik aşk, bireyin kendi kaderini seçmesini gerektirir.
- Birey ancak modern toplumda ortaya çıkar.
- O hâlde romantik aşk modern ve Batılıdır.
Kulağa mantıklı geliyor mu? Bana da geliyor.
Ama hiç test edilmemiş.
Ve test ettiler
Jankowiak ve Fischer şunu yaptı: 166 toplumun etnografik kayıtlarını taradılar.
(Etnografya: bir antropoloğun, bir toplumla uzun süre yaşayıp gündelik hayatını ayrıntılı biçimde kaydettiği çalışma. Bu kayıtlar, antropolojinin ham verisidir. Standart Kültürlerarası Örneklem denen derlemeler, dünyanın farklı bölgelerinden temsili toplulukları bir araya getirir.)
Aradıkları şey: ilişkinin ilk iki yılında romantik aşkın varlığına dair kanıt.
Ve beş gösterge belirlediler. Bunlardan herhangi biri varsa, "romantik aşk mevcut" sayılacaktı:
| # | Gösterge |
|---|---|
| 1 | Kişisel ıstırap ve özlem anlatıları |
| 2 | Romantik ilişkinin güdülerini öne çıkaran aşk şarkıları veya folklor |
| 3 | Karşılıklı sevgi nedeniyle kaçma (elopement) |
| 4 | Tutkulu aşkın varlığını doğrulayan yerli anlatılar |
| 5 | Etnografın romantik aşkın varlığına dair beyanı |
Ve titiz davrandılar: Her araştırmacı, göstergeye rastladığı sayfaları fotokopiledi. Sonra birbirlerinin kodlamasını bağımsız olarak yeniden kodladılar — güvenilirlik için.
🥁 Sonuç
166 kültürün 147'sinde romantik aşk belgelendi.
YÜZDE 88,5.
Kalan 19 kültürde (%11,5) kanıt bulunamadı.
Ve makalenin sonuç cümlesi:
"Romantik aşkın oluşumunu örneklenen kültürlerin yüzde 88,5'inde belgeleyebilmemiz, romantik aşkın esasen Batı kültürüyle sınırlı olduğu ya da onun ürünü olduğu yönündeki yaygın fikirle DOĞRUDAN ÇELİŞMEKTEDİR."
Bunun ne demek olduğunu görün
Bu, bu makaledeki konstrüksiyonist teze yönelik en güçlü ampirik itirazdır.
Ve ben onu gizlemeyeceğim. Aksine, altını çiziyorum.
Beall ve Sternberg diyordu ki: aşk kültürel bir inşadır. Jankowiak ve Fischer diyor ki: o hâlde neredeyse bütün kültürler aynı şeyi inşa etmiş.
Ve şunu görün: Bu bulgu, bu makalenin ilk üç bölümünü doğruluyor.
Harlow'un temas bulgusu. Zeki'nin deaktivasyon haritası. Cheng'in TPJ sonucu. Maturana'nın "sevgi insanlığın kökeninde" tezi.
Eğer aşk sadece bir kültürel kurgu olsaydı, %88,5 çıkmazdı.
İki dürüst not — ve ikisi de bizim lehimize
Not 1: Göstergelerin doğasına bakın.
Beş göstergeden ikisi doğrudan anlatısal:
- Aşk şarkıları ve folklor
- Etnografın beyanı — ki o da bir anlatıdır
Yani "bu kültürde romantik aşk var" hükmü, büyük ölçüde o kültürün kendi hikâyelerinden çıkarılıyor.
Şimdi bunu aklınızda tutun. Çünkü bu makalenin ilerleyen bir bölümünde şunu tartışacağız: Edebiyat bir kanıt olabilir mi?
Ve orada şu cevabı vereceğiz:
Tartışmaya gerek yok. Antropolojinin en titiz kültürlerarası çalışması, kanıt tabanının beşte ikisini şarkılardan ve hikâyelerden almış.
Not 2: Yüzde 11,5.
On dokuz kültürde kanıt bulunamadı. Peki bu, orada aşk olmadığı anlamına mı geliyor?
Jankowiak ve Fischer dürüst davranıyor: bunun bir yokluk mu yoksa etnografik ihmal mi olduğunu bilmediklerini kabul ediyorlar. Yani belki oradaki antropolog bakmamıştı.
Bu bile bir şey söylüyor: Evrensellik iddiasının kanıt tabanı bile, kendisi kültürel bir üründür.
Ve bir tarihsel destek: İbn Sînâ, Stone'u çürütüyor
Lawrence Stone'un cümlesini hatırlayın: "Eğer romantik aşk Avrupa dışında hiç var olduysa..."
Şimdi Bölüm 6'yı hatırlayın.
İbn Sînâ, 'ışk üzerine yazdı. Ondan sonra yüzyıllar süren bir şerh geleneği oluştu. Hekimler tartıştı, ahlakçılar tartıştı, edebiyatçılar işledi.
İslam dünyasında aşk hastalığı üzerine, tıp müfredatında bölümü olan, kendi kavram setine sahip, yüzyıllara yayılan bir literatür var.
Stone'un cümlesini tek başına çürütmek için, İbn Sînâ'nın şerh geleneğine bakmak yeterli.
Ve Türkiye'de yaşayan bir okur için bu, soyut bir tarih bilgisi değil. Bu bizim kültür mirasımız.
🤔 Ve şimdi çıkmaz
İki perde bitti. Ve elimizde iki güçlü, birbirini çürüten iddia var:
| PERDE I — TEZ | PERDE II — ANTİTEZ |
|---|---|
| Beall & Sternberg (1995) | Jankowiak & Fischer (1992) |
| Aşk kültürel bir inşadır | Aşk %88,5 kültürde var |
| Tarab çevrilemiyor | Beş göstergeden biri her yerde bulunuyor |
| Deneyim de tanım da farklı | Bir şey ortak olmalı |
Kim haklı?
Ve daha kötüsü: İkisi de kendi kanıtına sahip. Biri dilbilim ve tarih, öteki 166 kültürün etnografik kaydı.
Bu tür durumlarda genellikle bir üçüncü ses gerekir. Ve o ses, ikisine birden şunu söyler:
"Yanlış soruyorsunuz."
🎭 PERDE III — SENTEZ
Kaliforniya'da seksen sekiz insan
1980–81: Bir sosyolog konuşmaya gidiyor
Ann Swidler, Amerikalı sosyolog. Kültür sosyolojisinin en etkili isimlerinden.
1980'lerin başında seksen sekiz kişiyle uzun görüşmeler yapıyor. Kaliforniya'nın banliyölerinde. Konu: aşk.
Ve 2001'de bu görüşmelerden bir kitap çıkarıyor: Talk of Love: How Culture Matters — "Aşk Konuşmaları: Kültür Nasıl Önemlidir."
Kitabın açılış cümlesi, bu makalenin de sloganı olabilir:
"Aşk derinden toplumsal ve kültüreldir... aşk, kültürü iş başında incelemek için mükemmel bir yerdir."
Swidler'in yöntemsel dehası
Şimdi Swidler'in yaptığı ince hamleyi görün. Bu hamle her şeyi çözecek.
Diğer araştırmacılar insanlara şunu soruyordu: "Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz?"
Swidler bunu ikinci plana attı. Onun sorusu şu oldu:
"İnsanlar aşk hakkında NASIL düşünüyor?"
Fark önemli.
"Ne düşünüyorsun" sorusu bir içerik arar. Bir inanç, bir görüş, bir tanım. "Nasıl düşünüyorsun" sorusu bir süreç arar. Zihinsel araçları, geçişleri, tutarsızlıkları.
Ve Swidler'in kültür tanımı buradan çıkıyor:
Kültür bir ALET ÇANTASIDIR.
(tool kit)
Bir program değil. Bir ders kitabı değil. Bir inanç sistemi değil.
Bir çanta.
İçinde birden fazla alet vardır. Bazıları birbirine hiç benzemez. Ve siz her durumda hepsini kullanmazsınız — eldeki işe göre birini çekip alırsınız.
Ve buldukları
Swidler, Amerikan kültüründe iki ayrı aşk görüşünün aynı anda yaşadığını buldu.
🌹 ROMANTİK MASAL
- Her insan için tek bir doğru kişi vardır.
- Aşk her engeli yener.
- Gerçek aşk sonsuza dek sürer.
Kaynağı: Romeo ve Juliet, ve ondan türeyen sayısız hikâye.
🔧 PROZAİK-GERÇEKÇİ GÖRÜŞ
- Aşk süregiden bir projedir.
- Emek, fedakârlık, uzlaşma ve sürekli iyileştirme gerektirir.
- İlişkiyi ayakta tutmanın gündelik karmaşasını yönetmektir.
Kaynağı: gündelik evlilik hayatı.
🎯 Ve şimdi kitabın kalbi
Swidler'in görüştüğü insanlar ona ne dedi?
Romantik masalı REDDETTİKLERİNİ söylediler.
"Yok canım, o filmlerde olur." "Ben o kadar romantik değilim." "Hayat öyle değil."
Yetişkin, gerçekçi, ayakları yere basan insanlar.
Ama.
Swidler'in asıl bulgusu şu:
Aynı insanlar, EŞİK ANLARINDA romantik masalı kullanıyorlardı.
Hangi eşikler?
- Kiminle evleneceğine karar verirken.
- Bir evlilikte kalıp kalmayacağına karar verirken.
O anlarda, az önce "inanmıyorum" dedikleri şeye başvuruyorlardı: "Ama bu... bu o kişi." Ya da: "Artık o kıvılcım yok."
Ve gündelik hayatta — sabah kavgasında, bulaşık tartışmasında, para meselesinde — gerçekçi görüşe dönüyorlardı: "İlişki emek ister."
Ve o cümle
Swidler bu duruma nasıl bakıyor?
Şaşkınlıkla değil. Sakinlikle. Ve şu cümleyi yazıyor:
"Kültürel çelişkiler, karışıklıklar ve tutarsızlıklar ARAŞTIRMACILARI endişelendirebilir; ama SIRADAN İNSANLARI gündelik hayatlarında hiç rahatsız etmiyor gibi görünüyor."
Bu cümleyi çerçeveletip duvara asabilirsiniz.
Çünkü şunu söylüyor: Tutarlılık, araştırmacıların takıntısıdır. İnsanların değil.
İnsanlar aynı gün içinde hem "aşk her şeyi yener" diyebilir hem "aşk emek ister" diyebilir. Ve bunda hiçbir tuhaflık görmez.
Çünkü bunlar iki ayrı alet. Ve iki ayrı iş için.
Bir marangoz, çekicin testereye benzemediğinden şikâyet etmez.
🎯 SENTEZİN ÜÇ SONUCU
Şimdi Swidler'in bu bulgusunun neyi çözdüğüne bakalım. Üç şey çözüyor. Ve üçü de bu makalenin farklı yerlerinde bıraktığımız düğümler.
① Bölüm 8'in bilmecesi çözülüyor
Hatırlayın: Bölüm 8'de altmış yıllık bir uzlaşmazlık gördük. Üç, dört, altı, yedi, sekiz parça. Kimse anlaşamıyordu.
Ve bir bilmece bırakmıştım: Halk kavramı bu kadar tutarlıysa, kuramcılar neden uzlaşamıyor?
Swidler'in cevabı:
Ölçekler başarısız değil. Ölçtükleri nesne GERÇEKTEN İKİLİ.
Bir insan hem "aşk her şeyi yener"e hem "aşk emek ister"e inanıyorsa, tek faktörlü bir modelde tutarsız görünür.
Ama tutarsız değil. İki repertuvarı var.
Ve şimdi Bölüm 8'in o zarif bulgusunu hatırlayın: Aron ve Westbay, insanların aşk kavramı ile kendi ilişkilerinin betimlemesi arasında bir açıklık bulmuştu — yapı aynı, vurgular sadece "orta düzeyde" örtüşüyordu.
İşte o açıklığın izi bu. Prototip analizi ortalamayı yakalar. Ortalama, iki repertuvarın bulanık toplamıdır. Tutarlı görünür — ama içindeki çelişkiyi göstermez.
Ve Lasswell'lerin 1976'da muayenehanelerinde bulduğu şey de bu: "birbirine uymayan aşk kavramları." Onlar bunu iki kişi arasında görmüştü. Swidler tek bir kişinin içinde buldu.
② Jankowiak ile Beall & Sternberg barışıyor
Şimdi asıl kavgayı çözüyoruz.
Jankowiak haklı: Aşk kapasitesi neredeyse evrensel. %88,5.
Beall & Sternberg haklı: Aşkın anlamı ve kullanımı kültürel. Tarab çevrilemiyor.
Swidler ikisini birleştiriyor:
Herkeste aynı EL var. (kapasite)
Çantadaki ALETLER farklı. (repertuvar)
Hangi aleti ne zaman çıkaracağın DURUMA bağlı. (kullanım)
Bu, bu makalenin merkez tezinin en olgun hâli.
Açılışta size Jenkins'in formülünü vermiştim: "aşk, modern bir toplumsal rolü oynayan kadim bir biyolojik makinedir." İki katman: donanım ve yazılım.
Swidler'le birlikte üç katmana çıkıyor:
| Katman | Ne | Ne kadar sürede değişir | Kim gösteriyor |
|---|---|---|---|
| KAPASİTE | Sevme yetisi | Milyonlarca yılda | Harlow, Zeki, Cheng, Jankowiak |
| REPERTUVAR | Elindeki aşk modelleri, kelimeler, hikâyeler | Yüzyıllarda | Beall & Sternberg, Soueif, Wagoner |
| KULLANIM | O an hangi modeli çektiğin | Anında | Swidler, Goode, Illouz |
Ve Bölüm 9'la Bölüm 10'u da yerleştirebiliriz:
Goode bize hangi aletin meşru olduğunu belirleyen kurumu gösterdi. Illouz o kurum çözüldüğünde çantaya ne girdiğini gösterdi.
③ Amatonormativite bir mekanizma kazanıyor
Jenkins bize "amatonormativite" kavramını vermişti: romantik ilişki içinde olmanın normal ve arzu edilir sayılması.
Ama Jenkins bunun nasıl dayatıldığını söylemiyordu.
Swidler söylüyor. Ve cevabı çok ince:
Mit, REDDEDİLDİĞİNDE BİLE eşik anlarında devreye giriyor.
Yani ideoloji inanç düzeyinde çalışmıyor. Karar düzeyinde çalışıyor.
Siz "ben romantik masala inanmıyorum" diyebilirsiniz. Samimi olarak diyebilirsiniz.
Ama evlenip evlenmeyeceğinize karar verdiğiniz gece, kafanızda hangi soru dönüyor?
"Bu o mu?"
İşte bu yüzden amatonormativiteden kurtulmak zor. Çünkü inandığınız şeyle savaşmıyorsunuz. Karar anında elinize aldığınız aletle savaşıyorsunuz.
Ve Bölüm 9'daki Goode'un beşinci örüntüsünü hatırlayın — "biçimsel olarak serbest seçim." Onun tam işleyiş mekanizması budur.
🔗 Ve Illouz'a geri dönüş
Bölüm 10'u cevapsız bir soruyla bitirmiştim:
Sistem bu kadar hesapçıysa, insanlar neden hâlâ "o kişi" diye birini arıyor?
Şimdi cevabı verebiliriz.
Çünkü iki alet çantası aynı kişide.
Bir insan, gece telefonunda profilleri kaydırırken piyasa aletini kullanıyor: karşılaştırma, değerlendirme, seçenek hesabı.
Ve aynı insan, o profillerden biriyle üçüncü buluşmasına giderken romantik masal aletini çıkarıyor: "acaba bu o mu?"
İkisi bağdaşmaz. Ve insan bunu fark etmiyor bile.
Acı, tam olarak bu çarpışmadan çıkıyor.
Masal size "o kişiyi arıyorsun" diyor. Piyasa size "seçenekleri değerlendiriyorsun" diyor.
Ve siz ikisinin arasında, ne yaptığınızı bilmeden, sağa sola kaydırıyorsunuz.
⚠️ DÜRÜSTLÜK KAYDI
Swidler'in çalışması bu makalenin en önemli parçalarından biri. Tam da bu yüzden sınırlarını açıkça söylemem gerek.
Kitabı değerlendiren Canadian Journal of Communication'daki yazı ciddi eleştiriler getiriyor:
① Örneklem çok dar. 88 beyaz, orta ve üst sınıf, Kaliforniyalı banliyö sakini. Hepsi evli ya da evlenmiş. Varsayılan olarak heteroseksüel.
Swidler'in savunması şu: "ana akım [Amerikan] kültürü, diğer Amerikalıların çoğunun aşk anlayışlarını tanımladığı arka planı sağlar."
Değerlendirmeci bunu ikna edici bulmuyor — ve haklı. ABD'de, ana akım kültürün değerlerinden bilinçli olarak ayrılan ve hatta ona direnen çok sayıda topluluk var.
② Veriler eski. 1980–81'de toplandı. Değerlendirmeci soruyor: O tarihten bu yana LGBTİ+ hakları genişledi, çalışan evli kadın oranı patladı, kültürlerarası ve etnik gruplar arası evlilikler arttı, göç örüntüleri değişti. Bunların hiçbiri aşk anlayışını etkilemedi mi?
③ Kuramsal eksikler. Foucault ve Bourdieu'ye yalnızca değinilmiş; kültürel çalışmalar literatürü atlanmış.
Ama bu bir zayıflık değil — bir davet
Şimdi dikkat edin, çünkü bu eleştiriler aslında Swidler'in kendi tezini doğruluyor.
Swidler diyor ki: kültürel kodlar yereldir. Bir alt grupta paylaşılabilirler ve o alanın dışında büyük ölçüde bilinmez ya da anlaşılmaz olabilirler.
Eğer bu doğruysa, o hâlde:
1980 Kaliforniya'sının alet çantası, 2026 Türkiye'sinin alet çantası değildir.
Ve bu, bir kusur değil — bir araştırma programı.
Bugün Türkiye'de yaşayan bir insanın çantasında ne var?
- Romantik masal var mı? Kesinlikle. Diziler, şarkılar, filmler.
- Prozaik-gerçekçi görüş var mı? Var. "Evlilik emek ister."
- Ama bir de üçüncü, dördüncü aletler var:
- Kısmet ve nasip anlatısı. "Kısmetse olur."
- Aile onayı çerçevesi. "Ailem kabul etmezse olmaz."
- Dinî çerçeve. "Helal daire."
- Namus ve itibar hesabı.
- Ve son on beş yılda: piyasa aleti.
Bir Kaliforniyalının çantasında iki alet vardı. Bir Türkiyelinin çantasında muhtemelen altı.
Ve bu, aşkı burada daha karmaşık — ve daha çelişkili — yaşadığımız anlamına geliyor.
Bu makalenin önerdiği araştırma programı budur: 2026 Türkiye'sinin aşk alet çantasını çıkarmak.
Kimse bunu henüz yapmadı.
🥊 KARŞI CEPHE
Bu bölümü kapatmadan önce, konstrüksiyonist teze yöneltilen en yaygın itirazı da masaya koyayım. Çünkü bu makale hiçbir tartışmayı gizlemeyecek.
Carrie Jenkins'in kitabına yazılmış sert bir eleştiri var. Eleştirmen diyor ki:
- Filozoflar, insan davranışı hakkında — özellikle duygusal olanlar hakkında — soru sormak için en uygunsuz kişilerdir.
- Kitap, *"Sözelleştirme Bölümü"*nden çıkmış laf kalabalığıdır.
- Yazar, kendi kişisel ilişki düzenlemelerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
- Ve: bu kitap, "duygularımızı aşırı düşünmenin" bir örneğidir.
Şimdi bu eleştiriyi iki kez kullanacağım.
Birinci kullanım — dürüstlük: Bu itiraz, konstrüksiyonizme yöneltilen en yaygın halk itirazının akademik hâli. "Siz çok düşünüyorsunuz. Aşk yaşanır, analiz edilmez."
Ve bu itirazın bir haklılık payı var. Bölüm 1'de Ricoeur'ün uyarısını hatırlayın: aşk hakkında konuşmak *"fazla kolay ya da fazla zor"*dur.
İkinci kullanım — teşhir: Ama eleştirmen bir şeyi kaçırıyor.
Eleştirisinin en tutkulu yeri şurası: "Elli yılı aşkın süredir derinden âşık biri olarak, onun tutkusuz yetişkin aşkı tarifini tanımıyorum."
Yani: kendi aşk deneyimini, aşkın ne olduğunun ölçütü olarak kullanıyor.
Ve bu, tam olarak Beall ve Sternberg'in tarif ettiği şeyin canlı bir örneği:
Eleştirmen, kendi kültürel merceğini evrensel ölçüt sanıyor.
Bir insanın elli yıllık aşkı gerçektir, değerlidir, saygıdeğerdir. Ama bütün insanlığın ölçütü değildir.
Ve tuhaf bir şekilde: eleştiri, eleştirdiği tezi kanıtlıyor.
🎬 KAPANIŞ: MİTİN İMALATHANESİ
Bu bölümü, çok hoşuma giden bir tesadüfle kapatacağım.
Swidler'in bulduğu o "romantik masal" — tek bir doğru kişi, aşk her şeyi yener, sonsuza dek sürer — nereden geliyor?
Swidler'in kendi cevabı: Romeo ve Juliet, ve ondan türeyen sayısız hikâye.
Şimdi bir senaryoya bakalım.
Marc Norman ve Tom Stoppard, Shakespeare in Love filminin senaryosunu yazdılar. Film, tam olarak o metnin yazılışını kurguluyor.
Açılış kartı şöyle:
"LONDRA — 1593 YAZI"
"Elizabeth dönemi tiyatrosunun görkemli günlerinde, iki oyun evi yazarlar ve seyirciler için kapışıyordu."
Bunu bir daha okuyun.
Kapışıyordu.
Film, genç bir Shakespeare'in — borç içinde, tıkanmış, sipariş baskısı altında, iki tiyatro arasında kalmış bir yazarın — o oyunu nasıl yazdığını kurgular.
Kurgu tabii. Tarihsel belge değil. Ama tarihsel gerçek şu: Shakespeare bir ticari tiyatro için yazıyordu. Bilet satılması gerekiyordu. Rakip vardı. Seyirci vardı. Ve para vardı.
Ve şimdi ilmeği bağlayalım
1980'lerde Kaliforniya'da yaşayan bir insan, hayatının en önemli kararını verirken kafasında şu soru dönüyor: "Bu o mu?"
Ve o soruyu ona veren alet, dört yüz yıl önce, Londra'da, iki tiyatronun ticari rekabeti içinde imal edildi.
Romantik mit gökten inmedi. Sipariş üzerine yazıldı.
Ve şimdi Bölüm 10'a bir kez daha bağlanalım.
Illouz demişti ki: kapitalizmin mantığı duyguların özel alanına girdi.
Bu doğru. Ama şimdi görüyoruz ki:
Aşkın piyasayla ilişkisi 2012'de başlamadı. Mitin kendisi bir piyasa ürünüydü.
Dört yüz yıl önce bir yazar, bilet satmak için bir hikâye yazdı. Ve o hikâye, bir kıta ötede, dört yüz yıl sonra, insanların kiminle hayatlarını geçireceğine karar verirken kullandıkları alet oldu.
Kültürün nasıl çalıştığını bundan iyi anlatan bir örnek bilmiyorum.
TOPARLAYALIM
1. TEZ: Aşk kültürel bir inşadır. Kime âşık olacağınızı, ne hissedeceğinizi, ne düşüneceğinizi kültür yazar. (Beall & Sternberg) Ve kanıtı dilinizin içinde: tarab, 'ışk, mahabbe.
2. ANTİTEZ: 166 kültürün 147'sinde romantik aşk belgelendi. %88,5. (Jankowiak & Fischer) Aşk Batı'nın icadı değil.
3. SENTEZ: Kültür bir alet çantasıdır. İnsanlar birbiriyle bağdaşmayan modelleri aynı anda taşır ve duruma göre birini çeker. (Swidler)
4. Ve formül:
Herkeste aynı el var. Çantadaki aletler farklı. Hangi aleti ne zaman çıkaracağın duruma bağlı.
5. Bu, altmış yıllık ölçme uzlaşmazlığını çözüyor: ölçekler çelişkili bir nesneyi doğru ölçüyor.
6. Ve amatonormativiteye mekanizma veriyor: mit, reddedildiğinde bile eşik anlarında devreye giriyor.
7. Son olarak: 1980 Kaliforniya'sının çantası, 2026 Türkiye'sinin çantası değil. Ve bizimkini kimse henüz çıkarmadı.
Ama bir şey daha var
Swidler'in modeli tek bir toplum varsayıyor. Tek bir çanta, o çantanın içinde birkaç alet.
Peki ya iki çanta aynı evde çarpışırsa?
Bir Alman erkekle bir Türkiyeli kadın evlendiğinde ne olur? İki farklı hukuk sistemi, iki farklı aile tasavvuru, iki farklı "normal" aynı yatak odasında.
Ya da: Bir kadın, Batı'da başka birinin çocuğuna bakmak için kendi çocuğunu geride bıraktığında?
Bir sonraki bölüm, aşkın küreselleştiği çağı anlatıyor.
Ve orada bir kavramla tanışacağız. Adı ürkütücü:
"Küresel kalp nakli."
→ Bölüm 12: Uzaktan Aşk — Kültürler iç içe geçtiğinde ne oluyor?
Bölüm 12 — Uzaktan Aşk
Kültürler iç içe geçtiğinde ne oluyor?
Bir telefon görüşmesi
Ekranda bir çocuk var. Yedi yaşında.
Manila'da bir apartman dairesinde, anneannesinin yanında oturuyor.
Ekranın öbür ucunda annesi var. Londra'da. Ya da Roma'da. Ya da Dubai'de.
Ve annesi, o konuşmayı yapabilmek için, baktığı başka bir çocuğu uyuttuktan sonra kendi odasına çekilmiş durumda.
Çocuk soruyor: "Anne, ne zaman geleceksin?"
Anne bir şey söylüyor. Çocuk gülümsüyor. Görüşme bitiyor.
Ve o anne, ertesi sabah, başka birinin çocuğunu okula hazırlayacak. Onun saçını tarayacak, ona kahvaltı yapacak, ona sarılacak. Ve o çocuk, muhtemelen, hayatının ilk sevgi derslerini ondan alacak.
Bu sahnenin bir adı var. Ve o adı bu bölümde öğreneceğiz.
Ama önce şunu söyleyeyim: Bu sahne Türkiye'ye uzak değil.
Türkiye hem gönderen hem alan bir ülke. Almanya'daki üçüncü kuşak Türkiyeli aileler var. İstanbul'un varlıklı semtlerinde çalışan Orta Asyalı bakıcılar var. Ve Anadolu'dan büyük şehirlere gelip çocuğunu memlekette bırakan kadınlar var.
Bu bölüm, aşkın ve bakımın küreselleştiği çağı anlatıyor.
✍️ YAZARIN NOTU — Okundu
Bu bölümün konusu coğrafi uzaklık. Benimki değildi.
Bana uzaklık sessizlik olarak geldi.
Aynı şehirde olup uzak olmak da uzaklıktır. Benim için mesafe kilometre değil boyut: mesafeler benim için kapıdır.
Sevdiğim kadının babası vefat ettikten sonra ondan haber alamadım. Kardeşi Aslı'dan alıyordum. Sonra üç gün Aslı'dan da alamadım. Mesajlarım okunuyordu. Cevap gelmiyordu.
Bu bölüm, bir ekranın anneyle çocuğu nasıl hem birleştirip hem ayırdığını anlatıyor. Ben aynı şeyi tek bir kelimede yaşadım:
"Okundu."
Bilgi var, temas yok. Ulaşmışsınız ama varmamışsınız.
Bir şey daha: bana kalırsa haber alamamakla ayrılmak aynı şey değil. Farkı şuraya koyuyorum:
"Seni sevmiyorum" sözü duyulana kadar her olay bir aşktır.
Bedenen buradaydım. Ruhum hep onun yanındaydı.
Bu notta, literatürde adı konmamış bir şey var. Adını buraya koyalım:
Okundu bilgisi bir uzaklık teknolojisidir.
Manila'daki çocuğun ekranı ile İstanbul'daki bir adamın "okundu" işareti aynı ailedendir. İkisi de teması neredeyse sağlar — ve tam da bu yüzden yokluğu ölçülebilir kılar.
Farkı görmek için geriye bakın. Mektup çağında yokluğun bir zamanı vardı: yolda geçen günler. Cevabın gelmemesi, cevabın yazılmamış olması anlamına gelmiyordu; posta yavaştı.
Şimdi öyle değil. Şimdi yokluğun bir saati var. Mesajınızın karşı tarafa vardığını, açıldığını, okunduğunu biliyorsunuz. Sessizlik artık bir belirsizlik değil — bir seçim olarak görünüyor. (Çoğu zaman değildir; yasta olan bir insan cevap veremiyordur. Ama teknoloji size bunu söylemez.)
Bölüm 10'da Illouz'un tezini göreceğiz: modernlik aşkı özgürleştirdi ve aynı hamlede yeni bir acı üretti. İşte o acının en küçük, en gündelik birimi bu tek kelimedir.
Bu bölümün büyük ölçeği milyonlarca göçmen bakım işçisi. Küçük ölçeği bir bildirim satırı. İkisi aynı mekanizmanın iki ucudur: aracın yakınlaştırdığı her mesafe, aynı anda ölçülür hâle gelir.
İki sosyolog
Ulrich Beck, Alman sosyolog. Münih Üniversitesi'nde emeritus profesör. En çok Risk Toplumu (1986) adlı kitabıyla tanınır — modern toplumun kendi ürettiği tehlikelerle nasıl başa çıktığını inceleyen, alanında dönüm noktası sayılan bir çalışma.
Elisabeth Beck-Gernsheim, sosyolog. Ve Beck'in eşi.
İkisi 1995'te birlikte bir kitap yazmışlardı: The Normal Chaos of Love — "Aşkın Normal Kaosu." Orada şunu anlatıyorlardı: "klasik" aile çözülüyor, yerine çok sayıda yeni aile tipi geliyor. Tek ebeveynli aileler, ardışık evlilikler ve boşanmalarla oluşan "yamalı bohça" aileler.
2013'te ikinci kitabı yazdılar: Distant Love — "Uzaktan Aşk."
Ve bu kitapta bir adım daha atıyorlar. Kendi ifadeleriyle amaçları:
"Aşkın küreselleşmesine odaklanmak."
Yeni bir aile türü: dünya aileleri
Beck ve Beck-Gernsheim'ın merkezî kavramı bu.
Dünya ailesi (world family) tanımı:
"Köken kültürü 'öteki' olan bir kültürle, ulusal sınırlar ya da kıtalar boyunca etkin biçimde sürdürülen kalıcı ilişki."
İki tipi var:
① ÇOK-YERLİ DÜNYA AİLESİ
Çift ya da aile birlikte ama farklı ülkelerde yaşıyor.
Örnek: Almanya'da çalışan bir baba, Türkiye'de yaşayan eş ve çocuklar. Ya da Kanada'ya yerleşen kız kardeş, İstanbul'daki anne.
İlişki gerçek. Bağ gerçek. Mesafe de gerçek.
② AYNI ÜLKEDE, FARKLI KÖKENDEN
Çift ya da aile aynı ülkede yaşıyor ama farklı ülkelerden geliyorlar — ve dolayısıyla farklı aile tasavvurları taşıyorlar.
Beck ve Beck-Gernsheim'ın kendi verdikleri örnek şu — ve bizim için özellikle anlamlı:
Alman bir erkek, Türkiyeli bir göçmen kadınla evlenebilir.
(Yazarlar dürüstçe belirtiyor: bu kavram keskin sınırlı değil. "Dünya ailesi" ve "tek-ulus ailesi" birer ideal tip; bazı aileler tek bir kategoriye yerleştirilemez.)
Beş boyut
Kitap, dünya ailesini beş eksende inceliyor. Ve her biri ayrı bir gerilim kaynağı:
| # | Boyut | Ne demek |
|---|---|---|
| 1 | Ailedeki uzak öteki | Dünyanın çatışmaları, kimlik oluşumu ve toplumsallaşma yoluyla evin içine giriyor |
| 2 | Sınır ötesi iletişim | Ortak varsayımlar yoksa, yanlış anlama potansiyeli sürekli |
| 3 | Küresel eşitsizlikler | İlişki, iki ülke arasındaki güç ve gelir farkını da içeri taşıyor |
| 4 | Çatışan hukuk sistemleri | Evlilik, boşanma, velayet, miras — hangi ülkenin yasası? |
| 5 | Çarpışan idealler | "Nasıl bir aile olunur" sorusunun iki farklı cevabı |
Coğrafi yeniden ölçekleme
Beck ve Beck-Gernsheim'ın kullandığı kavram şu: coğrafi yeniden ölçekleme.
Küresel kapitalizm, insanların nerede yaşadığını, nerede çalıştığını, kiminle karşılaşacağını yeniden düzenliyor. Ve bu, doğrudan ilişki kurma biçimlerini etkiliyor.
Ve şunu ekliyorlar:
Evlilik, cinsellik ve mahrem ilişkilerin ardındaki kültürel anlayışlar ve söylenmemiş kurallar, dünya genelinde farklıdır — çünkü bunlar geleneksel hiyerarşileri ve alışkanlıkları temsil eder.
Yani iki insan bir araya geldiğinde, sadece iki kişi bir araya gelmiyor. İki söylenmemiş kural seti bir araya geliyor.
Ve o kurallar söylenmemiş olduğu için, çatıştıklarında insanlar bunu bir kültür farkı olarak değil, bir karakter kusuru olarak yaşıyor.
"Sen niye böyle davranıyorsun?" "Bizde böyle olmaz." "Ailem ne der?"
Ve bir şey daha: melez modeller
Ama Beck ve Beck-Gernsheim karamsar değil. Şunu da söylüyorlar:
Farklı kültürel arka planlardan gelen aileler ve çiftler, kendi mahremiyet biçimlerini tanımlamaya AÇIKTIRLAR.
Ve ortaya yeni, melez aile modelleri çıkıyor.
Yani: iki çanta çarpıştığında sadece kavga çıkmıyor. Bazen üçüncü bir çanta yapılıyor.
Bu makale boyunca gördüğümüz şeyin en canlı hâli bu: aşk yeniden yazılabilir. Ve dünya aileleri bunu her gün, mutfakta, yapıyor.
I. KÜRESEL KALP NAKLİ
Şimdi bu bölümün en ağır kısmına geliyoruz. Bölümü açtığım o telefon görüşmesine geri dönüyoruz.
Anneler yolda
Beck ve Beck-Gernsheim'ın anlattığı olgu şu:
Batı'da göç kapıları — özellikle sanayi işçileri için — daraltıldıktan sonra, yeni bir ekonomik göç biçimi ortaya çıktı.
Bu kez gelenler erkekler değil, kadınlar.
Ve geldikleri iş neredeyse hep aynı: ev içi bakım. Temizlikçi, dadı, bakıcı, yaşlı bakımı.
Neden bu iş?
Çünkü Batı'da kadınlar ücretli işe girdi. Ve girdikleri anda, evde bir boşluk oluştu: çocuğa kim bakacak? Yaşlıya kim bakacak?
Ve o boşluğu, daha az gelişmiş ülkelerden gelen kadınlar doldurdu.
🔗 Ve şimdi zincirin adı
Beck ve Beck-Gernsheim buna "ulusötesi annelik zinciri" diyor. Sonuç:
BAKIMIN ULUSLARARASILAŞMASI
Ve bu, hem gönderen hem alan ülkede anne-çocuk duygusal ilişkisini yeniden şekillendiriyor.
Kavramın adı ise şu:
"KÜRESEL KALP NAKLİ"
(global heart transplant)
Bu terimi bir daha okuyun.
Kalp nakli. Bir bedenden alınıp başka bir bedene takılan organ.
Ama burada nakledilen şey bir organ değil. Bakım. Şefkat. İlgi. Sarılma.
Bir çocuktan alınıp başka bir çocuğa veriliyor.
🎯 Ve Harlow'a geri dönüyoruz
Şimdi bu makalenin en sarsıcı bağlantısını kuracağım. Bölüm 2'yi hatırlayın.
Harlow'un yavru maymunu, kumaş anneye sarılıyordu. Ve o kumaş anne, ona hiçbir şey vermeden — süt vermeden, ses çıkarmadan, bakmadan — dünyayı keşfetme cesareti veriyordu.
O bulguyu şöyle özetlemiştik: Temas, karnın doyması kadar temel bir ihtiyaç.
Şimdi bunu Beck'le birleştirin.
Batı'da bir çocuk, bir bakıcının kucağında büyüyor. O bakıcı ona gerçekten sevgi verebilir — çoğu veriyor da. Çocuğun temas ihtiyacı karşılanıyor.
Peki o bakıcının kendi çocuğu?
Harlow'un kumaş annesi, bugün başka bir kıtadaki bir kadın kendi çocuğunu bıraktığı için orada.
Bu cümleyi yazarken durdum.
Çünkü Harlow bize temasın birincil bir ihtiyaç olduğunu kanıtlamıştı. Ve şimdi görüyoruz ki o birincil ihtiyaç, küresel bir ekonomi tarafından yeniden dağıtılıyor.
Sevgi bir kaynak. Ve kaynaklar eşitsiz dağılıyor.
Ve Odent'e de
Bölüm 2'de kısaca bahsettiğim bir isim vardı: Michel Odent. Doğum hekimi.
Odent'in provokasyonu şuydu: Uygarlık tarihini yenidoğanın gözünden yeniden yazalım. Ona göre kritik kırılma, yaklaşık üç bin yıl önce, çekirdek aile yapısının ve anne sütünün yerine geçen pratiklerin — sütnine, hayvan sütü, sonra mama — yerleşmesiydi.
Beck'in anlattığı şey, o hikâyenin çağdaş bölümü.
Üç bin yıl önce süt ikame edildi. Bugün bakımın kendisi ikame ediliyor.
Ve ikisinde de aynı soru duruyor: Bunun bedeli kime çıkıyor?
II. DÖRT BAĞLANTI
🔗 1. Goode'a: Yedinci durum
Bölüm 9'da Goode'un beş denetim örüntüsünü öğrendik. Bölüm 10'da Illouz'la altıncısını ekledik: piyasa denetimi.
Şimdi Beck yedincisini ekliyor. Ama bu bir örüntü değil — bir durum:
DENETİMİN ÇOĞULLAŞMASI
Goode'un beş örüntüsü tek bir toplumsal yapı varsayıyordu. Tek bir aile düzeni, tek bir hukuk, tek bir "uygun eş" tanımı.
Dünya ailelerinde bu varsayım çöküyor.
Beck'in beş boyutundan ikisini hatırlayın: çatışan hukuk sistemleri ve çarpışan idealler.
Yani:
Birden fazla denetim rejimi, aynı yatak odasında.
Bir tarafın ailesi bir şey bekliyor, öteki tarafın ailesi başka. Bir ülkenin yasası şunu diyor, ötekininki bunu. Bir kültür "böyle yapılır" diyor, öteki "asla."
Ve çift, hangi denetime uyacağına kendi karar vermek zorunda.
Bu özgürlük mü? Bir bakıma evet. Ama aynı zamanda yorucu. Çünkü hiçbir hazır cevap yok.
🔗 2. Swidler'e: İki çanta aynı evde
Bir önceki bölümde Swidler'in alet çantası kavramını öğrendik. Kültür bir program değil, bir çanta.
Ve Swidler'in kendi vurgusu şuydu: kültürel kodlar YERELDİR. Bir alt grupta paylaşılır ve o alanın dışında büyük ölçüde anlaşılmaz olabilirler.
Şimdi Beck bunu bir adım öteye taşıyor:
Swidler'in modeli küreselleştiğinde, Beck çıkar.
Yani: Swidler tek bir çantanın içindeki çelişkileri inceledi. Beck, iki ayrı çantanın aynı evde çarpışmasını inceliyor.
Ve Beck'in çözüm önerisi de bu çerçeveye uyuyor. Paylaşılan varsayımların yokluğunda dünya aileleri ne yapıyor?
Kendi prosedürlerini "REFLEKSİF MÜZAKERE" yoluyla kurmak zorundalar.
(Refleksif müzakere: bir şeyi hazır kabul etmeden, üzerine düşünerek ve konuşarak birlikte kurmak. "Bizde böyle yapılır" demek yerine, "biz nasıl yapacağız?" diye sormak.)
Ve yazarların eklediği güzel bir sonuç var: bu aileler kültürlerarasılığı güçlendiriyor.
Yani mecburiyetten doğan bir erdem. Hazır kural olmadığı için, kural yapmayı öğreniyorlar.
🔗 3. Beall & Sternberg'e: Bir adım öte
Bölüm 11'in birinci perdesini hatırlayın. Beall ve Sternberg diyordu ki: her kültür aşkı kendi biçiminde inşa eder.
Ama dikkat edin: onların modeli kültürleri ayrı ayrı ele alıyor. "Bu kültürde aşk şudur, şu kültürde budur." Sanki kültürler birbirinden bağımsız kutulardır.
Beck başka bir şey söylüyor: Kültürler artık iç içe geçiyor.
Aşk artık yalnızca kültürel olarak inşa edilmiyor. Kültürler ARASINDA müzakere ediliyor.
Bu, konstrüksiyonizmin bir sonraki mantıksal adımı. Ve muhtemelen yirmi birinci yüzyılın asıl hikâyesi.
🔗 4. Folbre & Nelson'a: En keskin vaka
Bölüm 10'un sonunda iki iktisatçıyla tanışmıştık. Sorularını hatırlayın:
"Sevgi için mi, para için mi — yoksa ikisi için de mi?"
Ve uyarıları: "piyasa bakımı iyileştirir" de, "piyasa bakımı bozar" da peşin hükümdür; ikisi de araştırmayı durdurur.
Şimdi küresel bakım zincirine bakın.
Bu, o sorunun en keskin ampirik vakası.
Filipinli bir bakıcı düşünün. Londra'da bir çocuğa bakıyor.
- Para alıyor mu? Evet. Bu iş onun geçim kaynağı.
- O çocuğu seviyor mu? Çoğu zaman evet. Ve bu sevgi sahte değil.
- Kendi çocuğunu özlüyor mu? Her gün.
- Bu düzen adil mi? Hayır.
Dört cevabın dördü de doğru. Ve hiçbiri diğerini iptal etmiyor.
İşte Folbre ve Nelson'ın demek istediği bu: peşin hüküm bu karmaşıklığı göremez.
"Para girdiği için sahte" diyemezsiniz — çünkü sevgi gerçek. "Sevgi var, o hâlde sorun yok" da diyemezsiniz — çünkü düzen adaletsiz.
Bakabilmek için ikisini aynı anda tutmanız gerekiyor.
⚠️ Dürüstlük kaydı
Bu kitabı değerlendiren yazının bir uyarısı var ve onu aktarmam gerek:
Kitap, yazarların kendi ampirik araştırmasına dayanmıyor. Başka çalışmalardan alınan çok sayıda örnekle ilerliyor. Ve kitap açıklayıcıdan çok betimleyici.
Yani Beck ve Beck-Gernsheim bize bir tablo çiziyor — güçlü, ikna edici, sarsıcı bir tablo. Ama "bu neden böyle oldu" sorusunun sistematik cevabını vermiyorlar.
Bunu bilerek okuyun. Bir teşhis alıyorsunuz, bir açıklama değil.
III. VE ŞİMDİ BİR ROMAN
Kavramları öğrendik. Şimdi onları yaşanmış hâlde göreceğiz.
Ve ilginç olan şu: bu romanı, Beck'in kitabından on dört yıl önce yazılmış bir kadın yazdı.
Aşkın Haritası
Ahdaf Soueif. Kahire'de doğdu, Mısır ve İngiltere'de eğitim gördü. İngilizce yazıyor ama Arapça düşünüyor.
1999'da The Map of Love yayımlandı. Booker Ödülü'nün kısa listesine kaldı.
Bölüm 11'e bu romanla başlamıştık — tarab kelimesiyle. Şimdi romanın yapısına bakalım. Çünkü yapının kendisi bir tez.
İki aşk, bir yüzyıl arayla
Roman iki kültürlerarası aşk hikâyesini anlatıyor. Ve bunları birbirinin ikizi olarak kuruyor:
HİKÂYE 1 — 1898–1913 Anna Winterbourne, İngiliz bir kadın. Kocasını kaybetmiş. Şerif Paşa el-Barudi, Mısırlı bir milliyetçi. Sömürge yönetimine karşı mücadele ediyor. Mekân: İngiltere ve sömürge altındaki Mısır. Omdurman Savaşı'ndan (1898) sonra.
HİKÂYE 2 — 1997 Isabel Parkman, Amerikalı. Ömer el-Gamravi, Mısırlı bir müzisyen ve entelektüel. Mekân: çağdaş Mısır ve ABD.
Ve ikisini birleştiren kişi: Amal. Ömer'in kız kardeşi. Romanın hem yazar-karakteri hem de çevirmeni.
Amal: refleksif müzakerenin insan hâli
Amal'ın rolü üzerinde durmak istiyorum, çünkü Beck'in soyut kavramının etten kemikten hâli o.
Amal ne yapıyor?
- Anna'nın yüz yıl önce yazdığı günlükleri okuyor ve çeviriyor.
- Isabel'e Mısır'ı anlatıyor.
- Kadınlar arasındaki konuşmaları tercüme ediyor.
- Ve tarab gibi kelimelerde tıkanıyor.
Yani Amal, iki dünya arasında sürekli müzakere hâlinde. Beck'in "refleksif müzakere" dediği şeyi, roman bir insana dönüştürüyor.
Ve romanın en dürüst anları, Amal'ın çeviremediği anlar.
🧵 Ve şimdi goblen
Şimdi bu makalenin amblemine geliyoruz. Bence bu roman, bu makalenin tezini tek bir nesnede topluyor.
Anna, Mısır'da bir dokuma tezgâhı öğreniyor. Ve büyük bir işe girişiyor.
Kendi mektubundan:
"Tezgâhta epey ustalaştım ve son derece harikulade bir işe başladım — en azından bittiğinde harikulade olacağını umuyorum.
Altı fit genişliğinde, sekiz fit uzunluğunda bir goblen olacak; üç panelden oluşacak, çünkü tezgâhım ancak iki fit genişlik alabiliyor.
Kadimlerin kullanmış olabileceğinden başka hiçbir şey kullanmayacağım — ne keten, ne ipek, ne boya.
Ve bu, benim Mısır rönesansına katkım olacak."
Peki ne dokuyacak?
"Tanrıça İsis'i, kardeşi ve eşi Tanrı Osiris'i ve aralarında bebek Horus'u tasvir edecek — ve üstlerinde bir Kur'an ayeti; uygun olanını kocam zamanı gelince benim için seçecek."
Renkler: "Kadim Mısırlıların derin turkuazları, altını ve pişmiş toprağı — ve yalnızca Mısır'ın tarlalarında gördüğüm o derin yeşil."
Durun ve bu goblene bakın
Bir İngiliz kadın, Mısır'da, bir Mısırlıyla evli.
Dokuduğu şey:
- Firavun ikonografisi — İsis, Osiris, Horus. Beş bin yıllık pagan bir üçlü.
- Ve üstünde bir Kur'an ayeti — on dört yüzyıllık İslam.
Aynı kumaşta.
Bu ikisi "uyumlu" mu? Teolojik olarak hayır. Tarihsel olarak çelişkili. Bir tarafın tanrıları, öteki tarafın reddettiği şeyler.
Ama Anna onları aynı kumaşa dokuyor. Ve ortaya çıkan şey güzel.
Ve panellerin başına gelenler
Şimdi asıl hikâye.
Goblen üç panelden oluşuyor çünkü tezgâh dar. Anna'nın maddi bir kısıtı var: iki fitten geniş dokuyamıyor. Bu yüzden büyük resmi parçalara bölmek zorunda.
Ve o üç panel, yıllar içinde birbirinden ayrılıyor.
- Bir panel — İsis — elden ele geçiyor: Leyla'dan Ahmed'e, Ahmed'den Ömer'e.
- Bir panel — Osiris — bir sandığın köşesinde, özenle sarılmış hâlde bulunuyor. Üzerinde, Divanî hatla dokunmuş tek bir Arapça kelime: "el-meyyit" — ölü.
- Ve üçüncü panel — bebek Horus — nasıl olduğu tam anlaşılmadan, bir çantanın içinde ortaya çıkıyor.
Bir yüzyıl. İki kıta. Üç parça.
Ve romanın sonunda torunlar onları bir araya getiriyor.
🎯 Neden bu, bu makalenin amblemi?
Çünkü aşk da böyle.
Farklı zamanlarda dokunmuş parçalar:
- Milyonlarca yıllık bir biyolojik donanım (Harlow, Zeki, Cheng)
- Bin yıllık bir tıbbi ve ahlaki gelenek (İbn Sînâ, 'ışk)
- Dört yüz yıllık bir romantik mit (Romeo ve Juliet)
- Yüz yıllık bir kurum tartışması (Goldman, Stopes)
- Ve on beş yıllık bir piyasa (Illouz'un cinsel alanları)
Farklı registerlerde:
- Biyolojik ve kültürel
- Pagan ve dinî
- Evrimsel ve tarihsel
- Ölçülebilir ve çevrilemez
Ve hiçbiri tek başına anlamlı değil.
Bir panel tek başına asıldığında ne görürsünüz? Oturan bir Osiris. Güzel ama eksik.
Üçü bir araya geldiğinde ne çıkar? Bir aile. Bir hikâye. Bir anlam.
Aşk bir goblendir: farklı zamanlarda, farklı ellerle, farklı inançlarla dokunmuş parçalar — ve ancak hepsi bir arada anlam kazanan bir resim.
Ve dikkat: Anna panelleri kısıt yüzünden ayırmak zorunda kaldı. Tezgâh dardı.
Bizim tezgâhımız da dar. Nörobiyoloji bir panel dokuyor, sosyoloji bir panel, felsefe bir panel. Hiçbir disiplinin tezgâhı bütün resmi alacak kadar geniş değil.
Bu makale, panelleri bir araya getirme denemesidir.
📚 Palimpsest: bir Türk akademisyenin çerçevesi
Bu romanı analiz eden çok değerli bir çalışma var. Ve bizim için özellikle anlamlı, çünkü yazarı Türkiye'den:
Ayşe Çırçır, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden. 2019'da Universal Journal of History and Culture dergisinde yayımlanan makalesi: "Ahdaf Soueif'in Aşkın Haritası'nda Tarih, Vizyon ve Anlatı."
Çırçır'ın kullandığı iki kavram, bu makalenin yöntemine ad veriyor:
① PALİMPSEST
(Palimpsest: aslında ortaçağda kullanılan bir parşömen türü. Parşömen pahalı olduğu için, üzerindeki yazı kazınır ve yeni bir metin yazılırdı. Ama eski yazı tam silinmez — alttan okunmaya devam ederdi. Bugün bir yaprakta üst üste birkaç metin bulunabiliyor.)
Çırçır'ın tespiti: Soueif, Mısır'ı bir palimpsest olarak kurguluyor. Firavunlar, Kıptîler, Araplar, Osmanlılar, İngilizler, çağdaş Mısır — hepsi üst üste yazılmış, hiçbiri diğerini tamamen silmemiş.
Ve şu güzel ayrıntıyı aktarıyor: Anna günlüğünde Muallaka Kilisesi'nden söz ettiğinde, karakterler birbirlerine keyifle bakıyorlar — çünkü bu, Mısır palimpsestindeki bir katman daha.
② KONTRAPUNTAL TARİH
(Edward Said'in kavramı. Müzikten alınma: kontrpuan, birden fazla ezginin aynı anda, birbirini bastırmadan çalınması. Said bunu tarihe uyguluyor: sömürgecinin ve sömürgeleştirilenin hikâyelerini AYNI ANDA okumak. Birini ötekinin arka planı yapmadan.)
Çırçır'a göre roman, tam da bunu yapıyor: merkezin ve çevrenin ayrıcalığını bozan, iç içe geçmiş bir anlatı.
🎯 Ve bu, bu makalenin yöntemi
Şimdi durun ve bu makalenin ne yaptığına bakın.
Harlow'un üstüne Zeki'yi yazdım. Zeki'nin üstüne Tennov'u. Tennov'un üstüne Beall & Sternberg'i. Onun üstüne Jankowiak'ı. Onun üstüne Swidler'i. Ve şimdi Beck'i.
Ve hiçbiri alttakini silmedi.
Harlow'un bulgusu hâlâ geçerli. Zeki'nin haritası hâlâ geçerli. Beall & Sternberg'in tezi hâlâ geçerli.
Bu bir palimpsest.
Ve bu makalenin merkez tezini — aşk, eski bir donanımın yeni bir yazılımı çalıştırmasıdır — Çırçır'ın diliyle söyleyebiliriz:
AŞK BİR PALİMPSESTTİR.
Katmanlar üst üste. Hiçbiri diğerini silmiyor. Ve en alttaki katman, en üsttekinin altından hâlâ okunuyor.
Ve bir dize
Romanda alıntılanan bir dize var. Matthew Arnold'dan, 1855'ten:
"İki dünya arasında dolaşmak... biri ölü"
(Wandering between two worlds… one dead)
Arnold bu dizeyi, eski inançların çöktüğü ama yenilerinin henüz doğmadığı bir çağın insanı için yazmıştı.
Ve Beck'in dünya aileleri, o dizeyi bir yüzyıl önceden söylenmiş buluyor.
İki dünya arasında dolaşmak. Birinin kuralları artık geçerli değil, ötekininki henüz tam kurulmadı.
Bugün Almanya'da doğmuş bir Türkiyeli genç bunu bilir. İstanbul'da çalışan bir Özbek bakıcı bunu bilir. Ve kendi ailesinin geleneğiyle kendi hayatı arasında sıkışmış herkes bunu bilir.
TOPARLAYALIM
1. Dünya aileleri — sınırlar ötesinde etkin biçimde sürdürülen ilişkiler — yeni bir aile türü. Ve beş eksende gerilim taşıyorlar: uzak öteki, sınır ötesi iletişim, küresel eşitsizlik, çatışan hukuk, çarpışan idealler.
2. Küresel bakım zinciri: Batı'da açılan bakım boşluğunu, Batı-dışı ülkelerden gelen kadınlar dolduruyor — kendi çocuklarını geride bırakarak. Adı: küresel kalp nakli.
3. Ve buradan çıkan cümle: Harlow'un kumaş annesi, bugün başka bir kıtadaki bir kadın kendi çocuğunu bıraktığı için orada.
4. Goode'un modeline yedinci durum ekleniyor: denetimin çoğullaşması. Birden fazla rejim, aynı yatak odasında.
5. Swidler'in modeli küreselleştiğinde Beck çıkar. İki alet çantası aynı evde. Çözüm: refleksif müzakere. Ve bazen üçüncü, melez bir çanta.
6. Ve bir amblem: Anna'nın goblen'i. Üç panel, iki ikonografi, bir yüzyıl. Aşk bir palimpsesttir.
Ve şimdi geri dönüyoruz
Bu bölümde çok dışarı çıktık. Kıtalar, hukuk sistemleri, göç örüntüleri, küresel ekonomi.
Şimdi tekrar içeri gireceğiz. En içeri.
Çünkü hâlâ cevaplamadığımız bir soru var. Ve bu makalenin en dibindeki soru o.
Bölüm 5'te Tennov'un bir bulgusunu okumuştuk ve orada bırakmıştım:
Karşılığın erken ve tam olarak gelmesi, tam limerent tepkinin gelişmesini engelleyebilir.
Yani: aşk, elde ettiğiniz için değil — edemediğiniz için var.
Ve şunu söylemiştim: Motor doyumla çalışmıyor. Eksikle çalışıyor.
Bir sonraki bölüm, o cümlenin sonuna kadar gidiyor.
Orada bir Fransız psikanalistle, bir Türk psikologla, alkolik bir gazeteciyle ve üç bin yıllık bir aşk şiiriyle tanışacağız.
Ve şu soruyu soracağız:
Aşkı çalıştıran şey doyum mu, yoksa yokluk mu?
→ Bölüm 13: Eksik — Aşkın motoru nedir?
Bölüm 13 — Eksik
Aşkı çalıştıran doyum mu, yokluk mu?
Küçük bir itiraf
Mesaj geldi.
Okudunuz. Cevabınız hazır. Parmağınız ekranda.
Ve beklediniz.
Yirmi dakika. Belki bir saat. Belki sabaha kadar.
Neden?
Kendinize dürüst bir cevap verin. Meşgul olduğunuz için değildi. Ne yazacağınızı bilmediğiniz için de değildi.
Hemen cevap verirseniz bir şeyin bozulacağını hissettiğiniz için beklediniz.
Ne bozulacaktı?
Bu bölüm o sorunun peşinde. Ve gideceğimiz yer, bu makalenin en dibi.
Bölüm 5'te bıraktığım bulgu
Hatırlayın. Tennov'un limerans listesinde bir madde vardı:
7. Engel çıktıkça yoğunlaşma.
Bunu hepimiz biliyoruz. Aile karşı çıkınca daha çok istersiniz. Mesafe olunca daha çok düşünürsünüz.
Ama Tennov'un asıl gözlemi çok daha rahatsız ediciydi:
Karşılığın erken ve tam olarak gelmesi, tam limerent tepkinin gelişmesini ENGELLEYEBİLİR.
Yani: Karşınızdaki hemen, açıkça, kayıtsız şartsız "ben de seni seviyorum" derse — o baş döndürücü hâl bazen hiç oluşmuyor.
Ve orada şunu söylemiştim, sonuna kadar gitmeyi başka bir bölüme bırakarak:
Motor doyumla çalışmıyor. Eksikle çalışıyor.
Şimdi o cümlenin sonuna gidiyoruz.
⚠️ Bir uyarı
Bu bölümde bir psikanaliz kuramıyla tanışacağız. Jacques Lacan'ın kuramı.
Ve size dürüst olayım: Lacan zor bir yazardır. Bilerek zor yazmıştır — dilin kendisinin bir engel olduğunu göstermek istediği için, cümlelerini de engelli kurmuştur.
Ben burada sadeleştireceğim. Bu, kaçınılmaz olarak bazı incelikleri kaybetmek demek. Ama eğer bu bölümü zorlanmadan okuyabiliyorsanız, işimi yapmışım demektir.
Bir de şunu söyleyeyim: Lacan'a katılmak zorunda değilsiniz. Ben de her şeyine katılmıyorum. Ama sunduğu tek bir fikir — eksik fikri — bu makalede topladığımız çok sayıda dağınık bulguyu birden açıklıyor.
Ve iyi bir fikrin ölçütü budur.
I. ARZU NEREDEN GELİR?
Bir Türkçe makale
Elimizde çok değerli bir kaynak var. Türkçe. Ve çok yeni.
Eylül Ceren Demir, Adıyaman Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden. Klinik Psikoloji Dergisi'nde bir olgu sunumu yayımladı.
Başlığı bir tez:
"Arzulayabilmek için: Lacanyen yaklaşımda anoreksiya nervoza"
Bu başlığı bir daha okuyun.
"Arzulayabilmek için."
Yani: Bir insan, arzulamaya devam edebilmek için bir şey yapıyor. Ve o şey, dışarıdan bakınca kendine zarar vermek gibi görünüyor.
Bu bölümün tamamı, o başlığın açıklaması.
Lacan'ın farkı: semptoma değil, yapıya bakmak
Önce Demir'in çok net anlattığı bir şeyi kavrayalım.
Amerikan psikiyatri geleneği şöyle çalışır: gözlemlenebilir belirtileri toplar, gruplar, ve her gruba bir bozukluk adı verir. Depresyon, anksiyete, obsesif-kompulsif bozukluk.
Lacan bunu reddeder. Demir'in ifadesiyle:
Lacan, semptomlardan ziyade öznenin klinik yapısı ile ilgilenmekte ve yapıları, semptomlardan bağımsız olarak, öznelerin konumlanmaları üzerinden ele almaktadır.
Yani soru şu değil: "Bu kişide hangi belirtiler var?"
Soru şu: "Bu kişi, arzu karşısında nerede duruyor?"
Ve buna göre üç temel yapı tanımlıyor: nevroz, perversiyon, psikoz.
(Dikkat: bunlar hakaret değil, tanı da değil. Konumlar. Ve "nevroz" Lacan'da çoğumuzun bulunduğu normal yapıdır.)
İkinci kavram: Büyük Öteki
Şimdi Lacan'ın en önemli ve en yanlış anlaşılan kavramına geliyoruz.
Büyük Öteki (le grand Autre).
İlk duyduğunuzda bir kişi sanıyorsunuz. Değil. Demir'in dipnotu çok net:
"Lacanyen kuramda 'Büyük Başka' öznenin içine doğduğu dilsel ve simgesel düzeni temsil eden yapısal bir konumdur. Bu düzen, arzunun, yasanın ve anlamın kaynağı olarak işlev görmektedir. Başka, gerçek bir kişi olmaktan çok, öznenin bilinçdışını kuran ve arzunun yönünü belirleyen bir yapıdır."
Sade Türkçeyle:
Büyük Öteki, içine doğduğunuz dünyanın tamamıdır. Dil. Kurallar. Beklentiler. "Öyle yapılmaz" cümleleri. Ne istemenin doğru, ne istemenin ayıp olduğu.
Doğduğunuzda bunların hiçbirini seçmediniz. Zaten oradaydılar.
Ve Demir devam ediyor:
"Özne, arzusu karşısında ne yapacağını, ne isteyip neyi reddedeceğini bu düzen üzerinden Başka ile ilişkisi kapsamında kurmaktadır."
Yani: Ne isteyeceğinizi kendi başınıza bulmuyorsunuz. Öğreniyorsunuz.
Ve çocuğun ilk Ötekisi
Demir'in dipnotunun devamı, bu makalenin Bölüm 2'siyle birebir örtüşüyor:
"Çocuk için ilk Büyük Başka genellikle bakım veren kişi, çoğu zaman annedir; çünkü çocuk ilk kez onun bakışı, sesi, yokluğu ya da fazlalığı aracılığıyla arzu ile karşılaşır."
Şu dört kelimeye dikkat edin:
Bakışı. Sesi. YOKLUĞU. Ya da FAZLALIĞI.
Bebek arzuyu ilk kez nerede öğreniyor?
Annenin orada olmadığı anda. Ya da fazla orada olduğu anda.
Yani: Arzu, bir boşlukta doğuyor.
Ve Demir'in eklediği çok önemli bir not var:
"Ancak yapısal anlamda Büyük Başka ile kurulan ilişki, annenin kişiliğinden bağımsız olarak, çocuğun onun arzusunu nasıl duyumsadığı ve o arzunun içinde nasıl bir boşluk deneyimlediği ile ilgilidir."
Bu, önemli bir uyarı. Mesele annenin iyi ya da kötü olması değil. Mesele, çocuğun o ilişkide bir boşluk deneyimlemesi. Ve o boşluk kaçınılmaz.
Lacan'ın en ünlü cümlesi
Şimdi her şeyin döndüğü cümleye geldik:
"Arzu, her zaman Başka'nın arzusudur."
Bu cümle iki şeyi birden söylüyor:
① Öteki'nin arzuladığını arzularsınız. Bir çocuk bir oyuncakla oynamaz. Başka bir çocuk o oyuncağı eline aldığı anda oyuncak arzu nesnesi olur.
Yetişkinlikte de aynı: İlgi görmeyen biri size çekici gelmez. Ama herkesin peşinde olduğu biri...
② Ve: Öteki tarafından arzulanmayı arzularsınız. Asıl istediğiniz şey, çoğu zaman, o kişi değil. O kişinin gözündeki değeriniz.
Bunu kendinize test edin: Bir ilişkide en çok ne zaman acı çektiniz? O kişiyi kaybettiğinizde mi, yoksa onun gözündeki yerinizi kaybettiğinizde mi?
II. VE ŞİMDİ KORKUNÇ MANTIK
Histerik yapı
Lacan, nevrozu iki alt yapıya ayırıyor: histeri ve obsesyon.
⚠️ Burada bir uyarı şart: "Histeri" burada eski, cinsiyetçi tanı anlamında kullanılmıyor. On dokuzuncu yüzyılda kadınları damgalamak için kullanılan o kelime değil. Lacan'da bu bir yapısal konum — ve her cinsiyetten insanda bulunur.
İki yapının farkını Demir şöyle özetliyor:
Obsesif özne: Öteki'nin varlığını yok sayarak, onun arzusunu tanımayı reddederek baş eder. (Gündelik hâli: "Bana kimse lazım değil." "İhtiyacım yok." Bölüm 2'deki deaktivasyon hatırlıyor musunuz?)
Histerik özne: Öteki'nin eksiğiyle ilişkilenir. (Gündelik hâli: "Ona ne lazım? Ben ne verebilirim? Beni özel kılan ne?")
Ve şimdi mantığı adım adım kuralım
Demir'in cümlesini parçalayarak okuyalım. Çünkü içinde bu bölümün tamamı var:
"Kendini Başka'daki eksik olarak kurgulayan ve varlığını ancak bu şekilde inşa edebilen histerik öznenin fantazmı; Başka'nın arzusunun nedeni, yani nesne a'sı olabilmek ve Başka'daki eksiği tamamlamak üstünedir."
Adım 1: Kişi kendini, Öteki'nin eksik olan parçası olarak kurgular. "Onun hayatında bir boşluk var. O boşluk benim."
Adım 2: Amacı: Öteki'nin arzusunun nedeni olmak.
Burada durup bir kavramı açalım: nesne a.
(Nesne a — objet petit a: Lacan'ın en ünlü kavramlarından. Ve çok ince bir ayrım yapıyor: nesne a, arzunun nesnesi değil, arzunun NEDENİdir.)
Farkı görelim:
- Arzunun nesnesi: İstediğiniz şey. Bir araba, bir ev, bir kişi.
- Arzunun nedeni: Sizi istetecek olan şey. Elde edilemeyen, adı konamayan, hep bir adım ötede duran.
Histerik yapıdaki kişi, karşısındakinin arzu nesnesi olmak istemez.
Arzusunun nedeni olmak ister.
Yani: "Beni istemesini istemiyorum. Benim yüzümden istemeye devam etmesini istiyorum."
Adım 3: Ve şimdi tuzak.
Demir'in devamı:
"Ancak bu eksiğin tamamlanması demek eksiğin olmaması yani Başka'nın arzulamaması anlamına da geleceği için histerik öznenin varlığı tehlikeye girmektedir."
Yavaş okuyun. Çünkü bu, aşkın en acımasız mantığı:
Eğer o boşluğu doldurursanız — boşluk kalmaz. Boşluk kalmazsa — Öteki arzulamaz. Öteki arzulamazsa — siz yoksunuz.
Çünkü siz kendinizi o boşluk olarak kurmuştunuz.
Adım 4: Ve çözüm.
"Bu yüzden histerik öznenin tüm çabası, Başka'nın arzusunu tahmin etmek ve BU ARZUYU TATMİNSİZ BIRAKMAK üzerinedir."
İşte cevap.
Arzuyu tatminsiz bırakmak.
Ve şimdi bu bölümü açtığım sahneye dönün.
Mesaj geldi. Cevabınız hazır. Ve beklediniz.
Neden beklediniz?
Çünkü bir yerde biliyorsunuz ki: hemen cevap verirseniz, arzu doyar. Ve doyan arzu, arzu olmaktan çıkar.
Bunu kimse size öğretmedi. Kimse bir kitapta okumadı. Ama hepimiz biliyoruz.
Ve Demir'in cümlesiyle: histerik özne "varlığını ancak arzuyu tatminsiz bırakarak garanti altına alabilecektir."
🎯 Ve şimdi Tennov'a geri dönüyoruz
Bölüm 5'teki bulguyu hatırlayın:
Karşılığın erken ve tam olarak gelmesi, tam limerent tepkinin gelişmesini engelleyebilir.
Tennov bunu yüzlerce insanla konuşarak buldu. Kimseyle görüşmesi bir psikanaliz seansı değildi. Kuramsal bir çerçeveden yola çıkmadı. Sadece dinledi ve kaydetti.
Lacan bunu kuramsal olarak kurdu. Klinikten, dilbilimden, Freud'un yeniden okunmasından.
İki bambaşka yol. Aynı yasa:
Arzu, doyumla değil, eksikle beslenir.
Ve şimdi Bölüm 5'te söylediğim şeyi tekrarlayabilirim, ama artık nedenini biliyoruz:
O baş döndürücü hâl, elde ettiğiniz için değil — edemediğiniz için var.
III. ANOREKSİYA: BEDENDE BİR EKSİK ÜRETMEK
Ve şimdi başlığın anlamı
Demir'in makalesi bir anoreksiya nervoza olgusu üzerine. Ve Lacanyen çerçeveden ne söylediği çok çarpıcı.
Özetten:
"Anoreksiya nervoza, yoğun jouissance'tan çıkış için başvurduğu öznel bir yol olarak ele alınmaktadır. Jouissance'ın neden olduğu kaygı karşısında özne, ihtiyacın tatminini reddederek ve bedeni üzerinden bir eksik oluşturarak öznelliğini korumaya çalışmaktadır."
Burada bir kavram daha var: jouissance.
(Jouissance: Fransızca. "Haz" diye çevrilir ama tam karşılığı değil. Lacan'da jouissance, hazzın sınırını aşan, acı veren bir doyum. Öyle bir dolulukta ki, artık zevk değil. Kendi başınıza kalamayacağınız kadar dolu bir oda gibi.)
Şimdi cümleyi çevirelim:
Kişi, boğucu bir doluluk karşısında, kendi bedeninde bir boşluk açarak var olmaya çalışıyor.
Yemek reddediliyor. Ama mesele yemek değil.
Mesele: bir eksik yaratmak. Çünkü eksik olmadan arzu olmuyor. Ve arzu olmadan özne olmuyor.
Başlık artık anlaşılıyor:
"Arzulayabilmek için."
⚠️ Çok önemli bir kayıt
Burada durup net olmam gerek.
Anoreksiya nervoza ölümcül bir hastalıktır. Psikiyatrik bozukluklar arasında en yüksek ölüm oranlarından birine sahiptir. Bu bölümde okuduğunuz kuramsal çerçeve, bir anlama çabasıdır — bir romantikleştirme değil.
Ve şunu net söyleyeyim: Bu makale hiçbir yerde acıyı güzelleştirmeyecek.
Eksik, aşkın motoru olabilir. Ama motor bir amaç değildir. Arabanın motoru vardır diye kimse motorun içinde yaşamaz.
Bu bölümün sonunda buna geri döneceğim.
IV. VE ŞİMDİ ÇENGEL İNİYOR
Bölüm 2'de bir çengel atmıştım. Hatırlıyor musunuz?
Patricia Love'ın "duygusal ensest" dediği şeyi konuşmuştuk: ebeveynin çocuğu bir eş, bir sırdaş, bir duygusal destek gibi kullanması. Sınırların erimesi. Çocuğun, evin duygusal yükünü taşıyan kişi hâline gelmesi.
Ve orada şunu yazmıştım: "Bu çengel Bölüm 13'te geri döndüğünde makale halka kapanır."
Şimdi kapanıyor.
Çocuk, Öteki'nin arzusunun nedeni olduğunda
Şimdi Lacanyen dille tekrar bakalım.
Bir ebeveyn düşünün. Kendi hayatında bir boşluk var — mutsuz bir evlilik, gerçekleşmemiş bir hayat, karşılanmamış bir ihtiyaç.
Ve çocuğuna dönüyor.
"Sen benim her şeyimsin." "Sen olmasan ben ne yapardım." "Sen benim en yakın arkadaşımsın."
Bunlar sevgi cümleleri gibi duruyor. Ve söyleyen kişi de öyle sanıyor.
Ama Lacanyen çerçeveden bakınca, o çocuğa yapılan şey şu:
Çocuk, Öteki'nin arzusunun NEDENİ olmaya zorlanıyor.
Yani çocuk, kendi arzusunu keşfedecek boşluğu bulamıyor — çünkü bütün boşluk ebeveynin boşluğuyla dolu.
Ve o çocuk büyüdüğünde ne yapar?
Aynı konumu arar. İlişkilerinde sürekli "gerekli olmaya", "onsuz yapamayacağı kişi olmaya", "onun eksiğini tamamlamaya" çalışır.
Çünkü var olmayı böyle öğrendi.
İki disiplin, aynı arıza
Şimdi üç ayrı kaynağın aynı şeyi söylediğini görün:
| Kaynak | Dil | Ne diyor |
|---|---|---|
| Mikulincer & Shaver (Böl. 2) | Bağlanma kuramı | "Hiperaktive bakım verme MÜDAHALECİDİR." |
| Patricia Love (Böl. 2) | Klinik | "İçe geçme": çocuk, ebeveynin duygusal yükünün taşıyıcısı olur |
| Demir / Lacan (bu bölüm) | Psikanaliz | Çocuk, Öteki'nin arzusunun nedeni konumuna yerleştirilir |
Üç ayrı dil. Tek arıza.
Ve bu makale boyunca defalarca gördüğümüz örüntü yine karşımızda: birbirinden habersiz insanlar, aynı gerçeğe farklı kapılardan giriyorlar.
Ve Kohon'un "normal deliliği"
Bölüm 2'de bir psikanalistle daha tanışmıştık: Gregorio Kohon.
Onun tezi şuydu: Bebeğin birincil bakım verene duyduğu münhasır ve yoğun bağımlılık, bir "normal delilik" yaratır. Ve bu, yalnızca ileride ortaya çıkacak psikotik hâllerin kaynağı değil — bütün aşk biçimlerinin kökenidir.
Şimdi Lacan'la birlikte okuyun.
Bebek, annenin bakışında, sesinde, yokluğunda arzuyla karşılaşıyor. O ilk boşluk, ömür boyu taşınıyor. Ve yetişkin aşkı, o boşluğu yeniden sahneliyor.
Aşk, ilk eksiğin geri dönüşü.
Bölüm 2'de sevginin biyolojik temelini kurmuştuk. Bölüm 13'te aynı temel, arzunun grameri olarak geri geldi.
Halka kapandı.
V. BEYİN AYNI ŞEYİ SÖYLÜYOR
Şimdi psikanalizden çıkıp laboratuvara dönelim. Ve bakın ne bulacağız.
İstemek ve beğenmek aynı şey değil
Bölüm 3'te aşkın kimyasını konuşurken, "çekim" evresinin merkezinde dopamin olduğunu söylemiştim. Ve o zaman şunu eklemiştim: "bu ayrıntıyı aklınızda tutun."
Şimdi sebebini söylüyorum.
Uzun yıllar dopaminin "haz kimyasalı" olduğu düşünüldü. Yani: dopamin salgılanır, siz keyif alırsınız.
Bu yanlış çıktı.
Nörobilim şu ayrımı yaptı:
| İSTEMEK (wanting) | BEĞENMEK (liking) |
|---|---|
| Peşinden gitme, arama, motive olma | Elde ettiğinde alınan haz |
| Dopamin sistemi | Başka sistemler (opioidler vb.) |
| Nesneye ulaşmadan önce | Nesneye ulaştıktan sonra |
| Doyumla sönmez | Doyumla söner |
Ve bu ayrım, bağımlılığı anlamamızı sağladı.
Bağımlı bir insan neden kullanmaya devam eder? Zevk aldığı için mi?
Hayır. Çoğu bağımlı, artık zevk almadığını söyler. Ama istemeye devam eder.
İsteme sistemi, beğenme sisteminden bağımsız çalışabiliyor.
🎯 Ve şimdi Lacan'la birleştirin
Lacan diyordu ki: arzu, doyumla değil eksikle beslenir.
Nörobilim diyor ki: isteme sistemi, doyumla sönmüyor.
Bir Fransız psikanalist, bir divanın başında oturarak. Bir nörobilimci, bir tarayıcının başında oturarak.
Aynı şey.
Ve bu makalenin en sevdiğim yakınsamalarından biri bu. Çünkü iki taraf da diğerini okumuyor. Lacancılar nörobilimi genelde küçümser; nörobilimciler Lacan'ı genelde ciddiye almaz.
İkisi de aynı motoru tarif ediyor.
Ve Earp'in "geniş görüşü"
Bölüm 6'da Oxford'lu dört filozofla tanışmıştık. Aşk bağımlılığı üzerine iki görüş ayırt etmişlerdi:
Dar görüş: Sadece uç ve zararlı biçimler bağımlılıktır. Geniş görüş: Temel toplumsal bağlanma bile bağımlı motivasyonlar spektrumundadır — ve sıradan bağımlılıklarla aynı nörokimyasal süreçleri kullanır.
Şimdi geniş görüşü, bu bölümde öğrendiklerimizle okuyun:
Bağlanmanın motoru ile bağımlılığın motoru AYNI MOTOR.
İsteme sistemi. Eksikle çalışan. Doyumla sönmeyen.
Ve alıntıladıkları o terapist cümlesi şimdi daha derin geliyor:
"Doğamız gereği hepimiz aşka bağımlıyız — yani onu istiyoruz, arıyoruz ve onu düşünmemekte zorlanıyoruz... [Ama] sevgi istemekte hiçbir işlev bozukluğu yok."
VI. BİR ANI: "İÇKİ: BİR AŞK HİKÂYESİ"
Kuram yeter. Şimdi bir insan konuşsun.
Caroline Knapp, Amerikalı gazeteci. 1996'da yazdığı kitabın adı:
Drinking: A Love Story
"İçki: Bir Aşk Hikâyesi"
Başlığın kendisi bir tez. Bir bağımlılık, bir aşk hikâyesi olarak anlatılıyor.
Knapp yirmi yıl boyunca "işlevini yerine getiren bir alkolik" olarak yaşadı. İşine gitti, yazılarını yazdı, kariyeri ilerledi. Kimse anlamadı.
Ve içkiyi ne için kullandı? Kendi ifadesiyle: duygusal çalkantıdan ve kişisel ilişkilerin karmaşıklığından kaçmak için.
Kitapta anlattığı hikâyede bir şey daha var: anoreksiya.
Ve şimdi iki metni yan yana koyun
| Demir (2026) | Knapp (1996) |
|---|---|
| Bir psikoloji makalesi | Bir anı kitabı |
| Anoreksiya + Lacanyen kuram | Alkolizm + anoreksiya |
| "Arzulayabilmek için" | "Bir aşk hikâyesi" |
Ortak yapı ne?
İkisinde de bedende bir eksik üretiliyor. Ve o eksik, bir şeyi ayakta tutuyor.
Knapp'in bulduğu şey şu: alkol, bir ilişki hâline gelebiliyor. Güvenilir, hep orada, hiç hayal kırıklığına uğratmayan. İnsanların karmaşıklığı olmadan.
Ve tam da bu yüzden bir aşk hikâyesi.
Şu soruyu düşünün: Alkol, arzu nesnesinin yerini alabilir mi?
Knapp'in başlığı evet diyor.
✍️ YAZARIN NOTU — Bir itiraz
Bana şu soruldu: Hayatında sevginin yerine geçmeye çalışan bir şey oldu mu?
Cevabım:
Ben aşk adamıyım. Evrenin bütün içkilerini içsem, onun gözlerine baktığım an kadar sarhoş olmam.
Knapp'in bulgusu şuydu: alkol, insanların karmaşıklığı olmadan bir ilişki sunuyor. Güvenilir, hep orada, hayal kırıklığı yok.
Benim itirazım tam orada. O karmaşıklık bir kusur değil — malzemenin kendisi. Onu çıkardığınızda geriye kalan şeye ilişki denmez.
Bu itiraz Knapp'i çürütmüyor; sınırını çiziyor. Ve sınır çizmek, bu bölümde her şeydir.
Knapp'in tezi "alkol arzu nesnesinin yerini alabilir" idi. "Hep alır" değil.
İkisi arasındaki fark, bu bölümün bütün meselesi: eksik bir yapıdır, kader değil. Aynı boşluk bir şişeye de bağlanabilir, bir insana da, bir işe de, bir kitaba da. Boşluğun kendisi hangisini seçeceğinizi söylemez.
Yukarıdaki notun cümlesi de zaten bunu söylüyor — sadece tersinden. "Evrenin bütün içkilerini içsem" diyen adam, alternatifi denemediğini söylemiyor. Karşılaştırdığını söylüyor.
VII. VE ÜÇ BİN YILLIK BİR ŞİİR
Şimdi bu bölümü, beklenmedik bir yerden gelen bir kanıtla kapatacağım.
Şarkılar Şarkısı
Şarkılar Şarkısı — Neşideler Neşidesi, İbranice Şir ha-Şirim — Tevrat'ta yer alan bir aşk şiiri. Yaklaşık üç bin yıllık.
İki âşık birbirini övüyor. Ve kullandıkları imgeler... tuhaf.
Fiona C. Black adında bir İncil araştırmacısı, 2009'da bu tuhaflık üzerine bir kitap yazdı: The Artifice of Love: Grotesque Bodies and the Song of Songs — "Aşkın Hilesi: Grotesk Bedenler ve Şarkılar Şarkısı."
(Grotesk: sanat tarihinde, tuhaf, çarpık, insanla hayvanın karıştığı, hem güldüren hem tedirgin eden imgeler için kullanılan terim.)
Kitabın değerlendirmesinde şu satırlar var:
"Şarkılar Şarkısı'nı ciddi biçimde okumuş olan herkes, kullanılan imgelerden bazılarının en hafif tabirle tuhaf olduğunu bilir.
Bir kısmının belirsizliği ve yabancılığı için kültürel farklılıklar öne sürebilsek de, modern bir okur, aşk şiiri gibi görünen bir metindeki tedirgin edici bedensel tasvirlerle zorlanabilir.
Belki kırkılmış koyunlar, yazıldığı dönemde dişler için güzel benzetmeler sayılıyordu; ama kat kat örülmüş ve üzerine kalkanlar asılmış bir kule olarak tarif edilen bir boyunda güzellik görmek zordur."
Bunu bir düşünün
Sevgilinize aşk mektubu yazıyorsunuz.
Ve diyorsunuz ki:
"Dişlerin kırkılmış koyunlar gibi." "Boynun, üzerine kalkanlar asılmış bir kule gibi."
Bu bir iltifat mı?
Black'in tezi şu: Bu tuhaflık kültürel mesafeyle geçiştirilemez. Yani "o zamanlar böyle söylenirmiş" demekle mesele kapanmıyor.
Black'e göre, sevilenin bedeni bu şiirde idealize edilmeye direniyor. Grotesk kalıyor. Yamuk kalıyor. Tam oturmuyor.
Ve yine de seviliyor.
🎯 Ve şimdi üçleme
Şimdi bu makalede üç ayrı yerden gelen üç bulguyu yan yana koyun:
| Kim | Nereden | Ne diyor |
|---|---|---|
| Tennov (1979) | Yüzlerce görüşme | Kristalleşme ≠ idealizasyon. Kusurlar GÖRÜLÜR, sadece duygusal olarak yeniden değerlenir |
| Zangwill (2013) | Felsefi argüman | "Aşk, sevilen hakkındaki olumsuz değerlendirmelerle BAĞDAŞIR." |
| Şarkılar Şarkısı (~MÖ 1000) | Bir aşk şiiri | Sevilenin bedeni idealize edilmeye direnir — ve yine de sevilir |
Üç bin yıl. Bir psikolog, bir filozof, bir şair.
Aynı şeyi söylüyorlar.
Ve Bölüm 5'te kurduğum cümle burada üçüncü kez doğrulanıyor:
Sevmek, kusuru görmemek değil. Kusuru görüp yine de yaklaşmak.
VIII. DÖRT TANIK VE TEK YASA
Bölüm 7'de bir yasa kurmuştum ve dördüncü tanığın sonra geleceğini söylemiştim. Şimdi geldi.
| Tanık | Alan | Ne diyor |
|---|---|---|
| Zangwill | Felsefe | Takas edilemezlik. Sevilen, "daha iyi" bir modelle değiştirilemez |
| Tennov | Fenomenoloji | Bileşen 4: Aynı anda yalnızca bir kişiye limerent tepki |
| McEwan | Patoloji | De Clérambault ölçütü: "Sanrının nesnesi değişmez" |
| Lacan | Psikanaliz | Nesne a — yerine başkası konulamayan neden |
Dördü de aynı yasayı söylüyor:
SEVİLEN İKAME EDİLEMEZ.
Ama dikkat: Lacan bu yasaya bir açıklama getiriyor. Diğer üçü olguyu tarif ediyordu; Lacan nedenini söylüyor.
Neden ikame edilemez?
Çünkü sevilen, arzunun nesnesi değil — nedeni. Nesneler değiştirilebilir. Nedenler değiştirilemez.
IX. ⚠️ VE ŞİMDİ DURMAM GEREKİYOR
Bu bölümü buraya kadar okuduysanız, muhtemelen içinizde bir ağırlık var.
Benim de var.
Çünkü bu bölümde kurduğumuz tablo şu:
- Arzu eksikle çalışıyor.
- Doyum, arzuyu söndürüyor.
- İnsanlar bilinçsizce arzuyu tatminsiz bırakmaya çalışıyor.
- Beyin, isteme sistemini doyumdan bağımsız çalıştırıyor.
- Ve bütün bunlar, bebeklikteki ilk boşluktan geliyor.
Bu tablodan çıkarılabilecek bir sonuç var. Ve o sonuç yanlış.
Yanlış sonuç şu:
"O hâlde aşk imkânsız. Ya doyarsınız ve biter, ya doymazsınız ve acı çekersiniz. Çıkış yok."
Hayır.
Bu cevabı kuramla vereceğim ve birkaç sayfa sürecek. Ama önce kuramsız hâlini koyayım — çünkü bu satırları yazan adam da aynı soruyu kendine sordu, ve cevabı şu oldu:
Âşık olmayan herkes aşk imkânsız der.
Aşk imkânsız değildir. Aşk kime yük görünürse, o "imkânsız" der.
Âşık olmak için aşkı hak etmek gerekir.
Aşk imkânsızdır diyen kişi halt etmiştir.
Şimdi aynı şeyin uzun, dipnotlu ve daha kibar hâline geçelim.
Ve bunu neden söyleyebildiğimi anlatmam lazım.
Bu bölüm aşkın MOTORUNU anlattı. Aşkı değil.
Bir arabanın motorunu söktünüz. Pistonları, silindirleri, yakıt sistemini gördünüz.
Şimdi soruyorum: Bu size arabanın nereye gideceğini söyler mi?
Söylemez.
Bu bölümde gördüğümüz şey motor. Ve motorun eksikle çalıştığı doğru.
Ama araba bir yere gidiyor.
Ve bir şey daha: bu, aşkın TEK motoru değil
Bölüm 2'yi hatırlayın. Mikulincer ve Shaver, romantik ilişkinin üç ayrı sistemin bileşimi olduğunu söylemişti:
Bağlanma. Bakım verme. Cinsellik.
Bu bölümde anlattığımız eksik-motoru, esas olarak arzu ile ilgili. Yani çekimle, tutkuyla, limeransla.
Peki bakım verme sistemi? O da eksikle mi çalışıyor?
Hayır.
Bir anne, çocuğuna baktığında, bir eksiği doyurmuyor. Veriyor. Hasta eşinin başında bekleyen bir insan, arzusunu tatminsiz bırakmıyor. Orada duruyor. Bir dostunuz sizi kötü gününüzde aradığında, nesne a'nızın peşinde değil.
Ve şimdi, Bölüm 5'te Tennov'un bıraktığı o cümleyi hatırlayın:
"En iyi koşullar altında, karşılıklılık yoluyla limeransın sönmesine, daha uygun biçimde SEVGİ diye adlandırılabilecek duygusal tepkinin BÜYÜMESİ eşlik eder."
İşte cevap burada.
Eksik-motoru söndüğünde, geriye hiçbir şey kalmıyor değil.
Başka bir motor devreye giriyor.
Bir sonraki bölüm
Bölüm 3'te size bir sayı vermiş ve açıklamayı ertelemiştim: on yedi ay.
Bölüm 5'te biraz açtım: bir bitiş değil, bir eşik.
Bir sonraki bölümde o eşiği geçeceğiz.
Ve orada şunları göreceğiz:
- Aşk araştırmalarının doksan yıldır gözden kaçırdığı bir boyut. (İpucu: 1918'de bir botanikçi kadın bunu söylemişti.)
- Tutkunun sönmesinden sonra büyüyen şeyin adı ve ölçümü.
- Bir Budist keşişin, bir Hristiyan ilahiyatçının, bir klinik psikoloğun, bir Şilili biyoloğun ve bir yavru maymunun — beşi birbirinden habersiz — vardığı tek bir ölçüt.
Ve o ölçüt, bu makalenin size verebileceği tek normatif cevap olacak.
Bölüm 2'de ona ilk kez rastladınız. Hatırlıyor musunuz?
Harlow'un yavru maymunu, kumaş anneden ayrılıp odayı keşfe çıktığında.
→ Bölüm 14: On Yedinci Ay — Tutku söndüğünde ne büyür?
Bölüm 14 — On Yedinci Ay
Tutku söndüğünde ne büyür?
Nihayet o sayı
Bölüm 3'te size bir sayı vermiş ve açıklamayı ertelemiştim.
Şimdi açıyorum.
Aşkın kimyasını inceleyen çalışmalar bir süre ölçmüş:
- Kimyasal araştırmalar: aşk en fazla iki-üç yıl sürüyor.
- Beyin çalışmaları: daha kısa. On iki ile on sekiz ay arası. Ortalama on yedi ay.
Yani: âşık olmanın kimyası, ortalama bir buçuk yıl sonra tükeniyor.
Bu cümleyi ilk duyduğumda üzülmüştüm.
Sanırım herkes üzülüyor. Çünkü kulağa şöyle geliyor:
"Yaşadığın en güzel şeyin son kullanma tarihi var. Ve tarih yakın."
Şimdi size bu bölümde şunu göstermek istiyorum:
Üzülecek bir şey yok. Ve bunun sebebi teselli değil — veri.
Önce: on yedinci ayda tam olarak ne oluyor?
Dikkat edin, o çalışmalar şunu söylemiyor:
❌ "Aşk on yedi ay sonra biter." ❌ "İnsanlar on yedi ay sonra birbirini sevmez." ❌ "İlişkiler on yedi ay sürer."
Söyledikleri şu:
✅ Belirli bir kimyasal profil — yüksek dopamin, yüksek kortizol, düşük serotonin — on yedi ay civarında normale döner.
Yani sönen şey ilişki değil. Alarm.
Bölüm 3'te öğrendiğimiz o veriyi hatırlayın: "aşkın yol açtığı hiperkortizolemi." Âşık insanda stres hormonu yüksek.
Ve bir soru sormuştum: Âşık olduğunuz dönemi hatırlayın. Uyuyabiliyor muydunuz? İştahınız yerinde miydi?
Hayır.
Beden alarm durumundaydı.
Şimdi düşünün: Bir beden on yedi ay alarm durumunda kalabilir. Peki kırk yıl kalabilir mi?
Kalamaz. Ve kalmamalı.
On yedinci ay bir bitiş değil. Alarmın kapanması.
Peki alarm kapandıktan sonra ne oluyor?
Bu bölüm o sorunun cevabı.
I. DOKSAN YILLIK BİR KÖRLÜK
2010: Dördüncü boyut
Ellen Berscheid, Minnesota Üniversitesi'nde psikolog. Yakın ilişkiler alanının kurucularından; altmış yıl bu konuyu çalıştı.
2010'da Annual Review of Psychology'de bir makale yazdı. (Bu dergi özeldir: bir alanın en saygın isimlerine, "gel bize alanın durumunu anlat" diye yazdırılan derlemeler yayımlar.)
Berscheid'in makalesinin başlığı bir tez:
"Dördüncü Boyutta Aşk"
Dördüncü boyut nedir?
ZAMAN.
(Üç boyut: en, boy, yükseklik. Fizikte dördüncü boyut zamandır. Bir nesneyi tam tarif etmek için nerede olduğunu değil, ne zaman olduğunu da bilmeniz gerekir.)
Berscheid'in şikâyeti
Diyor ki: Psikologlar altmış yıldır aşkı ölçüyor. Ama neredeyse hep anlık ölçüyorlar.
Bir ankete cevap veriyorsunuz. O günkü hâliniz kaydediliyor. Bir fotoğraf çekiliyor.
Ama aşk bir fotoğraf değil. Bir film.
Ve Berscheid'in tespiti şu: Dört farklı sevgi türü var — arkadaşça sevgi, tutkulu sevgi, şefkatli sevgi, bağlanma sevgisi — ve bunların her biri farklı nedensel koşullara bağlı.
Dolayısıyla:
Her biri, ilişki zaman içinde ilerlerken FARKLI SEYİRLER izliyor.
Yani biri sönerken öteki yükseliyor olabilir. Biri iki yılda tükenirken öteki yirmi yılda olgunlaşıyor olabilir.
Ve eğer siz sadece bir anı ölçerseniz, bu hareketin hiçbirini göremezsiniz.
Berscheid'in çağrısı: Aşkın zamansal bir modeline ihtiyacımız var.
⏪ Ama bu çağrı 1918'de yapılmıştı
Şimdi bu makalenin en çarpıcı tarihsel tesadüflerinden birini anlatacağım.
Bölüm 3 ve 4'te Marie Stopes'u tanımıştık. 1918, fosil bitkiler uzmanı, mutsuz bir evlilik, ve bir kitap: Married Love.
Kitabın dördüncü bölümünün adı neydi?
"Temel Nabız."
Ve tezi neydi?
Kadınlarda arzu sabit değil. DALGALAR hâlinde geliyor.
Ve o cümle:
"Suyun, sesin ve ışığın dalga boylarını inceledik; peki insanoğlunun oğulları ve kızları, kadındaki cinsel gelgiti ne zaman inceleyecek ve arzusunun Tekrarlanan Dönemsellik yasalarını ne zaman öğrenecek?"
Şimdi iki metni yan yana koyun:
| Stopes (1918) | Berscheid (2010) | |
|---|---|---|
| Kim | Botanikçi, evlilik yazarı | Psikoloji profesörü |
| Ne diyor | Arzunun bir ritmi var, onu ölçmüyoruz | Sevginin bir seyri var, onu ölçmüyoruz |
| Dalga boyu | İki haftalık | On yıllık |
| Şikâyeti | "Ne zaman inceleyecekler?" | "Zamansal bir modele ihtiyacımız var" |
Aynı sezgi. İki farklı ölçek.
Ve arada doksan iki yıl.
Bir kadın 1918'de "arzunun bir zaman boyutu var" dedi. Ve bilim onu 2010'a kadar duymadı.
(Not: Stopes'un iki haftalık döngü iddiası bugünkü araştırmalarla birebir doğrulanmış değil — arzunun döngüselliği kişiden kişiye çok değişiyor. Ama önemli olan sayı değil. Önemli olan soru. Ve soruyu o sordu.)
Bu bağlantı, bildiğim kadarıyla, literatürde kurulmuş değil.
Ve felsefeden bir düzeltme
Bölüm 7'de bir filozofla tanışmıştık: Hichem Naar. Tezi şuydu:
Aşk bir zihinsel OLAY değil, bir EĞİLİM.
Cam bardak örneğini hatırlayın: bardak, kırılmadığı anlarda da kırılgandır.
Şimdi bu fikri Berscheid'in çağrısına uygulayın. Ve şu çıkıyor:
Berscheid'in istediği şey bir yöntem düzeltmesi değil. Bir KATEGORİ düzeltmesi.
Yani sorun "zamanı ölçmeyi unuttuk" değil.
Sorun şu: Aşk zaten zamansal türden bir şey. Bir eğilim, tanımı gereği zamana yayılır.
Onu anlık bir olay gibi ölçmeye çalışmak, kırılganlığı sadece kırılma anında ölçmeye çalışmak gibi.
Bardağa bakıp "şu an kırılgan değil, çünkü kırılmıyor" diyemezsiniz.
II. PEKİ NE BÜYÜYOR?
Şefkatli sevgi
Berscheid'in dört türünden birinin adı şefkatli sevgi (compassionate love). Ve bu, en az araştırılmış olanı.
Félix Neto ve Daniela Wilks, Portekiz'de bu boşluğu doldurmaya çalıştılar. 2017'de Europe's Journal of Psychology'de yayımlanan çalışmalarında, şefkatli sevgiyi yetişkin yaşam boyu incelediler.
Tanımı şu — Lynn Underwood'dan alıntılıyorlar:
"Nihayetinde ÖTEKİNİN İYİLİĞİ etrafında merkezlenen sevgi türü."
Bu tanımı bir daha okuyun.
Merkezde siz yoksunuz.
Bölüm 13'ü hatırlayın. Orada gördüğümüz motor neydi? Eksik. Ve o motorun merkezinde kim vardı?
Siz. "Ben onun arzusunun nedeni olayım. Ben eksiğini tamamlayayım. Ben özel olayım."
Şefkatli sevgide merkez kayıyor.
Ne buldular?
Portekiz'de yetişkin yaşam boyu bir örneklemde:
① İnananlar, inanmayanlardan daha yüksek şefkatli sevgi bildirdi. (Bu, dinin "doğru" olduğu anlamına gelmiyor. Dinî çerçevelerin, ötekinin iyiliğine odaklanmayı öğreten pratikler içerdiği anlamına geliyor. Yani Swidler'in "alet çantası"na bir alet ekliyor.)
② Âşık olanlar, olmayanlardan daha yüksek şefkatli sevgi bildirdi. (Yani şefkat, tutkunun yerine geçen bir şey değil. Onunla birlikte olabiliyor.)
③ Şefkatli sevgi, iki aşk stiliyle ilişkili çıktı: EROS ve AGAPE.
Bu üçüncü bulguya dikkat.
Bölüm 8'de Lee'nin altı stilini öğrenmiştik: Eros (tutkulu), Agape (özverili).
Ve şimdi şu ortaya çıkıyor: şefkatli sevgi, tutkuyla çelişmiyor. Tutkuyla birlikte artıyor.
④ Ve öznel iyi oluşla ilişkili. (Öznel iyi oluş: kişinin kendi hayatından ne kadar memnun olduğuna dair değerlendirmesi.)
Yani: ötekinin iyiliğine odaklanan insanlar, kendi hayatlarından daha memnun.
🔗 Ve bu, Bölüm 8'in bir düğümünü çözüyor
Bölüm 8'de altmış yıllık bir uzlaşmazlık görmüştük: Lee'nin altı stili, Sternberg'in üçgeni, Berscheid'in dörtlüsü — hiçbiri diğeriyle uyuşmuyordu.
Neto ve Wilks'in bulgusu, iki listeyi birbirine bağlıyor:
Hendrick'in stilleri (Eros, Agape) ↔ Berscheid'in türü (şefkatli sevgi)
Bu küçük görünebilir. Ama bir alanda iki ayrı ölçüm geleneğinin birbirini doğrulaması, o alanın olgunlaştığının işaretidir.
Ve Bölüm 8'de sorduğum soruya bir cevap daha veriyor:
Ölçekler, zaman ekseni eklenince kısmen yakınsıyor.
Kavramın kendisi tarihsel
Küçük ama önemli bir not.
Frank Fincham, Steven Beach ve Susan Kemp-Fincham, evlilik kalitesi üzerine yazdıkları bölümde bir tarihsel gözlem paylaşıyorlar:
Yüzyılın başında, ekonomik ve toplumsal koşullar değişince, aile ilişkilerindeki sorunlar kamuoyunun gündemine geldi. Ve o dönemde evlilik araştırmaları neye odaklandı?
CİNSEL SORUNLARA.
Yani: Yüzyıl başında "evlilik problemi" denince akla cinsellik geliyordu. Yüzyıl sonunda ise akla "ilişki kalitesi" geliyor.
Kavramın kendisi tarihsel.
Bu, Bölüm 11'de öğrendiğimiz şeyin bir kanıtı daha: kültür, aşkın hangi sorusunun sorulacağını da yazıyor.
Ve pratik bir bulgu
Kuram güzel, ama bu makale bir yerde işe de yaramalı.
Brenda Meeks, Susan Hendrick ve Clyde Hendrick, 1998'de 140 flört eden çift üzerinde bir çalışma yaptılar.
Baktıkları değişkenler:
- Perspektif alma — karşındakinin gözünden bakabilme
- Kendini açma — iç dünyasını paylaşma
- Çatışma taktikleri — kavga etme biçimi
- İlişkisel yeterlilik
- Ve aşk tutumları
Ne buldular?
Hem kendinin hem partnerinin iletişim değişkenleri ve aşk yönelimleri, ilişki doyumunun anlamlı yordayıcılarıydı.
Yani sade Türkçeyle:
Nasıl konuştuğunuz, ne kadar sevdiğiniz kadar önemli.
Ve dikkat: "hem kendinin hem partnerinin." Yani ilişki doyumunuz, sadece sizin nasıl davrandığınıza değil, karşınızdakinin nasıl davrandığına da bağlı.
Bu, bariz gibi görünüyor. Ama ölçülmesi önemli. Çünkü bu makalede şimdiye kadar konuştuğumuz her şey — hormonlar, beyin bölgeleri, arzu yapıları — bir insanın içinde olan şeylerdi.
Ve şimdi veri diyor ki: ilişkinin kalitesi, iki insan ARASINDA olan bir şeye bağlı.
Perspektif almaya. Kendini açmaya. Kavga etme biçimine.
Bunlar öğrenilebilir şeyler.
III. DÖRT UNSUR
Şimdi bambaşka bir kaynağa geçiyorum. Laboratuvardan çıkıyoruz.
Thich Nhat Hanh, Vietnamlı Budist keşiş. 1926-2022. Vietnam Savaşı sırasında barış çalışmaları yaptı, ülkesinden sürgün edildi, Fransa'ya yerleşti. Martin Luther King onu Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi.
Ve sevgi hakkında, bir bilim insanının kuramından çok farklı bir şey yazdı.
Ama dikkat: farklı olan içerik değil, KİP.
Bilim "aşk şudur" der — betimler. Thich Nhat Hanh "gerçek sevgi şunları gerektirir" der — öğretir.
Bunlar ölçüm boyutları değil. Pratik kategorileri. Yani yapılacak şeyler.
Budizm'de gerçek sevginin dört unsuru
① MAITRI — sevgi dolu şefkat
Thich Nhat Hanh'in tanımı çok ince:
"Sevgi dolu şefkat, yalnızca birini mutlu etme, sevilen bir kişiye neşe getirme arzusu değildir; o, sevdiğin kişiye neşe ve mutluluk getirebilme YETİSİDİR — çünkü niyetin bu kişiyi sevmek olsa bile, sevgin ona acı çektirebilir."
Bu ayrımı bir daha okuyun. Arzu değil, yeti.
Ve şu cümleyi ekliyor:
"Doğru sevmek için eğitim gerekir."
Yani sevgi bir yetenek değil. Bir beceri. Ve beceriler öğrenilir.
Ve devam ediyor:
"Çünkü bu kişiyi anlamazsan, doğru biçimde sevemezsin. Anlamak, sevginin özüdür. Anlayamıyorsan, sevemezsin. Buddha'nın mesajı budur."
Sonra çok somut bir örnek veriyor:
"Örneğin bir koca, karısının en derin sıkıntılarını, en derin özlemlerini anlamıyorsa, acısını anlamıyorsa, onu doğru biçimde sevemeyecektir. Anlayış olmadan sevgi imkânsız bir şeydir."
Peki nasıl anlanır?
"Zamanımız olmalı; bu kişiye derin derin bakma pratiği yapmalıyız. Orada olmalıyız, dikkatli olmalıyız; gözlemlemeliyiz, derin derin bakmalıyız."
② KARUNA — merhamet
"Gerçek sevginin ikinci unsuru merhamettir, karuna. Bu, yalnızca bir başkasının acısını dindirme arzusu değil, bunu yapabilme yetisidir."
Yine aynı ayrım. Arzu değil, yeti.
Ve yine aynı yöntem: derin bakma, anlama.
③ MUDITA — sevinç
"Gerçek sevginin üçüncü unsuru sevinçtir, mudita. Sevgide sevinç yoksa, o gerçek sevgi değildir. Sürekli acı çekiyorsan, sürekli ağlıyorsan ve sevdiğin kişiyi ağlatıyorsan, bu gerçekten sevgi değil — hatta tam tersi. Sevginde sevinç yoksa, onun gerçek sevgi olmadığından emin olabilirsin."
Bu maddeyi özellikle vurgulamak istiyorum.
Çünkü bu makalenin ilk yarısında okuduğunuz her şey — limerans listesi, kortizol, eksik, arzunun tatminsiz bırakılması — acı üzerineydi.
Ve kültürümüz bu acıyı yüceltiyor. "Aşk acı çekmektir." "Yanmadan sevilmez." "Aşk çilesi."
Thich Nhat Hanh çok net: Hayır.
Sürekli ağlatıyorsa, o gerçek sevgi değil. Hatta tam tersi.
④ UPEKSHA — denge, özgürlük
Ve şimdi bu makalenin ana ölçütüne geliyoruz.
"Dördüncü unsur upeksha'dır — denge ya da özgürlük. Gerçek sevgide özgürlüğe ulaşırsın. Sevdiğinde, sevdiğin kişiye özgürlük getirirsin. Bunun tersi doğruysa, o gerçek sevgi değildir."
Ve o test sorusu:
"Öyle sevmelisin ki, sevdiğin kişi kendini özgür hissetsin — yalnızca dışarıda değil, içeride de.
'Sevgilim, kalbinde ve etrafında yeterince alan var mı?'
Bu, sevginin gerçek olup olmadığını sınamak için akıllıca bir sorudur."
IV. 🎯 BEŞ GELENEK, TEK ÖLÇÜT
Şimdi bu makalenin normatif zirvesine geldik.
Bu kitap boyunca defalarca söz verdim: "Bu cümleye beş kez daha rastlayacaksınız."
Şimdi beşini de bir araya getiriyorum.
Beş ayrı gelenek. Beş ayrı yüzyıl. Beş ayrı yöntem. Birbirinden habersiz.
Ve tek bir sonuç.
🧘 1. BUDİST PRATİK — Upeksha
Thich Nhat Hanh, 20. yüzyıl
"Sevdiğinde, sevdiğin kişiye özgürlük getirirsin. Bunun tersi doğruysa, o gerçek sevgi değildir."
✝️ 2. HRİSTİYAN İLAHİYATI — Essential kenosis
Thomas Jay Oord, 2015
Thomas Jay Oord, Amerikalı ilahiyatçı. The Uncontrolling Love of God — "Tanrı'nın Denetlemeyen Sevgisi" adlı kitabında bir model öneriyor: essential kenosis.
(Kenosis: Yunanca "boşaltma" demek. Hristiyan ilahiyatında, Tanrı'nın kendini alçaltması, kendi gücünden vazgeçmesi anlamında kullanılır. Oord buna "essential" — özsel — ekliyor: bu, Tanrı'nın bazen yaptığı bir şey değil, doğasının kendisi.)
Oord'un modeli açık ve ilişkisel ilahiyat geleneğinden geliyor. (Bu gelenek, Tanrı'nın geleceği tümüyle önceden bilmediğini, yaratıklarla gerçek bir ilişki içinde olduğunu ve o ilişkiden etkilendiğini savunur. Oord, Kutsal Kitap'ta Tanrı'nın "pişman olduğu", "öğrendiği", "fikrini değiştirdiği" kırktan fazla pasajı buna kanıt gösteriyor.)
Ve temel iddiası şu:
Tanrı'nın sevgisi, ÖZÜ GEREĞİ denetleyici değildir.
Yani Tanrı tek taraflı olarak zorlayamaz. Yapmayı seçmediği için değil — sevgi zorlamadığı için.
İlahi güç, zorlayıcı değil kendini veren ve ötekini güçlendiren bir güçtür.
Bunun ne kadar radikal bir iddia olduğunu görün: Bir ilahiyatçı, Tanrı'nın bile sevgiyi zorlayamayacağını söylüyor.
🩺 3. KLİNİK PSİKOLOJİ — İçe geçme
Patricia Love
Bölüm 2'de öğrenmiştik: enmeshment. Ebeveynin çocuğun alanını işgali. Sınırların erimesi.
Ve bu, sevgi görünümünde oluyor. Söyleyen kişi de sevgi sandığı için tehlikeli.
Alan gaspı, sevgi kılığında.
🐒 4. PRİMATOLOJİ — Güvenli üs
Harlow & Suomi, 1970
Bölüm 2'den, kumaş anne:
"Kumaş anne cansız olmasına rağmen, yavrusuna öyle bir duygusal güvenlik verebiliyordu ki, bebek onun varlığında yabancı bir ortamı keşfe çıkıyordu."
Kumaş annenin başarısı yavruyu kendine yapıştırması değildi.
Yavrunun ondan ayrılabilmesiydi.
🧬 5. BİYOLOJİ — Meşru öteki
Humberto Maturana
Bölüm 2'den:
"Sevgi özgürleştirir — yani sevgi, AYRILIK ANINDA BİLE ötekinin olmasına izin verir."
Ve karşıtı: iktidar ilişkileri her iki tarafın da kendini olumsuzlamasını gerektirir ve hınç üretir. "İktidar ilişkileri sürekli olarak tiranlığa kayar."
Ve şimdi tabloyu birleştirelim
| Gelenek | Kavram | İddia |
|---|---|---|
| Budist pratik | Upeksha | Sevgi, sevdiğine özgürlük getirir |
| Hristiyan ilahiyatı | Essential kenosis | Sevgi zorlamaz — Tanrı bile zorlayamaz |
| Klinik psikoloji | İçe geçme | Alan gaspı, sevgi kılığında |
| Primatoloji | Güvenli üs | Sevgi, uzaklaşma cesareti verir |
| Biyoloji | Meşru öteki | Sevgi, ayrılık anında bile ötekinin olmasına izin verir |
Beş gelenek. Beş yöntem. Bir keşiş, bir ilahiyatçı, bir terapist, bir primatolog, bir biyolog.
Birbirlerini okumuyorlar. Birbirlerinden haberleri yok.
Ve hepsi aynı yere varıyor:
SEVGİ, ÖTEKİNİN ÖZGÜRLÜK ALANINI GENİŞLETİYORSA SEVGİDİR.
DARALTIYORSA, BAŞKA BİR ŞEYDİR.
Bu, bu makalenin size verebileceği tek normatif ölçüt.
Ve bence yeterli.
Ve negatifi
Bölüm 6'yı hatırlayın. Buckingham Sarayı'nın önünde bekleyen kadın.
McEwan'ın romanının sonundaki vaka raporunda, bu hastalar için sevginin ne hâle geldiği anlatılıyordu:
"Yalıtıcı ve otistik bir varoluş biçimi — içinde bir başkasıyla birlik olma ihtimalinin tümüyle YİTİRİLDİĞİ."
İşte tam negatifi.
Ve o bölümü şu cümleyle kapatmıştım:
Bu kadının hikâyesindeki trajedi, çok sevmesi değildi. Sevginin onu bir odaya kapatmasıydı.
Şimdi o cümlenin neden doğru olduğunu biliyoruz.
Beş gelenek, birbirinden habersiz, aynı şeyi söylüyor: sevgi açar. Kapatan şey sevgi değildir.
🕯️ VE BİR ALTINCI TANIK
Beş gelenek saydım. Beşi de benden önce yaşamış, benden iyi düşünmüş insanların.
Şimdi altıncıyı ekleyeceğim, ve altıncısı ben olacağım.
Bunu bir yetki iddiasıyla değil, tam tersi bir sebeple yapıyorum. Çünkü ilk beş tanık ölçütü doğruluyor. Altıncı tanık ölçütün altında kalıyor.
Birinci soru: kim genişletti?
Yağmur benim özgürlük alanımı genişletti — çünkü bana kendi özgürlük alanımı hatırlattı.
Aşk sınır koymaz. Aşk ne kadar özgürse o kadar derindir.
Buradaki ifadeye dikkat edin, çünkü beş geleneğin hiçbirinde bu hâliyle yok.
Thich Nhat Hanh "sevdiğine özgürlük getirirsin" diyor. Oord "zorlamaz" diyor. Maturana "ötekinin olmasına izin verir" diyor. Üçü de veren tarafı anlatıyor.
Yukarıdaki cümle alan tarafı anlatıyor: sevilen kişi, sevildiği için kendi genişliğini hatırlıyor.
Bu, ölçütün bir ek maddesi olabilir:
Genişletmek, karşındakine alan açmak değildir. Karşındakine, alanının zaten var olduğunu hatırlatmaktır.
Ve bunu bir kuramcı söylemiyor.
İkinci soru: sen kimin alanını daralttın?
Bu kitabın en büyük riski, bu soruya dürüst bir cevabın olmamasıydı.
Ricoeur'ün tuzağı tam burada: ölçütü ilan edip kendini ölçütün dışında tutmak. Övgü, ya da duygusal klişe. Onaltıncı bölümde bunun adını koyacağız.
Cevap şu oldu:
Ben aşkın, sevginin alanını daralttım. Onun her zamanında ben olayım istedim.
Ve daralmanın tarifi de arkasından geldi:
"Ben artık onun her şeyiyim, o da benim her şeyim. Konu kapanmıştır."
Şimdi iki cümleyi yan yana koyun
| Birinci cümle | Aşk sınır koymaz. Ne kadar özgürse o kadar derindir. |
| İkinci cümle | Onun her zamanında ben olayım istedim. |
Bunlar bağdaşmıyor.
Ve ben bu bağdaşmazlığı düzeltmeyeceğim. Çünkü bu kitapta gördüğümüz her şey tam olarak bu bağdaşmazlığın etrafında dönüyor:
- Bölüm 2'de Patricia Love'ın içe geçmesi vardı: sevgi kılığında alan gaspı. Ve gaspı yapan kişi bunu gasp olarak görmüyordu.
- Bölüm 5'te Tennov'un on iki bileşeni vardı. En az yarısı, ötekinin zamanını doldurma isteğidir.
- Bölüm 6'da Buckingham Sarayı'nın önünde bekleyen kadın vardı.
Ve şimdi ölçütü yazan masada oturan adam, kendini aynı listede buluyor.
Ölçütün değeri de burada
Bu ölçüt bir madalya değil.
Bir ayna.
"Sevgi, ötekinin özgürlük alanını genişletiyorsa sevgidir" cümlesi, size iyi bir insan olduğunuzu söylemek için yazılmadı. Sizi bir ölçüye çağırmak için yazıldı. Ve o ölçünün altında kalmak, sevmediğiniz anlamına gelmiyor — sevginin işinin bitmediği anlamına geliyor.
Bölüm 2'de Harlow'un yavrusunun neyi öğrendiğini hatırlayın: uzaklaşmayı. Bir defada olmadı. Bir adım attı, geri baktı, yine gitti, biraz daha uzağa.
Yetişkinlerde de böyle oluyor. Ölçüt bir eşik değil, bir yön.
Beş tanık ölçütü kurdu.
Altıncı tanık ölçütün işe yaradığını gösterdi — çünkü ilk kestiği insan, onu yazan kişi oldu.
V. VE BAŞKA MOTORLAR
Bölüm 13'te aşkın motorunun eksik olduğunu gördük. Ve orada söz vermiştim: bu tek motor değil.
Şimdi üç motor daha.
⚖️ Motor 2: Karar
Søren Kierkegaard, Danimarkalı filozof. 1847'de Kjerlighedens Gjerninger — "Sevgi Eylemleri" adlı kitabı yazdı.
Kierkegaard'ın radikal iddiası şu: Sevgi bir eğilim değil, bir BUYRUKTUR.
Hristiyan öğretisinde bir emir vardır: "Komşunu kendin gibi sev."
Şimdi bu cümledeki tuhaflığa dikkat edin: Bir duygu nasıl emredilir?
Kimse size "şuna öfkelen" diye emredemez. "Şundan hoşlan" diye emredemez. Duygular emirle olmaz.
Kierkegaard diyor ki: İşte tam da bu yüzden sevgi bir duygu değil.
Sevgi bir eylemdir. Bir karardır.
Ve komşu kimdir? Seçmediğiniz kişi. Beğenmediğiniz, size benzemeyen, size iyi davranmayan.
Kierkegaard'ın sevgisi eksikle çalışmıyor. KARARLA çalışıyor.
Bu, Bölüm 13'ün tam alternatifi.
(Kierkegaard'ın bu kitabı burada hak ettiği derinlikte işlenmedi; Sevgi Eylemleri tek başına ayrı bir çalışmayı hak ediyor.)
🪞 Motor 3: Öz sevgi
Erich Fromm, Alman-Amerikalı psikanalist ve toplum kuramcısı. Sevme Sanatı'nın yazarı.
"Bencillik ve Öz Sevgi" adlı yazısında bir sahte ikilemi teşhir ediyor.
Der ki: İki karşıt öğreti var.
Bir yanda: "Bencillik günahtır, başkalarını sevmek erdemdir." Öte yanda: "İnsandaki en güçlü ve meşru dürtü bencilliktir; herkes kendi çıkarını kovalarsa ortak iyi de gerçekleşir."
Ve bu ideolojilerde bencillik ile öz sevgi eşanlamlı kullanılıyor.
Fromm diyor ki: Bu bir hata.
Ve bu makale açısından sonucu şu:
Kendini sevmeyen, başkasını sevemez.
Neden? Çünkü Bölüm 13'ün mantığını hatırlayın. Kendini "Öteki'nin eksiği" olarak kuran kişi, kendi başına var olamaz. O yüzden karşısındakinin ihtiyacına bağımlıdır.
Ve o bağımlılık, sevgi değildir. Bir hayatta kalma stratejisidir.
Beş geleneğin ölçütünü kendinize de uygulayın:
Sizin sevginiz, KENDİ özgürlük alanınızı da genişletiyor mu?
🕊️ Motor 4: Bağışlama
Ve şimdi çoğu aşk kitabının atladığı bir şey.
Limerans söndü. Alarm kapandı. Ve tutkudan şefkate geçmeniz gerekiyor.
Peki arada ne oluyor?
Bir şey oluyor ve adı genellikle konmuyor:
BAĞIŞLAMA.
Glen Pettigrove, 2012'de Forgiveness and Love — "Bağışlama ve Sevgi" adlı bir kitap yazdı. Kitabın değerlendirmesini yazan Kathryn Norlock, ilginç bir tarihsel not düşüyor: felsefede bağışlama üzerine çalışmalar son yirmi beş yılda o kadar arttı ki, artık parmakla sayılamıyor.
Yani felsefe, bağışlamayı yeni yeni ciddiye alıyor.
Neden bu makale için önemli?
Çünkü on yedinci aydan sonra ne olur, düşünün.
Alarm kapanır. Ve kristal çözülür.
Bölüm 5'te öğrendiğimiz kristalleşmeyi hatırlayın: kusurlar görülüyordu, sadece aleyhte delil sayılmıyordu.
Şimdi mahkeme yeniden kuruluyor. Hâkim geri geliyor.
Ve elinizde birikmiş bir dosya var: kırılmış sözler, unutulmuş günler, söylenmemiş şeyler, söylenmiş olması gereken şeyler.
Ne yapacaksınız?
Üç seçenek var:
- Dosyayı kapatmak — inkâr. Sürdürülemez.
- Dosyayı işletmek — hesap. İlişkiyi bitirir.
- Bağışlamak.
Ve bağışlama, üçüncü seçenek olarak, çok tuhaf bir şeydir:
Hak edilmeyeni vermek.
Bu cümleyi bir kenara yazın. Bu makalenin sondan bir önceki bölümünde ona geri döneceğiz — ve orada bir Fransız filozof, bunun bir ekonomi olduğunu söyleyecek.
VI. 📖 EDEBÎ PANZEHİR
Bu bölüm fazla huzurlu bitmesin. Çünkü hayat öyle değil.
Üç edebî ses ekliyorum.
Toni Morrison, Love (2003)
Nobel ödüllü yazar. Romanın adı doğrudan: "Sevgi."
Bill Cosey ölür ve ardında karmakarışık bir miras bırakır. Hayatındaki kadınlar — May, Christine, Heed, Junior ve Vida — kıskançlık ve acı içinde birbirlerine dolanırlar.
Romanın gösterdiği şey şu:
Sevgi kurumsallaştığında MÜLKİYETE dönüşebilir.
Kim onun gerçek karısıydı? Kim mirasçı? Kim daha çok sevildi?
Sevgi, bir hak iddiası hâline geliyor.
Ve bu, Goldman'ın 1914'te söylediği şeyin — "evlilik bir sigorta sözleşmesidir" — roman hâli.
🌳 Alice Munro, The Progress of Love (1986)
Ve şimdi bu bölümün — belki de bu kitabın — en güzel imgesine geliyoruz.
Nobel ödüllü Kanadalı yazar. Kitabın adı: "Sevginin Seyri."
Başlığın kendisi bir tez: Sevginin bir seyri, bir güzergâhı, bir ilerleyişi vardır.
Ve kitabın orijinal kapağı için editörü bir tablo seçmiş: Alex Colville'in Horton's Landing'de Karaağaç adlı gerçekçi resmi.
Tablo ne gösteriyor?
Dallarının yarısı canlı, yarısı ölü bir karaağaç.
Ve kitap kulübü tartışma rehberinin ilk sorusu şu:
"Kapaktaki karaağacın dallarının yarısı gürbüz, yarısı ölüyor. Bu kitaptaki hangi hikâyeler size bu ağaçla temsil ediliyor gibi geliyor?"
Ve şimdi o imgeyi bu bölüme uygulayın
Bir ağaç.
Dallarının yarısı ölü. Yarısı canlı.
Limerans söner. — ölü dallar. Şefkat büyür. — canlı dallar.
Ve şimdi asıl mesele:
İKİSİ AYNI AĞAÇ.
On yedinci ay meselesi tam olarak budur.
Bir şey ölmedi ve yerine başka bir şey gelmedi. Aynı ağacın bazı dalları kurudu, bazıları büyümeye devam etti.
Ve o ağaca bakıp "yarısı ölmüş" diyebilirsiniz. Ya da "yarısı hâlâ yaşıyor" diyebilirsiniz.
İkisi de doğru. Ve ağaç ayakta.
Ve bir Türkçe cümle
Sait Yılmaz'ın derlemesinde, bu bölümün tamamını özetleyen bir cümle var:
"Devam eden aşk değil, aşktan da üstün olan 'sevgi'dir."
Ve devamı:
"Yani aşk sevmeyi becerebilirsen aşktan da üstün bir yaşantıya, hatta bir şölene dönüşebilir."
"Sevmeyi becerebilirsen."
Thich Nhat Hanh'in "doğru sevmek için eğitim gerekir" dediği şey. Bir yeti.
Ve aynı derlemede, insanı durduran bir gözlem daha var:
"Bazen insanlar âşık olmayı, âşık olduklarından daha çok severler."
Bölüm 13'ün bir cümlelik özeti. Halk bilgeliğinden.
TOPARLAYALIM
1. On yedi ay bir bitiş değil — bir kimyasal alarmın kapanması. Ve hiçbir beden kırk yıl alarm durumunda kalamaz.
2. Aşk araştırmalarının eksik değişkeni zaman. Berscheid 2010'da bunu söyledi; Stopes 1918'de söylemişti. Doksan iki yıllık bir körlük.
3. Ve Naar'la birlikte: bu bir yöntem değil, kategori düzeltmesi. Aşk zaten zamansal türden bir şey.
4. Sönen tutkunun yerine büyüyen şeyin adı var: şefkatli sevgi — "nihayetinde ötekinin iyiliği etrafında merkezlenen sevgi." Ve tutkuyla çelişmiyor — onunla birlikte artıyor.
5. Nasıl konuştuğunuz, ne kadar sevdiğiniz kadar önemli. Ve bunlar öğrenilebilir şeyler.
6. Thich Nhat Hanh'in dört unsuru: maitri, karuna, mudita, upeksha. Ve hepsinin temeli: "Anlamak, sevginin özüdür."
7. Ve beş gelenek — Budist, Hristiyan, klinik, primatolojik, biyolojik — birbirinden habersiz, tek bir ölçütte buluşuyor:
Sevgi, ötekinin özgürlük alanını genişletiyorsa sevgidir. Daraltıyorsa, başka bir şeydir.
8. Ve eksikten başka motorlar da var: karar (Kierkegaard), öz sevgi (Fromm), bağışlama (Pettigrove).
9. Karaağaç: yarısı ölü, yarısı canlı. Ve ikisi aynı ağaç.
Ve şimdi bir itiraf
Bu makale boyunca bir şey yaptım ve şimdi onun hesabını vermem gerekiyor.
Sürekli romanlardan, şiirlerden, hikâyelerden alıntı yaptım.
Şarkılar Şarkısı'ndaki grotesk bedenler. McEwan'ın sahte vaka raporu. Soueif'in goblen'i. Morrison'ın kıskanç kadınları. Munro'nun yarı ölü karaağacı. Knapp'in alkol aşkı. Ve Shakespeare, ve Stendhal, ve Arnold.
Bunları süs olarak kullanmadım. Kanıt olarak kullandım.
Peki buna hakkım var mı?
Bir roman, bir bulgu mudur? Bir şiir, bir veri midir?
Çoğu bilim insanı hayır der. Ve haklı olabilirler.
Bir sonraki bölüm, bu makalenin kendi yöntemini savunduğu bölüm.
Ve orada altı tanık çağıracağım. Biri bir nörobiyolog olacak — kendi alanının yetmediğini söyleyen. Biri iki antropolog olacak — kanıtlarının beşte ikisini şarkılardan almış. Biri bir romancı olacak — romanını sahte bir bilimsel makaleyle bitiren.
Ve biri de bir psikanalist olacak, bu tartışmanın en sert cümlesini kuran:
"Bilim, aşkı anlamamıza hiçbir katkı yapmamıştır."
Ona da cevap vereceğim.
→ Bölüm 15: Edebiyat Neden Kanıttır?
Bölüm 15 — Edebiyat Neden Kanıttır?
Bu kitabın kendini savunduğu bölüm
İddianame
Bu kitap boyunca bir şey yaptım. Şimdi hesabını vermem gerekiyor.
Size bilimsel bulgular anlattım: fMRI taramaları, hormon tabloları, 166 kültürün kodlanması, 800 kişilik örneklemler, faktör analizleri.
Ama arada bir başka şey daha yaptım.
Romanlardan alıntı yaptım.
Ve sadece "renk katmak" için değil. Argümanın içine yerleştirdim.
Sayalım:
- Şarkılar Şarkısı'ndaki grotesk bedenleri, Tennov'un kristalleşme bulgusuna kanıt olarak kullandım.
- McEwan'ın romanını, aşk ile hastalık arasındaki sınırı tartışırken veri gibi ele aldım.
- Soueif'in goblen'ini bu makalenin amblemi yaptım.
- Munro'nun karaağacını, on yedi ay bulgusunun görseli olarak sundum.
- Stendhal'in tuz madenini, bir psikoloji kavramının tanımı olarak verdim.
- Ve Shakespeare'in iki dizesini, üç bilim insanının vardığı sonucun önceden söylenmiş hâli diye takdim ettim.
Şimdi bir bilim insanı bana şunu sorabilir — ve sorması gerekir:
"Bir roman bir bulgu mudur? Bir şiir bir veri midir?"
Cevabım: Değildir. Ama başka bir şeydir. Ve o şey vazgeçilmezdir.
Bu bölüm o cevabın gerekçesi.
I. ALTI TANIK
Kendi savunmamı yapmadan önce, tanıkları çağıracağım.
Altı tanık. Hepsi bilim insanı. Hepsi kendi alanının içinden konuşuyor.
Ve altısı da aynı şeyi söylüyor.
🎙️ Tanık 1: Sosyolog kenara koyuyor
William Goode, 1959. Bölüm 9'un adamı.
Makalesine, aşk üzerine yazılmış metinleri sınıflandırarak başlıyor. Ve listenin birinci maddesi şu:
"Şiirsel, hümanist, edebî, erotik, pornografik: Aşk üzerine BÜTÜN literatürün açık ara EN BÜYÜK GÖVDESİ, onu kapsamlı bir deneyim olarak görür."
Ve saymaya başlıyor: Bocaccio, Chaucer, Dante. Sonra "nasıl yapılır" kitapları yazanlar: Vatsyayana (Kâmasûtra), Ovidius, Aquitaine Dükü IX. William, Marie de France, Andreas Capellanus (Saraylı Aşkın Sanatı).
Goode bunları sayıyor.
Ve sonra bir kenara koyuyor.
Makalenin geri kalanında bir daha dönmüyor. Sosyolojiye geçiyor.
Dikkat edin: Aşk üzerine yazılmış en büyük külliyatı tespit ediyor — ve kullanmıyor.
🎙️ Tanık 2: Psikolog itiraf ediyor
Harry Harlow, 1958. Bölüm 1 ve 2'nin adamı.
Meslektaşlarının karşısında, o meşhur konuşmada:
"Sevgi hakkında bildiğimiz o azıcık şey, basit gözlemin ötesine geçmiyor. Ve sevgi hakkında yazdığımız o azıcık şeyi bile, ŞAİRLER VE ROMANCILAR BİZDEN DAHA İYİ YAZMIŞ."
Bir psikoloji derneğinin başkanı, yıllık kongrede, kendi alanı hakkında bunu söylüyor.
🎙️ Tanık 3: Nörobiyolog davetiye yazıyor
Semir Zeki, 2007. Bölüm 3'ün adamı.
Aşkın beyin haritasını çıkardıktan sonra, makalesinin sonunda şunu yazıyor:
"Yine de aşkın, özellikle romantik aşkın biyolojik incelemesi daha ileri gitmeli ve DÜNYANIN AŞK EDEBİYATINI inceleyerek elde edilebilecek biyolojik kavrayışları aramalıdır — ve böylece beşeri bilimlerin ürününü kendi yörüngesine almalıdır."
Bunun kim tarafından söylendiğini görün.
Bu, bir edebiyatçının bilime attığı taş değil. Bu, bir filozofun indirgemeciliğe yönelttiği eleştiri değil.
Bu, alanının en iyi cihazlarını kullanmış bir nörobiyoloğun, "buraya kadar; gerisi için şairlere bakmalıyız" demesi.
🎙️ Tanık 4: Antropoloji zaten yapıyor
Jankowiak & Fischer, 1992. Bölüm 11'in adamları.
166 kültürü taradılar ve %88,5 buldular. Bu, bu kitaptaki en sağlam ampirik bulgulardan biri.
Peki neyi kanıt saydılar?
Beş göstergeyi hatırlayın:
| # | Gösterge | Türü |
|---|---|---|
| 1 | Kişisel ıstırap ve özlem anlatıları | anlatı |
| 2 | Aşk şarkıları veya folklor | anlatı |
| 3 | Kaçma (elopement) | davranış |
| 4 | Tutkulu aşkı doğrulayan yerli anlatılar | anlatı |
| 5 | Etnografın beyanı | anlatı |
Beş göstergenin dördü anlatısal.
Yani: "Edebiyat kanıt sayılabilir mi?" diye tartışırken, alan ZATEN onu kanıt olarak kullanıyor.
Ve sadece kullanmıyor — kültürlerarası psikolojinin en çok atıf alan bulgularından birini onun üzerine kuruyor.
🎙️ Tanık 5: Alışveriş bin yıllık
Biesterfeldt & Gutas, 1984. Bölüm 6'nın adamları.
Antik ve İslam tıbbındaki aşk hastalığı literatürünü incelerken şunu kaydediyorlar:
"Âşığın belirti tablosu, tıp geleneğinden esinlenmişti — ama KENDİ HAYATINI YAŞADI."
Ve edebiyatın (edeb geleneğinin) ürettiği fikirler:
- Melankolik aşkın zihni ve bedeni giderek işgal etmesi
- Aşkın sonunda münhasırlık iddiasında bulunması
- Ve tedavi edilemezliği
Şimdi bu üç fikri Tennov'un 1979 tarihli listesiyle karşılaştırın: 1. madde (müdahaleci düşünce), 4. madde (aynı anda tek kişi), 11. madde (her şeyi arka plana itme).
Tıp edebiyata bir liste verdi. Edebiyat o listeyi geliştirdi. Ve dokuz yüz yıl sonra, bir psikolog aynı listeyi yeniden keşfetti.
Bu bir alışveriş. Ve bin yıllık.
🎙️ Tanık 6: Ve en sert olanı
André Green. Fransız psikanalist. Paris Psikanaliz Derneği'nin eski başkanı, alanının en saygın isimlerinden.
2005'te Gregorio Kohon'la birlikte yazdığı kitapta şunu söylüyor:
"Bilim, aşkı anlamamıza HİÇBİR KATKI YAPMAMIŞTIR; sanat, edebiyat ve özellikle şiir ona en iyi giriştir."
Harlow "şairler bizden iyi yazdı" demişti.
Green daha ileri gidiyor: "Biz hiçbir şey katmadık."
II. VE ŞİMDİ GREEN'E İTİRAZ EDİYORUM
Bu kitap boyunca hiçbir kaynağı gizlemedim, hiçbir itirazı yumuşatmadım.
Şimdi de bir kaynağa açıkça karşı çıkıyorum.
Green haksız.
Ve neden haksız olduğunu göstermek, bu bölümün en önemli işi. Çünkü eğer Green haklıysa, bu kitabın yarısı çöp.
Karşı kanıtlar
① Harlow, 1958. Bebeğin annesini besin için değil temas için seçtiğini bize hangi şair söyledi?
Hiçbiri. Bunu bir laboratuvar söyledi. Ve o bulgu, dünyanın dört bir yanındaki yetimhanelerde ve hastanelerde bebeklere yapılan muameleyi değiştirdi. Sayısız insan bebeği, o deney yüzünden daha çok kucağa alındı.
② Cheng ve ark., 2010. Sevdiğinizi acı içinde hayal ettiğinizde beynin sizi ondan ayıran bölgeyi kapattığını ve ilişki ne kadar yakınsa kapanmanın o kadar derin olduğunu hangi roman söyledi?
Hiçbiri. Şairler "canı canımdan" dedi — güzel bir sezgi. Ama ölçen bir tarayıcı oldu.
③ Jankowiak & Fischer, 1992. Romantik aşkın Batı'ya özgü olmadığını hangi şiir kanıtladı?
Hiçbiri. Bunu 166 kültürün sistematik kodlanması kanıtladı. Ve bu bulgu, iki yüz yıllık bir Avrupamerkezci varsayımı yıktı.
④ Swidler, 2001. İnsanların birbirine zıt iki aşk modelini aynı anda taşıdığını ve bunun onları hiç rahatsız etmediğini hangi romancı fark etti?
Hiçbiri. Bunu 88 mülakat gösterdi.
O hâlde Green neden bu kadar sert konuşuyor?
Çünkü haklı olduğu bir şey var. Ve o şeyi doğru adlandırmak lazım.
Green'in gördüğü şu: Bilimin ulaşamadığı bir kalıntı var.
Ve bu kitabın iddiası şu:
O kalıntı rastgele değil. Bir düzeni var. Ve o düzeni adlandırabiliriz.
Green "bilim hiçbir şey katmadı" diyerek fazla ileri gidiyor. Ama "bilim her şeyi kapsar" demek de fazla ileri gitmek olur.
Doğru soru şu: Bilim tam olarak neyi tutamıyor — ve neden?
Bu bölümün geri kalanı o sorunun cevabı.
III. TARTIŞMANIN ROMANI
Şimdi tuhaf bir şey yapacağım.
Bilim ile edebiyat arasındaki kavgayı anlatmak için — bir roman kullanacağım.
Çünkü tam olarak o kavgayı konu edinen bir roman var.
Enduring Love, 1997
Bölüm 6'da tanışmıştık. Balon kazası, Jed Parry, de Clérambault sendromu.
Ama romanın asıl konusu bu değil.
Romanın asıl konusu, iki insan arasındaki bir entelektüel kavga.
Joe Rose — anlatıcı. Bilim gazetecisi. Bir zamanlar akademik kariyer hayali kurmuş, sonra popüler bilim yazarlığına geçmiş. Rasyonel, ölçen, açıklayan bir adam.
Clarissa — Joe'nun partneri. John Keats üzerine çalışan bir edebiyat akademisyeni. Şairin son mektupları peşinde.
Ve roman boyunca bu ikisi, mutfak masasında, aynı kavgayı defalarca yapıyorlar.
Joe'nun tezi
Joe, bir deneme yazmaya çalışıyor. Konusu:
"Bilimde anekdotun ve anlatının ölümü."
Tezi şu: Darwin'in kuşağı, yayımlanmış makalelerde "hikâye anlatma lüksüne" izin veren SON kuşaktı.
Ve örnek olarak 1904'te Nature dergisine yazılmış bir mektubu buluyor. Konu: hayvanlarda bilinç. Yazan bir beyefendi, bir arkadaşının köpeği hakkında bir hikâye anlatıyor:
Köpek, şöminenin yanındaki rahat koltuğu sever. Bir akşam, yemekten sonra sahibi köpeği koltuktan kaldırır ve kendisi oturur. Köpek birkaç dakika ateşin başında sessizce oturur. Sonra kapıya gider ve dışarı çıkmak için sızlanır.
Sahibi kalkıp kapıyı açar — ve köpek hızla geri dönüp koltuğa kurulur.
Yazar, köpeğin ağzında birkaç saniyeliğine "gizlenmemiş bir zafer ifadesi" olduğunu bildiriyor.
Ve sonuç çıkarıyor: Köpeğin bir planı vardı. Geleceğe dair bir kavrayışı vardı. Ve kasıtlı bir aldatma uyguladı.
Joe'nun eleştirisi
Joe bu hikâyeyi çok seviyor. Ama sevme sebebi, hikâyenin güzelliği değil.
Şöyle yazıyor:
"Burada hoşuma giden şey, anlatının gücü ve çekiciliğinin YARGIYI BULANDIRMASIYDI. Herhangi bir bilimsel araştırma ölçütüne göre, hikâye — ne kadar sevimli olursa olsun — bir saçmalıktı."
Ve sıralıyor: Hiçbir kuram öne sürülmemiş. Terimler tanımlanmamış. Bir kişilik anlamsız bir örneklem. Ve gülünç bir insanbiçimcilik.
(İnsanbiçimcilik: hayvanlara ya da nesnelere insan zihni atfetmek.)
Joe, aynı olayı başka türlü açıklamanın kolay olduğunu söylüyor: Köpek koltuktan kaldırılır, en iyi ikinci yeri seçer — ateşin başı. Kapıyı görür, çıkmak ister. Kapı açılınca fikrini değiştirir. Boş koltuğu görür, oturur.
Plan yok. Aldatma yok. Sadece bir dizi tepki.
Ve Joe haklı. Bilimsel olarak tamamen haklı.
Clarissa'nın karşı çıkışı
Ama Clarissa başka bir şey görüyor.
Joe, o dönem bilim yayıncılığının modasını anlatıyor: birkaç yıl önce herkes kaos teorisi istiyordu, şimdi neo-Darwincilik, evrimsel psikoloji ve genetik istiyor. Joe şikâyetçi değil — işler iyi gidiyor.
Ama Clarissa bütün bu projeye cephe alıyor. Ve bir akşam patlıyor:
"Bu yeni köktencilik," demişti bir akşam. "Yirmi yıl önce sen ve arkadaşların sosyalisttiniz ve herkesin şanssızlığı için çevreyi suçluyordunuz. Şimdi bizi genlerimize hapsettiniz ve her şeyin bir sebebi var!"
Bu cümle çok şey söylüyor. Ve doğrudan bu kitabın Bölüm 11'ine dokunuyor: her açıklama biçimi bir çerçevedir, ve çerçeveler moda olur.
🎯 Ve şimdi bebeğin gülümsemesi
Şimdi romanın — ve bence bu bölümün — en önemli sahnesine geliyoruz.
Joe, biyolog E. O. Wilson'dan bir pasaj okuyor Clarissa'ya. Wilson, bebeğin gülümsemesini şöyle tanımlıyor:
"Zoolog terminolojisinde o, bir toplumsal tetikleyicidir — temel bir toplumsal ilişkiye aracılık eden, doğuştan gelen ve görece değişmez bir sinyal."
Yani: Bebek gülümsemesi bir mekanizmadır. Ebeveynden bakım davranışı çeken evrimsel bir düğme.
Bilimsel olarak doğru. Ve Joe bunu heyecan verici buluyor.
Clarissa'nın tepkisi:
"Her şey soyuluyordu, dedi, ve bu süreçte daha büyük bir anlam kaybediliyordu. Bir zoologun bebeğin gülümsemesi hakkında söyleyecekleri gerçekten ilginç olamazdı.
O gülümsemenin hakikati, ebeveynin gözünde ve kalbindeydi — ve ancak ZAMAN İÇİNDE ANLAM KAZANAN, AÇILIP GELİŞEN SEVGİDEYDİ."
Şimdi durun
O son cümleyi bir daha okuyun.
"...ancak zaman içinde anlam kazanan, açılıp gelişen sevgide."
Şimdi bir önceki bölümü hatırlayın.
Ellen Berscheid, 2010, Annual Review of Psychology: "Dördüncü Boyutta Aşk." Tezi: aşk araştırmalarının eksik değişkeni zamandır; sevgi ancak zaman ekseninde anlaşılabilir.
Ve Clarissa — kurgusal bir edebiyat profesörü — aynı tezi 1997'de söylüyor.
Bir romancı, uydurduğu bir karakterin ağzından, bir bilim makalesinin tezini ON ÜÇ YIL ÖNCE kurmuş.
Ve dikkat: Clarissa bunu bir araştırma yaparak bulmadı. Bir kavganın ortasında, sinirle söyledi.
Ama Joe'ya da hakkını verelim
Joe'nun cevabı da güçlü. Roman bu kavgada taraf tutmuyor ve biz de tutmayacağız.
Joe diyor ki: Clarissa fazla zaman geçirmiş John Keats'in yanında. Keats bir dâhiydi, kabul — ama aynı zamanda bir karanlıkçıydı:
"...bilimin dünyayı hayretten yoksun bıraktığını düşünmüştü, oysa tam tersi doğruydu."
Ve devam ediyor:
"Bir bebeğin gülümsemesine değer veriyorsak, neden kaynağını düşünmeyelim? Bütün bebeklerin gizli bir şakası olduğunu mu söyleyeceğiz? Ya da Tanrı'nın uzanıp onları gıdıkladığını? Ya da — en az inanılmaz olanı — gülümsemeyi annelerinden öğrendiklerini?"
Joe'nun sorusu meşru: Bir şeyin nasıl çalıştığını bilmek, onu değersizleştirir mi?
Ve Bölüm 1'de Lasswell'lerin verdiği cevabı hatırlayın: Kartalın kanadı altındaki basınç farkını bilmek, o süzülüşü çirkinleştirmiyor.
🎭 Ve romanın numarası: biçimin argümanı
Şimdi McEwan'ın yaptığı şeyi tekrar hatırlayalım — ama bu kez anlamını görelim.
Roman bitiyor. Ve arkaya bir Ek geliyor:
"British Review of Psychiatry'den yeniden basılmıştır." Yazarlar: Robert Wenn ve Antonio Camia.
Kusursuz bir vaka raporu. Giriş, literatür taraması, tanı ölçütleri, kaynakça. Plutarkhos'a, Galen'e, Cicero'ya atıflar.
Ve o iki ismin harfleri, "Ian McEwan"ın anagramı.
Şimdi ne olduğunu görün:
Bilim ile anlatı arasındaki savaşı konu edinen roman, sonunda KENDİSİ bir bilimsel makaleye dönüşerek bitiyor.
McEwan taraf tutmuyor. İkisini aynı kapağın içine koyuyor.
McEwan'ın romanı, bu kitabın yapmaya çalıştığı şeyin kurgusal provasıdır.
IV. 🌈 VE ŞİMDİ İKİ YÜZ YILLIK BİR HALKA
Bu bölümü yazarken karşılaştığım en güzel tesadüfü anlatacağım.
2014: Oxford'da bir makale
Brian Earp, Anders Sandberg ve Julian Savulescu — Oxford Üniversitesi'nin uygulamalı etik ve nöroetik merkezlerinden.
Bir makale yazıyorlar: "Aşkın tıbbileştirilmesi."
Konu: İlaçlar ve yeni teknolojiler, yetişkin romantik ilişkilerinde şehvet, çekim ve bağlanma duygularını artırmak (ya da azaltmak) için kullanılabilir. Bu, aşkın ve kalp acısının "tıbbileşmesine" yol açabilir — ki bazıları için bu ciddi bir endişe kaynağı.
Tezleri dengeli:
"'Aşkın tıbbileştirilmesi'nin zorunlu olarak sorunlu olması gerekmez — ama nasıl geliştiğine bağlı olarak iyi ya da kötü sonuçlar doğurması beklenebilir."
Ve biyoetikçilere düşen görev: sürecin iyi tarafa yönelmesine yardım etmek.
Ve makalenin epigrafı
Şimdi asıl mesele.
Makaleye bir şiirle başlıyorlar:
"...Bütün büyüler uçup gitmez mi Soğuk felsefenin salt dokunuşuyla? Bir zamanlar gökte müthiş bir gökkuşağı vardı: Artık dokusunu biliyoruz, ipliğini; o verildi Sıradan şeylerin donuk kataloğuna. Felsefe bir Meleğin kanatlarını kırpacak, Bütün gizemleri kural ve cetvelle fethedecek, Perili havayı ve cin dolu madeni boşaltacak— Bir gökkuşağını çözecek, tıpkı bir zamanlar ördüğü gibi..."
Bu dizeler John Keats'in, 1820 tarihli Lamia adlı şiirinden.
🎯 Ve şimdi halkayı görün
McEwan'ın romanındaki Clarissa kim?
Bir Keats uzmanı.
Ve Joe onu nasıl eleştiriyordu?
"Keats bir karanlıkçıydı; bilimin dünyayı hayretten yoksun bıraktığını sanıyordu."
Şimdi bir araya getirin:
| Yıl | Kim | Ne yapıyor |
|---|---|---|
| 1820 | Keats | "Felsefe gökkuşağını çözecek" diye şiir yazıyor |
| 1975 | Senatör Proxmire | "Aşkı analiz etmek onu yok eder" diyor |
| 1997 | McEwan | Keats uzmanı bir karakteri, bir bilim gazetecisiyle kavga ettiriyor |
| 2014 | Oxford biyoetikçileri | Aşk ilaçlarını tartışırken aynı şiiri epigraf yapıyor |
İki yüz yıllık bir dize, hâlâ tartışmanın ekseni.
Bunu bir düşünün.
Yirmi birinci yüzyılda, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde, biyoetikçiler aşkı ilaçla değiştirmeyi tartışıyor.
Ve tartışmaya başlarken, 1820'de bir şairin yazdığı dizeye yaslanıyorlar.
Neden?
Çünkü o dize, korkuyu en iyi ifade eden metin.
Bir bilimsel makale "tıbbileşme endişesi vardır" diyebilirdi. Ama "gökkuşağını çözmek" kadar iyi anlatamazdı.
Ve bu, bu bölümün beşinci iddiasına götürüyor bizi. Az sonra geleceğiz.
Bir de cevabı
Keats haklı mı?
Bu kitap boyunca üç kez bu soruyla karşılaştık:
Keats (1820): "Bilim gökkuşağını çözer." Proxmire (1975): "Aşkı analiz etmek onu yok eder." Green (2005): "Bilim aşka hiçbir katkı yapmadı."
Ve Lasswell'lerin 1976'daki cevabı, üçüne birden:
"Erkeğin kızla yolunu incelemekten, kartalın gökyüzündeki yolunu ya da geminin denizdeki yolunu incelemekten kazanıldığı kadar çok şey kazanılabilir."
Kartalın kanadındaki basınç farkını biliyoruz. Ve kartal hâlâ güzel.
Gökkuşağının kırılma açısını biliyoruz. Ve gökkuşağı hâlâ insanı durduruyor.
Joe'nun dediği gibi: tam tersi doğru.
V. ÖLÇEĞİN TUTAMADIĞI
Şimdi asıl soruya geliyoruz: Bilim tam olarak neyi tutamıyor?
Ve ilk cevabı Bölüm 11'den biliyoruz.
Tarab
Soueif'in anlatıcısı Amal, bir kelimeyi çeviremiyordu:
"'Tarab'ı nasıl çeviririm?... Öyle özgül bir hâl ki, kendine ait bir kökü var: t/r/b."
Şimdi bunu bir ölçek açısından düşünün.
Bölüm 8'de tanıştığımız Aşk Tutumları Ölçeği'ni hatırlayın. 42 madde. Binlerce kişiye uygulandı. İyi bir araç.
Ama bir ölçeğin temel gereği vardır: her kültürde AYNI maddeyi sormak zorundadır.
Çünkü karşılaştırma yapacaksınız. Türk katılımcıya farklı, Amerikalı katılımcıya farklı soru sorarsanız, verileriniz karşılaştırılamaz.
Sonuç: Ölçek, sadece ortak olanı ölçebilir.
Ve tarab, ortak değil.
Ölçek standartlaşmak zorundadır. Kurgu, artığı saklayabilir.
Ölçeğin attığı şeyi roman tutar.
Bu, bilimin bir kusuru değil. Yönteminin gereği. Karşılaştırma yapabilmek için, karşılaştırılamayanı dışarıda bırakmak zorundasınız.
Ama dışarıda bıraktığınız şey yok olmuyor. Bir yerde duruyor.
Ve o yer, edebiyat.
VI. 🌊 BİLİM METAFORLARINI NEREDEN ALIYOR?
Şimdi bu bölümün en sürpriz bulgusuna geliyoruz. Ve bunu araştırırken ben de şaşırdım.
1995: Denizin aşkı
P. Murgatroyd, klasik filolog. 1995'te The Classical Quarterly dergisinde bir makale yayımlıyor: "Denizin Aşkı."
Konusu şu: Yunan ve Latin edebiyatında aşk ve cinsellik için kullanılan denizcilik metaforlarının tarihi.
Ve buldukları:
"Denizin aşkı... en önemli aşk figürlerinden biriydi. Hem Yunanca hem Latincede, en eski dönemlerden en geç dönemlere kadar yer aldı; birkaç şiir türünde kullanıldı (bazen bütün şiirlere hâkim oldu), düzyazıda da görüldü, ve İskenderiyelilerin ve özellikle Augustus dönemi şairlerinin elinde ileri bir gelişme aşamasına ulaştı."
Örneklerden biri, Theognis'ten (MÖ 6. yüzyıl):
Yaşlı bir kocayı ve sadakatsiz genç karısını anlatıyor. Kadın, kocasının denetim çabalarına aldırmıyor, sık sık evden kaçıp geceyi başka bir adamın evinde geçiriyor.
Ve şöyle tarif ediliyor:
Dümene uymayan bir tekne gibi. Çapaları tutmuyor. Bağlarını koparıyor ve sık sık başka bir limanda geceliyor.
Bu, iki bin altı yüz yıllık bir metafor.
🎯 Ve şimdi Stopes'a bakın
Marie Stopes, 1918. Bir botanikçi. Fosil bitkiler uzmanı. Bilim insanı.
Kadınlarda arzunun ritmini anlatmak istiyor. Ve hangi metaforu seçiyor?
GELGİT.
"...kadındaki cinsel gelgiti ne zaman inceleyecekler?"
"Bir yüzücü kumsala geldiğinde deniz çekilmişse, derin mavi su beklediği yerde kum bulmuşsa — banyosundan olduğu için denize kızıp ona 'kaprisli' der mi?"
"...gelgiti çekilmişken..."
"...dalgalar geri çekilmiş, kum bırakmış..."
Bir bilim kitabı. Bir bilimsel iddia. Ve tamamen denizcilik metaforlarıyla kurulmuş.
Stopes bunu Theognis'ten aldığını biliyor muydu? Muhtemelen hayır.
Ama o metafor oradaydı. Yirmi altı yüzyıldır dilin içinde dolaşıyordu. Ve Stopes bir kavram aradığında, eline o geldi.
Ve bu bölümün beşinci iddiası
Bilimsel dil kendi metaforlarını icat etmez. EDEBÎ REPERTUVARDAN ÖDÜNÇ ALIR.
Ve ödünç aldığı metafor, NE GÖREBİLECEĞİNİ belirler.
Bu son cümle önemli.
Stopes "gelgit" metaforunu seçtiği için ne gördü?
- Arzunun döngüsel olduğunu.
- Öngörülebilir olduğunu.
- Ve — en önemlisi — kimsenin suçu olmadığını.
Deniz çekildiğinde denizi suçlamazsınız. Metafor, ahlaki yargıyı devre dışı bıraktı.
Başka bir metafor seçseydi ne olurdu? Diyelim ki "arıza" metaforu seçseydi. Ya da "direniş."
Bambaşka bir kitap yazardı.
Ve o kitap, kadınları başka türlü tarif ederdi.
İmge zinciri
Şimdi bu kitaptaki imgelere bakın:
| İmge | Kim | Ne açıklıyor |
|---|---|---|
| Tuz madenindeki dal | Stendhal | Kristalleşme |
| Deniz ve gelgit | Theognis → Stopes | Arzunun ritmi |
| Yarısı ölü karaağaç | Colville → Munro | On yedinci ay |
| Üç panelli goblen | Soueif | Aşkın katmanlılığı |
| Alet çantası | Swidler | Kültür |
| Çözülen gökkuşağı | Keats → Earp | Tıbbileşme korkusu |
Bunların hiçbiri bir ölçüm değil.
Ve hepsi olmadan bu kitap yazılamazdı.
Çünkü kavramlar imgelerden doğuyor. Önce bir şeye benzetiyorsunuz, sonra ölçüyorsunuz.
VII. VE BU KİTABIN KENDİSİ
Son bir şey. Ve bu, bir itiraf.
Akademik yazının tabusu
Carol Marie Kiriakos (Aalto Üniversitesi) ve Janne Tienari (Hanken Ekonomi Okulu), 2018'de Management Learning dergisinde bir makale yayımladılar.
Başlık: "Akademik yazma, sevgi olarak."
Ve özetin ilk cümlesi:
"Yazma, hegemonik akademik söylemde, doğru dergilerdeki yayınları hedefleyen rasyonel ve öngörülebilir bir etkinlik olarak sunulur. Buna rağmen birçok akademisyen yazmakta zorlanır."
(Hegemonik: bir görüşün o kadar yerleşmiş olması ki, alternatifi düşünülemez hâle gelmesi. Tartışılmıyor bile — doğal sayılıyor.)
Ve tezleri şu:
Yazma aslında bedensel, duyusal, duygusal, toplumsal ve kimlikle ilgili bir etkinliktir.
Ama akademide bu yön TABUDUR.
Amaçlarını da açıkça yazıyorlar: yazmanın potansiyelini serbest bırakmak ve "akademideki eril düzeni karıştırmak ve bozmak."
Ve bir cümle daha:
"Sevgi, kırılganlık ve cesaret hakkında konuşmak için bir dil sunar."
🔗 Ve üç bağlantı
① Stopes'a, yüz yıl sonra.
Stopes 1918'de ne demişti?
"Kadın... kendini erkeğin istediği biçime sokmakla yetinmek zorunda kalmıştır — ve doğal duygularını ve kendi derin düşüncelerini, içinden yükseldikçe boğmuştur."
Kiriakos ve Tienari 2018'de aynı yapıyı akademide buluyor. Aynı boğma. Farklı alan.
② bell hooks'a.
Makale, Amerikalı feminist yazar bell hooks'un tanımını benimsiyor:
Sevgi bir duygu değil, bir EYLEMDİR — "kendi ruhsal büyümemizi ve başkalarınınkini beslemek için yaptığımız şey."
Şimdi bunu bir önceki bölümle birleştirin:
- Thich Nhat Hanh: sevgi bir arzu değil, bir yeti.
- Kierkegaard: sevgi bir eğilim değil, bir buyruk/eylem.
- bell hooks: sevgi bir duygu değil, bir eylem.
Bir Budist keşiş, bir Danimarkalı Protestan filozof, bir Amerikalı Siyah feminist.
Üç gelenek. Aynı tanım.
③ Ve bu kitaba.
Şimdi itiraf kısmı.
Bu kitabı yazarken bir karar verdim: akademik dille yazmadım.
Terimleri parantez içinde açıkladım. Sahneler kurdum. Size doğrudan hitap ettim. Bazen şaka yaptım. Bazen durup "bunu bir daha okuyun" dedim.
Bu bir üslup tercihi gibi görünebilir. Değil.
Çünkü bu bölümün savunduğu tez şu: anlatı biçimi, bilgi üretir.
Eğer bu doğruysa — ve doğru olduğunu savunuyorum — o hâlde:
Aşk hakkında, aşkın dilini yasaklayan bir formatta yazmak, PERFORMATİF BİR ÇELİŞKİDİR.
(Performatif çelişki: söylediğiniz şeyle, söyleme biçiminizin birbirini çürütmesi. "Ben hiç konuşmam" demek gibi.)
Bu kitap, kuru bir akademik sesle yazılsaydı, kendi tezini çürütmüş olurdu.
VIII. BEŞ YÖNTEMSEL İDDİA
Şimdi bütün bölümü tek bir tabloya sıkıştırıyorum.
Edebiyat bu kitapta süs değil, veri. Ve bunun beş spesifik nedeni var. Her biri, kitabın daha önceki bir açmazına cevap:
| # | İddia | Hangi açmazı çözer | Kanıt |
|---|---|---|---|
| 1 | Çevrilemeyeni saklar | Ölçekler standartlaşmak zorunda; ortak olmayanı ölçemezler | tarab (Soueif) · 'ışk / mahabbe (Biesterfeldt) |
| 2 | Süreyi taşır | Berscheid zamansal model istiyor ama veri kesitsel | Romanın biçimi zaten süredir: Munro'nun "seyri", Soueif'in yüzyıllık ikizlemesi |
| 3 | Sınır vakasını kurar | Aşk hastalıktan nerede ayrılır? Etik, bunu deneyle test etmeye izin vermez | Hiçbir etik kurul bir Jed Parry "üretmenize" izin vermez. Bir romancının hiçbir kurula ihtiyacı yoktur. |
| 4 | Yazma biçimi bulguyu değiştirir | Format, görülebileni sınırlar | Kiriakos & Tienari · McEwan'ın sahte eki |
| 5 | Bilimin metaforlarını sağlar | Kavramlar imgelerden doğar | Murgatroyd'un denizi → Stopes'un gelgiti |
Üçüncüsü üzerinde durmak istiyorum
Bölüm 2'de bir tohum bırakmıştım. Hatırlıyor musunuz?
Harlow'un deneylerinin bugün yapılamayacağını söylemiştim. Etik kurullardan geçmez. Ve şunu eklemiştim:
"Harlow'un maymunlarla yaptığını bugün kimse yapamaz. Ama bir romancı, aynı soruyu bir kâğıt üzerinde sonuna kadar götürebilir. Ve hiçbir kurulun iznine ihtiyacı yoktur."
Şimdi bunu açalım.
Bilimin ahlaken giremediği yerler var.
Bir insanı yıllarca yalnız bırakamazsınız. Bir çocuğu sevgisiz büyütemezsiniz. Birinin hayatını mahvedip sonuçlarını ölçemezsiniz. Ve iyi ki yapamazsınız.
Ama o sorular yok olmuyor. Cevaplanması gerekiyor.
Peki nerede cevaplanacak?
McEwan, Jed Parry'yi yarattı. Ve o karakteri sonuna kadar götürdü. Erotomaninin bir insanı nereye getirdiğini, bir mağdurun hayatını nasıl parçaladığını, gerçekliğin nasıl bükülebildiğini gösterdi.
Hiçbir etik kurul bu deneye izin vermezdi.
Ve hiçbir kurul ondan istenmedi.
Edebiyat, bilimin vicdanen giremediği yerin laboratuvarıdır.
Ve dilinin deposudur.
IX. ⚠️ DÜRÜSTLÜK KAYDI
Bu bölümü, üç uyarıyla kapatıyorum. Çünkü savunduğum şeyin abartılması, savunmadığım kadar kötü olur.
① Kurgu kanıt değildir
Bu bölümün başında sorduğum soruya net cevap:
Bir roman bir bulgu mudur? Hayır.
Kurgunun yaptığı üç şey var:
- Hipotez üretir. "Şuna bakılmalı."
- Kavram sağlar. "Buna kristalleşme diyelim."
- Olguyu süre içinde tutar. "Bu, kırk yılda şöyle oldu."
Ama ampirik doğrulamanın yerine geçmez.
Clarissa'nın cümlesi, Berscheid'in bulgusunu kanıtlamıyor.
Clarissa'nın cümlesi, Berscheid'in o soruyu neden sorması gerektiğini gösteriyor.
Bu ikisi arasındaki fark, bu bölümün tamamıdır.
② Seçmecilik riski
Bir itirafta daha bulunayım.
Bu kitapta kullandığım romanlar, tezimi destekledikleri için seçildi.
Şarkılar Şarkısı kristalleşmeyi destekliyor. Soueif çevrilemezliği destekliyor. Munro on yedi ayı destekliyor. McEwan sınır sorusunu destekliyor.
Bu seçmeciliktir. (Kendi görüşünü destekleyen örnekleri seçip ötekileri görmezden gelmek.)
Bir bilimsel çalışmada bu ciddi bir kusurdur — çünkü örneklem rastgele olmalıdır.
Dürüst olmanın tek yolu, bunu söylemek ve şunu eklemek:
Bu kitabın tezine DİRENEN bir edebî metin aranmalı.
Aday olabilir: Morrison'ın Love'ı. Çünkü o roman, sevginin nasıl mülkiyete ve kıskançlığa dönüştüğünü anlatıyor — yani bu kitabın "sevgi özgürleştirir" ölçütüne direniyor.
Ama bu karşılaştırma bu metinde yapılmadı.
Not düşüyorum.
③ Green'in aşırılığına düşmeyin
Ve son olarak.
Bu bölümü Green'e itiraz ederek açtım, onunla kapatıyorum.
Green diyordu ki: "Bilim, aşkı anlamamıza hiçbir katkı yapmamıştır."
Eğer bu bölümden şu sonucu çıkarırsanız — "demek ki şairler haklıymış, bilim boşuna uğraşmış" — o zaman beni yanlış anlamışsınız.
Bu bölümde savunduğum şey edebiyatın bilimin yerine geçebileceği değil.
Savunduğum şey şu:
İkisinin ayrı ayrı yapamadığı, birlikte yapabildikleri bir iş var.
Bilim ölçer. Edebiyat tutar. Bilim genelleştirir. Edebiyat tekilliği korur. Bilim kesit alır. Edebiyat süreyi taşır. Bilim ahlaki sınırlarla çalışır. Edebiyatın sınırı yoktur.
Ve Zeki'nin 2007'de yazdığı o davetiye, tam olarak bunun için yazılmıştı.
Bu kitap, o davetiyeyi kabul etme denemesidir.
TOPARLAYALIM
1. Altı tanık — bir sosyolog, bir psikolog, bir nörobiyolog, iki antropolog, iki şarkiyatçı ve bir psikanalist — aynı şeyi söylüyor: aşk üzerine en büyük külliyat edebiyattır, ve bilim onunla hesaplaşmak zorunda.
2. Ama Green fazla ileri gidiyor. Bilim aşk hakkında çok şey öğretti — Harlow'un maymunundan Cheng'in tarayıcısına.
3. Doğru soru: Bilim tam olarak neyi tutamıyor? Ve cevabı beş maddede toplanabilir.
4. McEwan'ın romanı bu kavganın kendisi. Ve kurgusal bir edebiyat profesörü, bir bilim makalesinin tezini on üç yıl önce kurmuş.
5. İki yüz yıllık bir dize — Keats'in "gökkuşağını çözmek"i — hâlâ tartışmanın ekseni.
6. Bilimsel dil metaforlarını icat etmez — edebî repertuvardan ödünç alır. Ve o metafor, ne görebileceğini belirler.
7. Ve son olarak: Edebiyat, bilimin vicdanen giremediği yerin laboratuvarıdır — ve dilinin deposudur.
Ve şimdi son iki bölüm
Bu kitapta bir borç bıraktım ve şimdi ödeme zamanı.
Bölüm 7'de bir filozofla tanışmıştık: Zangwill. Ve makalesinin başlığındaki kelime "ahlak-dışı" idi.
O zaman şunu yazmıştım: "Bu makalede ileride bir Fransız filozofla tanışacağız. Ve o, Zangwill'e önemli bir düzeltme getirecek."
Ayrıca Bölüm 14'te bir cümle bırakmıştım: bağışlama, "hak edilmeyeni vermektir." Ve orada da şunu demiştim: "Bu makalenin sondan bir önceki bölümünde ona geri döneceğiz — ve orada bir Fransız filozof, bunun bir EKONOMİ olduğunu söyleyecek."
Ve Bölüm 10'da, Goldman'ın "evlilik bir sigorta sözleşmesidir" cümlesini bırakmıştım. Orada da bir söz vermiştim: "Orada bir Fransız filozof, iki farklı ekonomi olduğunu söyleyecek."
Üç borç. Aynı adam.
Bir sonraki bölümde onunla tanışacağız. Ve şu soruyu soracağız:
Aşk, adaletin neresinde durur?
Ve orada, bu kitabın en zarif kavram çiftiyle karşılaşacağız:
BOLLUK EKONOMİSİ ve DENKLİK EKONOMİSİ.
→ Bölüm 16: İki Ekonomi — Aşk adaletin neresinde durur?
Bölüm 16 — İki Ekonomi
Aşk, adaletin neresinde durur?
Restoranda kavga
Bir sahne. Türkiye'de büyümüş herkesin bildiği bir sahne.
Yemek bitti. Garson hesabı getirdi.
Ve masada kavga çıktı.
"Ver şunu bana." "Yok, bu sefer ben." "Geçen sefer sen ödedin." "Olsun." "Ayıp ediyorsun."
İki yetişkin insan, kim ödeyecek diye neredeyse itişiyor.
Şimdi durun ve bir düşünün.
Neden?
Mantıken en temiz çözüm belli: hesabı bölüşmek. Herkes yediğini öder. Adil, şeffaf, tartışmasız.
Ama Türkiye'de bunu önerdiğinizde ne olur?
Bir tuhaflık oluşur. Bir soğukluk.
Ve eğer o masada sizi davet eden biri varsa, hesabı bölüşmeyi önermek neredeyse hakarettir.
Neden hakaret?
Çünkü o masada iki ayrı mantık çarpışıyor.
Bölüşmek şunu söyler: "Sen bana borçlu değilsin, ben sana borçlu değilim. Ödeştik."
Ödemek şunu söyler: "Bu bir hesap değil. Bu bir armağan."
Ve armağanı hesaba çevirdiğiniz anda — armağan ölür.
İşte bu bölüm, o iki mantığın hikâyesi.
Ve göreceğiz ki: aşk hakkındaki en derin kafa karışıklığımız, bu iki mantığı birbirine karıştırmaktan geliyor.
I. ÜÇ BORÇ
Bu kitapta üç yerde borç bıraktım. Şimdi ödüyorum. Ve üçü de aynı adama.
① Bölüm 7'de, Zangwill'in makale başlığındaki kelime için: "ahlak-dışı." Demiştim ki: "Bir Fransız filozof buna önemli bir düzeltme getirecek."
② Bölüm 10'da, Goldman'ın "evlilik bir sigorta sözleşmesidir" cümlesi için. Demiştim ki: "Orada bir Fransız filozof, iki farklı ekonomi olduğunu söyleyecek."
③ Bölüm 14'te, bağışlamayı "hak edilmeyeni vermek" diye tanımladığımda. Demiştim ki: "Bir Fransız filozof, bunun bir EKONOMİ olduğunu söyleyecek."
Adam geldi.
Paul Ricoeur
Paul Ricoeur (1913–2005). Yirminci yüzyılın en büyük filozoflarından biri. Fransız.
Uzmanlık alanı hermeneutik — yani yorum kuramı.
(Hermeneutik: metinlerin nasıl anlaşıldığını inceleyen felsefe dalı. Aslında kutsal metinlerin yorumlanmasından doğdu, sonra bütün anlama etkinliğini kapsayacak biçimde genişledi. Ricoeur'ün ilgi alanı: metinler, semboller, anlatılar ve insanın kendini anlamaya çalışması.)
1995'te Philosophy & Social Criticism dergisinde bir makale yayımladı:
"Aşk ve Adalet"
Ve bu kitabın en zarif kavram çiftini o makalede kuruyor.
II. ÖNCE BİR UYARI
Ricoeur'ün açılışı
Bölüm 1'de bu cümleyi görmüştük ama şimdi bağlamıyla okuyalım. Makalenin ilk cümlesi:
"Aşk hakkında konuşmak fazla kolay, ya da tam tersine fazla zor olabilir. Ya onu basitçe övmekten ya da duygusal klişelere düşmekten nasıl kaçınabiliriz?
Bu iki uç arasında bir yol bulmanın bir yolu, kılavuz olarak aşk ile adalet arasındaki diyalektiği düşünme çabasını almak olabilir."
(Diyalektik: burada Ricoeur'ün kendi tanımı var. İki şey demek: (i) iki terim arasındaki başlangıçtaki orantısızlığın kabulü, (ii) aralarında pratik aracılıkların aranması.)
Ve hemen ekliyor — bu ek çok önemli:
"Aracılıklar, hemen söyleyelim, her zaman KIRILGAN ve GEÇİCİDİR."
Yani Ricoeur bize bir çözüm vaat etmiyor. Bir gerilimi yönetmeyi öneriyor.
Bu dürüstlüğü aklınızda tutun. Bölümün sonunda geri döneceğiz.
🎯 Ve şimdi çok önemli bir reddediş
Ricoeur, makalenin başında bir yöntemi reddediyor. Ve bu reddediş, bu kitabın Bölüm 8'iyle birebir örtüşüyor.
Hedefi: Gene Outka'nın Agape adlı kitabı. Alt başlığı: "Etik Bir Çözümleme."
Outka ne yapıyor? Ricoeur'ün özetiyle: Hristiyan sevgisinin — agape'nin — "koşullardan bağımsız olarak sahip olduğu söylenen temel normatif içeriği" yalıtmaya çalışıyor.
Yani: "Agape her koşulda şu üç şeyi gerektirir" diyebilmek istiyor.
Ve Outka'nın yöntemi savunması şu:
"Böyle bir soruşturma, filozofların örneğin faydacılığı nihai bir normatif standart, ölçüt ya da ilke olarak tartışırken izledikleri soruşturmaya biçimsel olarak benzer."
(Faydacılık: "en çok sayıda insan için en çok mutluluk" ilkesini ahlakın temeli sayan görüş. Jeremy Bentham ve John Stuart Mill'in kuramı.)
Ricoeur bu cümlede duruyor. Ve tek bir soru soruyor:
"Etik söylemimizde aşk, faydacılığınkine ya da hatta Kant'ın kategorik buyruğununkine BENZER bir normatif statüye sahip midir?"
(Kategorik buyruk: Kant'ın ahlak ilkesi. "Öyle davran ki, davranışının ilkesi evrensel bir yasa olabilsin." Yani her durumda geçerli, istisnasız bir kural.)
Ve Ricoeur'ün cevabı:
HAYIR.
Ve Outka'nın başına gelen
Ricoeur, Outka'nın çalışmasını dikkatle okuyor ve şunu tespit ediyor.
Outka üç temel özellik saymış:
- Komşuya, kritik açılardan bağımsız ve değişmez bir saygı.
- Kendini feda etme — agape'nin, kendi çıkarına uyarlanmadığı ölçüde kaçınılmaz tarihsel tezahürü.
- Karşılıklılık — taraflar arasında bir alışveriş kuran, topluluk ve belki dostluk duygusu geliştiren eylemlerin özelliği.
Ve Ricoeur'ün gözlemi acımasız:
"Üstelik, üçüncü özelliğinin — ki aslında ona en belirleyici görünen odur — ikincisiyle son derece uyumsuz olduğu apaçıktır."
Yani: Kendini feda etme ile karşılıklılık aynı listede duramaz.
Biri karşılık beklemez. Öteki karşılık kurar.
Outka üç özellik sayarken, listesi kendi içinde çöküyor.
🔗 Ve şimdi Bölüm 8'i hatırlayın
Bu kitabın Bölüm 8'inde ne olmuştu?
Psikologlar altmış yıl boyunca aşkı parçalarına ayırmaya çalıştı. Üç, dört, altı, yedi, sekiz. Ve hiçbiri diğeriyle uyuşmadı.
Şimdi burada ne oluyor?
Bir ilahiyatçı, aşkı normlarına ayırmaya çalışıyor. Üç norm sayıyor. Ve ikisi birbiriyle çelişiyor.
Sternberg aşkı faktörlere ayıramadı. Outka normlara ayıramadı.
Aynı hata. İki ayrı disiplin.
Ve Ricoeur, bu başarısızlığın rastgele olmadığını söylüyor:
"Bir 'temel normatif içerik'i yalıtmaya adanmış bir etik çözümleme sürecinde karşılaşılan bu hayal kırıklıkları, bana göre, böyle doğrudan bir yöntemin, aşk ile adalet arasındaki ilişkiyi anlamlandırmak için UYGUNSUZ olduğunun bir göstergesidir."
Bu, Bölüm 8'in felsefi ikizi.
Ölçemiyorsanız, ölçeğinizi suçlamayın. Ölçtüğünüz şeyin ne tür bir şey olduğunu sorun.
Ve Pascal
Ricoeur, makalesinin bu bölümünü bir alıntının amblemi altına koyuyor. Blaise Pascal'dan:
"Bütün bedenler bir arada, bütün zihinler bir arada ve bütün ürünleri, en küçük bir merhamet kıpırtısı kadar bile etmez. Bu, sonsuz derecede daha üstün bir düzendir.
Bütün bedenlerden bir arada, tek bir küçük düşünce yaratmayı başaramayız. Bu imkânsızdır, ve başka bir düzendendir. Bütün bedenlerden ve zihinlerden, tek bir gerçek merhamet kıpırtısı çıkaramayız."
Pascal'ın söylediği şu: Üç ayrı düzen var.
Bedenler düzeni. Madde, güç, büyüklük. Zihinler düzeni. Düşünce, bilgi, kanıt. Ve merhamet düzeni. Sevgi.
Ve bunlar arasında geçiş yok. Ne kadar madde biriktirirseniz biriktirin, ondan bir düşünce çıkmaz. Ne kadar düşünce biriktirirseniz biriktirin, ondan bir sevgi kıpırtısı çıkmaz.
Farklı düzenler.
III. İKİ MANTIK
Ve şimdi bu bölümün — belki de bu kitabın — en kullanışlı kavram çiftine geliyoruz.
Ricoeur iki mantık ayırt ediyor.
⚖️ DENKLİK MANTIĞI
(logic of equivalence)
Bu, adaletin mantığı.
Formülü herkesin bildiği kural:
"İnsanların size ne yapmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle yapın." (Altın Kural. Luka 6:31)
Nasıl çalışır? Karşılıklılık ve tersine çevrilebilirlik üzerinden.
Ricoeur'ün ifadesiyle: Altın Kural, "bir kişinin yaptığı ile bir başkasına yapılan arasında, eyleyen ile eylenen arasında" bir denklik kurar. Ve bu ikisi — yeri doldurulamaz olsalar bile — birbirlerinin yerine geçebilir ilan edilirler.
Yani: "Kendini onun yerine koy."
Kökü nedir?
Ricoeur burada rahatsız edici bir bağlantı kuruyor. Bazı yorumculara göre — özellikle Albrecht Dihle'ye göre — Altın Kural, jus talionis ile bağlantılıdır.
(Jus talionis: kısas yasası. "Göze göz, dişe diş." Denklik mantığının en ham hâli.)
Yani Altın Kural ile kısas yasası, aynı ailedendir. Biri olumlu, öteki olumsuz — ama ikisi de denkliği esas alır.
Modern hâli nedir?
Ricoeur, çağdaş adalet kuramına, John Rawls'a bağlıyor. Rawls'ın ikinci ilkesi:
"En küçük payı en büyük hâle getir."
(Rawls'ın ünlü düşünce deneyi: Toplumun kurallarını, kendinizin o toplumda kim olacağını bilmeden seçseydiniz ne seçerdiniz? Zengin mi olacaksınız, fakir mi — bilmiyorsunuz. O zaman en kötü konumu bile yaşanabilir kılan bir düzen seçersiniz.)
Ricoeur, Rawls'ın bu neredeyse cebirsel formülünde bile Altın Kural'ın ruhunu tanıdığımızı söylüyor.
Denklik mantığı kötü bir şey mi?
Kesinlikle hayır. Adalet budur. Hukuk budur. Eşitlik budur. Bir toplumun ayakta durması için gereken şey budur.
Bu mantık olmadan sömürüyü, zulmü, haksızlığı adlandıramazsınız.
🌾 BOLLUK MANTIĞI
(logic of superabundance)
Ve şimdi öteki.
Formülü:
"Size verildiği için, verin..."
Ricoeur'ün ifadesiyle: Armağan ekonomisinin etik yaklaşımı bu formülde özetlenebilir. Ve "since" — "madem ki" — kelimesinin gücüyle, armağan bir yükümlülük kaynağına dönüşüyor.
Bu cümleyi bir daha okuyun, çünkü çok ince:
"Armağan, bir yükümlülük kaynağı hâline gelir."
Ama nasıl bir yükümlülük?
Karşılık ödeme yükümlülüğü değil. Devam ettirme yükümlülüğü.
Size verildi. O hâlde siz de verin. Ama verene değil.
Bolluğun kaynağı
Ricoeur, bu mantığın nereden geldiğini gösteriyor: yaratılış sembolizmi.
Tekvin 1'de, yaratılan her şey için kullanılan yüklem: "Ve Tanrı yaptığı her şeyi gördü, ve işte, çok iyiydi."
Ricoeur'ün vurgusu: bu yargının bütün yaratıklara yayılması, bize şunu gösteriyor — biz bir yaratık olarak çağrılıyoruz.
Ve buradan ilginç bir sonuç çıkarıyor: bu radikal bağımlılık duygusu bizi Tanrı'yla karşı karşıya bırakmıyor; bizi doğanın içine yerleştiriyor — sömürülecek bir şey olarak değil, "bir özen, saygı ve hayranlık nesnesi olarak."
Ve örnek olarak Aziz Francis'in Güneş İlahisi'ni veriyor.
Ve bolluk mantığının imzası
Ricoeur, bu mantığın Yeni Ahit'te nasıl göründüğünü bir dipnotta anlatıyor. Ve örnekleri çok güzel:
Büyüme mesellerinde:
- Bir tohum, otuz, altmış, yüz tane veriyor.
- Minicik bir hardal tohumu, kuşların yuva yapabileceği bir ağaç oluyor.
Ricoeur bunlara "birçok İsa meselinin abartılı kıvrımı" diyor.
Yani bolluk mantığının imzası şu: çıktı, girdiyle orantılı değil.
Bir tohum koyarsınız, yüz tane çıkar.
Denklik mantığında bir tohum koyarsınız, bir tohum alırsınız. Adil. Hesaplı. Ve hiçbir şey büyümez.
İki mantığı yan yana koyalım
| ⚖️ DENKLİK | 🌾 BOLLUK | |
|---|---|---|
| Alanı | Adalet, ahlak, hukuk | Aşk, armağan, agape |
| Formülü | "Sana yapılmasını istediğini yap" | "Sana verildiği için, ver" |
| Kökü | Karşılıklılık, jus talionis | Karşılıksız veriliş |
| Ölçüsü | Hesap tutmalı | Çıktı girdiyi aşar |
| Modern ifadesi | Rawls: en küçük payı büyüt | "Düşmanını sev" |
| Statüsü | Etik | HİPER-ETİK |
| Sorusu | "Bu adil mi?" | "Bu cömert mi?" |
(Hiper-etik: Ricoeur'ün terimi. Ahlakın dışında değil — üstünde. Ahlaki hesabı aşan ama yine de yükümlülük doğuran.)
IV. VE ŞİMDİ ÇATIŞMA
Ricoeur, bu iki mantığın çarpıştığı tam yeri buluyor. Ve yer çok ilginç.
Luka İncili, 6. bölüm.
Aynı vaazın içinde, birkaç satır arayla, iki emir veriliyor.
Birinci emir (6:27-28) — bolluk mantığı:
"Ama beni dinleyen sizlere şunu söylüyorum: Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenleri kutsayın, size hakaret edenler için dua edin."
İkinci emir (6:31) — denklik mantığı:
"İnsanların size ne yapmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle yapın."
İkisi aynı vaazda. Aralarında birkaç cümle var.
Ve bunlar bağdaşmıyor.
Biri diyor ki: "Karşılık beklemeden ver." Öteki diyor ki: "Karşılık istediğin gibi ver."
Ve arada geçen o satırlar
İşte asıl mesele burada. İki emrin arasında duran şu satırlar:
"Sizi sevenleri severseniz, bunda ne övgüye değer yan var? Günahkârlar bile kendilerini sevenleri sever.
Size iyilik yapanlara iyilik yaparsanız, bunda ne övgüye değer yan var? Günahkârlar bile aynısını yapar.
Geri alacağınızı umduğunuz kişilere ödünç verirseniz, bunda ne övgüye değer yan var? Günahkârlar bile aynı miktarı geri almak için günahkârlara ödünç verir.
Ama siz düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın ve KARŞILIĞINDA HİÇBİR ŞEY BEKLEMEDEN ödünç verin." (Luka 6:32-35)
Ricoeur'ün sorusu:
"Altın Kural, bu sert sözlerle geri mi alınıyor?"
Çünkü öyle görünüyor.
"Sizi sevenleri severseniz ne övgüye değer yan var?" — Bu, karşılıklılığın küçümsenmesi.
Ve eğer Altın Kural küçümseniyorsa, o hâlde adaletin kendisi küçümseniyor demektir. Çünkü Ricoeur'ün belirttiği gibi, adalet kuralı Altın Kural'ın biçimsel bir yeniden ifadesi olarak alınabilir.
Rawls dahil.
Bu rahatsız edici. Çünkü adaleti küçümseyen bir sevgi anlayışı, tehlikelidir.
V. RİCOEUR'ÜN ÇÖZÜMÜ
Önce soruyu doğru sorun
Ricoeur burada çok zeki bir hamle yapıyor.
Diyor ki: Eğer bu iki mantık gerçekten uyumsuzsa, o hâlde şu soruyu sormalıyız:
"Düşmanlarını sevme emri ile Altın Kural'ın AYNI BAĞLAMDA bulunmasını nasıl açıklayacağız?"
Yani: Neden aynı vaazda?
Eğer birbirini iptal ediyorlarsa, metni derleyenler bunu fark etmez miydi?
Ve çözüm
Ricoeur'ün cevabı, bu kitabın en önemli cümlelerinden biri:
"Sevgi buyruğu, Altın Kural'ı ORTADAN KALDIRMAZ — onu CÖMERTLİK TERİMLERİYLE YENİDEN YORUMLAR."
Yavaş okuyun.
Ortadan kaldırmaz. Yeniden yorumlar.
Yani adalet kalıyor. Kural kalıyor. Hesap kalıyor.
Ama üzerine başka bir ışık düşüyor.
Bunu bir örnekle görelim
Diyelim ki bir arkadaşınız size zor gününüzde yardım etti.
Denklik mantığı ne der? "Onun da zor gününde sen yardım etmelisin."
Bu doğru mu? Evet. Adil mi? Evet. Ve bu kuralı çöpe atmak, dostluğu değil sömürüyü meşrulaştırır.
Bolluk mantığı ne yapar?
O kuralı iptal etmez. Ama şunu ekler: "Ve sadece ona değil. Ve sadece o kadar değil. Ve sadece hak ettiği için değil."
Kural: "Sana yapılanı yap." Yeniden yorum: "Sana yapılan zaten hak etmediğin bir şeydi. O hâlde sen de hak etmeyene yap."
Kural aynı kural. Ama artık bir tavandan değil, bir tabandan söz ediyor.
Ve Ricoeur'ün dürüstlüğü
Ricoeur bir uyumsuzluğu yok saymıyor. Ve çözümünün de kolay olmadığını söylüyor.
Yeni buyruk, hiper-etik statüsü yüzünden, etik alana ancak paradoksal ve uç davranış biçimleri pahasına girebiliyor. Ve bunları sayıyor:
"Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenleri kutsayın, size hakaret edenler için dua edin. Yanağınıza vurana öbürünü de çevirin; paltonuzu alandan ceketinizi de esirgemeyin. Sizden dilenen herkese verin; malınızı alandan geri istemeyin."
Bunlar kolay buyruklar değil. Ve Ricoeur bunları yumuşatmıyor.
Söylediği şu: Bolluk mantığı etik alana girdiğinde, uç görünür. Çünkü hesabı bozar.
Ama tam da bu yüzden gerekli. Çünkü sadece hesap olsaydı, hiçbir şey büyümezdi.
🎯 Ve iki mantığın birbirine ihtiyacı
Ricoeur'ün asıl tezi bir denge:
Aşk ile adalet arasında bir gerilim var. Ve o gerilim ÇÖZÜLMEMELİ — SÜRDÜRÜLMELİ.
Neden?
Çünkü:
ADALETSİZ SEVGİ DUYGUSALLIKTIR.
SEVGİSİZ ADALET HESAPTIR.
Adaletsiz sevgi nedir?
Kime ne verdiğine bakmayan, sömürüyü görmeyen, zulme "affet" diyen bir duygusallık. Kadına "kocan seni dövüyorsa sevginle onu değiştir" diyen anlayış budur. Sevgi kılığında bir zulüm ortaklığı.
Sevgisiz adalet nedir?
Her şeyin hesaplandığı, hiçbir şeyin fazladan verilmediği bir düzen. Ricoeur'ün deyimiyle: sadece denklik. Ve orada hiçbir şey büyümez.
"Kırılgan ve geçici"
Şimdi bölümün başındaki o uyarıya dönelim.
Ricoeur çözüm önerirken şunu söylemişti:
"...aralarında pratik aracılıkların aranması — aracılıklar, hemen söyleyelim, her zaman KIRILGAN ve GEÇİCİDİR."
Bu, entelektüel bir alçakgönüllülük değil sadece. Bir tez.
Ricoeur diyor ki: Bu iki mantığı kalıcı biçimde uzlaştıran bir formül yok.
Her ilişkide, her durumda, her seferinde yeniden ayarlamanız gerekiyor.
Ne zaman hesap yapacaksınız? Ne zaman fazladan vereceksiniz? Ne zaman "bu adil değil" diyeceksiniz? Ne zaman "olsun" diyeceksiniz?
Bunun bir kuralı yok.
Ve bir ilişkide yaşanan çatışmaların büyük kısmı, tam olarak bu ayarın bozulmasıdır.
Biri "ben hep veriyorum, sen hiç vermiyorsun" der — denklik mantığından konuşur. Ve haklıdır. Öteki "her şeyin hesabını mı tutuyorsun?" der — bolluk mantığından konuşur. Ve o da haklıdır.
İkisi de haklı. Ve ikisi de birbirini duymuyor.
Çünkü iki ayrı ekonomide konuşuyorlar.
✍️ YAZARIN NOTU — Elinde dosya olan adam
Bu bölümü yazarken masamın bir yanında bu kitabın kaynakları duruyordu. Öbür yanında dava dosyalarım.
Mahkeme, denklik ekonomisinin en saf hâlidir: hak, zarar, karşılık, tazminat. Hesabı olmayan bir şey oraya giremez.
Ve ben aynı günlerde sevmeye çalışıyordum.
Bana bu ikisinin aynı insanın içinde nasıl durduğu soruldu. Cevabım:
Ben mücadele içinde âşık olan biriyim. Koşarken de âşığım.
Ricoeur'e bir itirazım var, onu da yazayım. Ricoeur bolluk mantığının denklik mantığını "cömertlik ışığında yeniden okuduğunu" söylüyor. Güzel cümle.
Ama pratikte bağışlama, hakkını almış olsan bile her zaman şüphelidir. Ne kadar hakkımı alacak olursam olayım, bağışlama konusu bende hep bir soru işareti bırakır. Kolay bağışlama, çoğu zaman hakkı olmayanın da rahatlaması demektir.
Benim durduğum yer şu:
Hak olan her zaman sevgidir. Hak edilmemişse, sevgi hak edilmemiş demektir.
Bu son cümle Ricoeur'e ciddi bir itirazdır ve steel-man edilmeyi hak ediyor. Onu ben yumuşatmayacağım; açacağım.
Ricoeur'ün bolluk ekonomisi koşulsuzdur. Düşmanını sev. Karşılık bekleme. Ölçme.
Yukarıdaki itiraz ise sevgiyi bir liyakat meselesi yapıyor: hak edilir. Bu, Luka 6'nın birinci emrini reddedip ikincisine yaslanmaktır — yani bolluk mantığını denklik mantığına geri çevirmektir.
Ricoeur bunu bir gerileme sayardı.
Ama itirazın gücü şurada: koşulsuz bağışlama, neredeyse her zaman zarar görenden istenir. Ve isteyen taraf genelde zarar veren de değildir — seyircidir. "Boş ver artık", "affet gitsin", "kendini yiyorsun" — bu cümleler bağışlamanın ahlaki yüceliğinden değil, üçüncü kişilerin huzurundan doğar.
Bu açıdan bakıldığında yukarıdaki itiraz, bolluk ekonomisinin nasıl silaha dönüştürülebileceğine dair bir uyarıdır. Ve Ricoeur bunu görmedi değil. "Aracılıklar her zaman kırılgan ve geçicidir" derken tam olarak bunu kabul ediyordu.
Fark şu: Ricoeur kırılganlığı adlandırdı. İtiraz eden kişi onu taşıyor.
Ve "koşarken de âşığım" cümlesi, bu bölümün aradığı çözümün belki de en dürüst hâlidir. Ricoeur iki ekonominin uzlaştırılamayacağını söylüyordu; kalıcı bir formül yok, her seferinde yeniden ayar gerekiyor.
Bir insanın bir eliyle dosya tutup öbür eliyle sevebilmesi, o ayarın kendisidir. Çözülmüş değil — taşınıyor.
VI. ⚠️ AMA DURUN — BİR İTİRAZ
Bu kitap boyunca hiçbir tezi itirazsız bırakmadım. Bunu da bırakmayacağım.
Ve itiraz ciddi.
İki iktisatçı söz istiyor
Bölüm 10'un sonunda tanışmıştık: Nancy Folbre ve Julie A. Nelson. Makaleleri: "Sevgi için mi, para için mi — yoksa ikisi için de mi?"
Onların uyarısı şuydu:
"Piyasaların bakım işini mutlaka iyileştireceğine dair peşin bir hüküm, akıllı araştırmaya fren yapar... Aynı şekilde, piyasaların bakım işini mutlaka bozacağına dair peşin bir hüküm de bir araştırma durdurucudur."
Şimdi bu uyarıyı Ricoeur'e yöneltelim.
Ricoeur diyor ki: iki ekonomi var. Bolluk ve denklik. Armağan ve hesap.
Folbre ve Nelson diyor ki: Bu ayrım gerçek hayatta bu kadar temiz değil.
Ve haklılar. Örnekler ortada:
- Ücretli çocuk bakımı. Para var. Ve sevgi de var.
- Huzurevleri. Ücret var. Ve o yaşlı öldüğünde ağlayan bakıcı da var.
- Terapi. Seans ücreti var. Ve gerçek bir ilgi de var.
- Bir doktor. Maaş alıyor. Ve hastası için geceleri uyumuyor.
Ve tersinden:
- Aile içinde, karşılıksız yapılan bakımın içinde ne kadar ihmal, ne kadar zorunluluk, ne kadar sessiz şiddet var?
Para nerede varsa sevgi ölmez. Para nerede yoksa sevgi doğmaz.
🎯 Peki bu, Ricoeur'ü çürütüyor mu?
Bu, bu bölümün en kritik sorusu. Ve cevabımı dikkatle vereceğim.
Zayıf yol şu olurdu: Folbre ve Nelson'ı görmezden gelmek ve Ricoeur'ün temiz ikiliğini korumak. Kolay ama sahtekârca.
Güçlü yol şu:
Ricoeur iki MANTIK tarif ediyor. İki KURUM değil.
Bu ayrım her şeyi çözüyor.
Bir mantık, saf hâlde bulunması gerekmeyen bir çalışma ilkesidir. Fizikte "sürtünmesiz yüzey" gibi. Gerçekte sürtünmesiz yüzey yoktur — ama o kavram olmadan hareketi anlayamazsınız.
Bir kurum ise gerçek bir yerdir: bir hastane, bir aile, bir şirket.
Ve gerçek kurumlarda her zaman iki mantık birden çalışır.
Bir hastanede hem faturalar hem şefkat vardır. Bir ailede hem hesap hem armağan vardır. ("Ben sana ne emekler verdim" cümlesi tam olarak bir faturadır.) Bir evlilikte hem iş bölümü hem karşılıksız verme vardır.
Bunlar birbirini iptal etmiyor. Birlikte yaşıyorlar.
Ve Ricoeur bunu zaten söylüyor
İşte kritik nokta.
Ricoeur'ün kendi ifadesini hatırlayın:
"...pratik aracılıklar — her zaman kırılgan ve geçici."
Eğer iki ekonomi hermetik olarak ayrı olsaydı, aracılığa ne gerek olurdu?
Aracılık, tam olarak iki mantığın birbirine karıştığı yerde yapılan bir iştir.
Folbre ve Nelson, Ricoeur'ü ÇÜRÜTMÜYOR.
Onun "kırılgan ve geçici aracılıklar" dediği şeyin İKTİSADİ HARİTASINI çıkarıyorlar.
Bir filozof, iki mantık olduğunu söyledi. İki iktisatçı, o iki mantığın gerçek hayatta nasıl iç içe geçtiğini gösterdi.
Çelişmiyorlar. Farklı katmanlarda çalışıyorlar.
VII. 🔗 VE ŞİMDİ SEKİZ BAĞLANTI
Bu kavram çifti elimize geçtiğine göre, kitabın sekiz ayrı yerine geri dönebiliriz.
Ve bu bölümün asıl gücü burada: Ricoeur, dağınık duran her şeyi tek bir çerçeveye topluyor.
1️⃣ Zangwill'e DÜZELTME
(Borç 1 ödeniyor)
Bölüm 7'de Zangwill'in makale başlığı şuydu: "Aşk: Şanlı Biçimde Ahlak-Dışı ve Akıl-Dışı."
Ricoeur şunu söylüyor: Aşk ahlakın DIŞINDA değil. Ahlakın ÜSTÜNDE.
Farkı görün:
| "Ahlak-dışı" (Zangwill) | "Hiper-etik" (Ricoeur) |
|---|---|
| Ahlakla ilgisi yok | Ahlaki hesabı aşıyor |
| Yükümlülük doğurmaz | Yükümlülük doğurur |
| Ahlakın altında ya da yanında | Ahlakın üstünde |
Ve Ricoeur'ün cümlesi:
"Armağan, bir yükümlülük kaynağı hâline gelir."
Yani aşk sizi ahlaki hesaptan muaf tutmuyor. Ondan fazlasını istiyor.
Bu, önemli bir düzeltme. Çünkü "aşk ahlak-dışıdır" cümlesi kolayca şuna çevrilebilir: "aşkta her şey mübahtır."
Hayır. Aşk hesabı aşar — ama hesabın altına düşmez.
2️⃣ Zangwill'e ONAY
Aynı zamanda Ricoeur, Zangwill'i doğruluyor.
Zangwill'in korkusu neydi? Gerekçeli bir aşk, sevileni "takas edilebilir bir mal" hâline getirir.
Ricoeur'ün diliyle: takas edilebilirlik, denklik mantığıdır.
İki filozof, iki gelenek — biri analitik, biri hermeneutik, birbirlerini muhtemelen okumamışlar — aynı tehlikeyi işaret ediyorlar.
3️⃣ Goldman'a FELSEFİ BİÇİM
(Borç 2 ödeniyor)
Ve şimdi bu kitabın en tatmin edici bağlantılarından biri.
Bölüm 9'da Emma Goldman'ı okuduk. 1914:
"Evlilik her şeyden önce ekonomik bir düzenlemedir, BİR SİGORTA SÖZLEŞMESİDİR."
Bu cümle, öfkeli bir anarşist broşürden geliyor. Kolayca bir abartı sayılabilir.
Şimdi Ricoeur'le okuyun.
Sigorta sözleşmesi nedir? Denklik mantığının en saf hâli.
- Prim ödersiniz → teminat alırsınız.
- Ne kadar öderseniz o kadar alırsınız.
- Ödemeyi keserseniz teminat biter.
- Ve hesap her zaman tutar.
Ve aşk? Ricoeur'ün formülüyle: "karşılığında hiçbir şey beklemeden."
Goldman'ın "kutuplar kadar uzaktırlar" iddiası bir öfke patlaması değil.
KESİN BİR YAPISAL GÖZLEM.
İkisi FARKLI EKONOMİLERDE çalışıyor.
Bir anarşist broşür ile bir hermeneutik makale. Seksen bir yıl arayla. Aynı tespit.
Goldman sezgiyle söyledi. Ricoeur ona adını verdi.
4️⃣ Kierkegaard'a ÇERÇEVE
Bölüm 14'te Kierkegaard'ı okuduk: sevgi bir buyruktur.
Ve orada bir soru sormuştum: Bir duygu nasıl emredilir?
Ricoeur bu soruya, Franz Rosenzweig üzerinden çok ince bir cevap veriyor.
(Franz Rosenzweig: Alman-Yahudi filozof, 1886-1929. Kurtuluşun Yıldızı adlı kitabıyla tanınır.)
Rosenzweig'ın ayrımı şu:
"Beni sev!" bir YASA değildir.
Peki nedir?
"Buyruk ile yasa arasındaki bu beklenmedik ayrım, ancak şunu kabul edersek anlam kazanır: sevme buyruğu, sevginin kendisidir — kendini tavsiye eden sevgi."
Bunu açalım.
Bir yasa, dışarıdan gelir. Ceza tehdidi taşır. "Yapmazsan başına şu gelir."
Ama "Beni sev!" böyle bir cümle değil.
O cümleyi kuran şey, zaten sevginin kendisidir. Sevgi, kendini teklif ediyor. Kendini tavsiye ediyor.
Ricoeur'ün eklediği: bu buyruk, "ceza tehdidiyle birlikte gelen keskin bir emirden" farklıdır.
"Beni sev" cümlesi bir emir değil. Bir açılış.
Ve Kierkegaard'ın "komşunu sev" buyruğu da böyle okunmalı: bir ceza yasası değil, bolluk ekonomisinin pratik alana giren yüzü.
5️⃣ McEwan'a ÇERÇEVE
Bölüm 6'da erotomaniyi konuşmuştuk. Ve vaka raporunun o cümlesini:
"Yalıtıcı ve otistik bir varoluş biçimi — içinde bir başkasıyla birlik olma ihtimalinin tümüyle yitirildiği."
Şimdi Ricoeur'le bakın.
Jed Parry veriyor. Sürekli veriyor: mektuplar, dualar, ilgi, adanmışlık. Kendi gözünde bu bir armağandır.
Ama armağanın bir özelliği vardır: ulaşması gerekir. Bir armağan, ancak alınırsa armağandır.
Parry'nin armağanı hiç ulaşmıyor. Ve hiç geri dönmüyor.
Erotomani, bolluk ekonomisinin ÇÖKMÜŞ hâlidir.
Veren var, alan yok. Armağansız bolluk, sevgi değil — HAPİSHANEDİR.
6️⃣ Oord'a TEMEL
Bölüm 14'te ilahiyatçı Thomas Jay Oord'la tanışmıştık: essential kenosis. Tanrı'nın sevgisi özü gereği denetleyici değildir.
Ricoeur'le birleştirin:
Bolluk ekonomisinin kuralı nedir? "Karşılığında hiçbir şey beklemeden."
Peki bu ne demek?
Veren, karşılık üzerinde DENETİM kuramaz.
Eğer verdiğinizin karşılığını garanti altına alırsanız, o armağan değil — işlemdir.
Oord'un "denetlemeyen sevgi"si, bolluk ekonomisinin TEOLOJİK TEMELİDİR.
Ve tersinden: armağanın tanımı gereği, sevgi denetleyemez.
Bölüm 14'ün beş tanığının ölçütünü hatırlayın: sevgi, ötekinin özgürlük alanını genişletiyorsa sevgidir.
Şimdi bunun iktisadi gerekçesini görüyoruz. Denetim, denklik mantığına aittir — çünkü denetim garanti demektir, garanti hesap demektir.
Bolluk garanti veremez. Verirse bolluk olmaktan çıkar.
7️⃣ Illouz'a AD
(Ve Bölüm 10'un teşhisi tamamlanıyor)
Bölüm 10'da Illouz'un cinsel alanlar kavramını öğrendik: arz-talep yasalarıyla işleyen, para birimi çekicilik olan piyasalar.
Ve Illouz'un tespiti: "kapitalizmin mantığının duyguların özel alanına genişlemesi."
Şimdi Ricoeur'le adlandırın:
Cinsel alanlar = DENKLİK MANTIĞININ, BOLLUK ALANINI KOLONİLEŞTİRMESİ.
Ricoeur'ün kavram çifti burada soyut bir felsefe tartışması olmaktan çıkıp tarihsel bir olaya dönüşüyor.
Ve Bölüm 10'da vardığım sonucu hatırlayın:
"Sevgiyi öldüren şey para değil. Karşılaştırma."
Şimdi neden olduğunu görüyoruz. Karşılaştırma, denklik mantığının motorudur. İki şeyi karşılaştırmak, onları aynı ölçekte ölçmektir. Ve aynı ölçekte ölçülen şeyler takas edilebilir hâle gelir.
Bolluk mantığında karşılaştırma yoktur. Çünkü ölçek yoktur.
8️⃣ Bağışlamaya AD
(Borç 3 ödeniyor)
Ve son borç.
Bölüm 14'te bağışlamayı şöyle tanımlamıştım:
Hak edilmeyeni vermek.
Şimdi bakın bu tanım ne kadar tam oturuyor.
Denklik mantığında bağışlama mümkün değildir. Çünkü denklikte herkes hak ettiğini alır. Hak edilmeyen bir şey verirseniz, hesap bozulur.
Bolluk mantığında bağışlama, o mantığın en gündelik hâlidir.
"Sana verildiği için, ver."
Size de hak etmediğiniz şeyler verildi. Sevildiniz, oysa hak edecek bir şey yapmamıştınız. Doğdunuz, oysa istemediniz. Affedildiniz, oysa özür bile dilememiştiniz.
O hâlde siz de verin.
Ve Bölüm 14'te bıraktığım o soruyu hatırlayın: On yedinci ayda kristal çözülür, hâkim geri gelir, ve elinizde birikmiş bir dosya vardır.
Üç seçenek vardı: inkâr, hesap, ya da bağışlama.
Şimdi üçünü adlandırabiliriz:
- İnkâr: ekonomiden kaçmak. Sürdürülemez.
- Hesap: denklik mantığına geçmek. İlişkiyi bir sözleşmeye çevirir.
- Bağışlama: bolluk mantığında kalmak. Zor. Kırılgan. Geçici.
Ve tam da bu yüzden bir seçim.
TOPARLAYALIM
1. Ricoeur, aşktan "temel normatif içerik" çıkarma yöntemini reddediyor. Ve bu, Bölüm 8'deki psikometrik başarısızlığın felsefi ikizi: Sternberg aşkı faktörlere ayıramadı, Outka normlara ayıramadı.
2. İki mantık var: ⚖️ DENKLİK (adalet, karşılıklılık, altın kural) ve 🌾 BOLLUK (armağan, agape, "karşılığında hiçbir şey beklemeden").
3. Bunlar aynı vaazda yan yana duruyor ve bağdaşmıyor görünüyor. Ricoeur'ün çözümü: Sevgi buyruğu Altın Kural'ı ortadan kaldırmaz — onu CÖMERTLİK TERİMLERİYLE YENİDEN YORUMLAR.
4. Ve gerilim çözülmemeli, sürdürülmeli:
Adaletsiz sevgi duygusallıktır. Sevgisiz adalet hesaptır.
5. Aracılıklar "her zaman kırılgan ve geçici." Kalıcı formül yok. Her ilişkide yeniden ayarlanır.
6. Folbre ve Nelson'ın itirazı geçerli — ama Ricoeur'ü çürütmüyor. Çünkü Ricoeur iki mantık tarif ediyor, iki kurum değil. Gerçek kurumlarda ikisi birden çalışır.
7. Ve bu kavram çifti, kitabın sekiz ayrı düğümünü birden çözüyor: Zangwill (düzeltme ve onay), Goldman, Kierkegaard, McEwan, Oord, Illouz, bağışlama.
Ve şimdi son bölüm
Bu kitabın sonuna geliyoruz.
Bir şeyi baştan beri tekrarladım: aşk, eski bir donanımın yeni bir yazılımı çalıştırmasıdır. Sonra Swidler'le üç katmana çıkardık: kapasite, repertuvar, kullanım.
Bu doğru. Ama eksik.
Çünkü bu formülasyonda aşk hep bir sonuç. Biyolojinin sonucu, kültürün sonucu, piyasanın sonucu. Hep etkilenen taraf.
Peki ya aşk bir neden olabilir mi?
Son bölümde, 1893'te yazılmış bir makaleyle tanışacağız. Yazarı bir mantıkçı. Ve şunu söylüyor: evrimin üç modu vardır — kör rastlantı, kör yasa, ve üçüncü bir şey.
Üçüncüsünün adı: agapasm.
Ve o üçüncü mod, hem Darwin'e hem dönemin ekonomisine bir itiraz.
Sonra 2008'de bir sosyolog çıkacak ve Gandhi'nin şiddetsizliğinin bir sevgi tarifi olduğunu hatırlatacak.
Ve o zaman, bu kitabın son cümlesini kurabileceğiz:
Tarihi olan her şey gibi aşk yeniden yazılabilir — ama asıl mesele şu ki, aşk aynı zamanda YENİDEN YAZAN şeydir.
→ Bölüm 17: Aşk Bir Tarihsel Güçtür — Sonuç
Bölüm 17 — Aşk Bir Tarihsel Güçtür
Sonuç
Başladığımız yere dönelim
Bu kitaba iki başlıkla başlamıştık.
Cheng, Chen, Lin, Chou & Decety (2010). "Love hurts: An fMRI study." Sevdiğinizi acı içinde hayal ettiğinizde, beyniniz sizi ondan ayıran bölgeyi kapatıyor. Ve ilişki ne kadar yakınsa, kapanma o kadar derin. Aşk acıtır, çünkü nerede bittiğinizi bilmezsiniz.
Eva Illouz (2012). "Why Love Hurts: A Sociological Explanation." Statü, din ve ırkın "uygun eş" düzenleyicileri olarak gücü çözüldü. Eşleşme, arz-talep yasalarıyla işleyen cinsel alanlara taşındı. Aşk acıtır, çünkü kapitalizmin mantığı duyguların özel alanına girdi.
İki yıl ara. İki disiplin. Sıfır atıf.
Ve o zaman şunu söylemiştim:
"Bu makale, o iki başlığın neden aynı başlık olduğunu anlatma denemesidir."
Şimdi cevabı verebiliriz.
I. ÜÇ KATMAN
Bu kitap boyunca kurduğumuz yapı şu:
| Katman | Nedir | Ne kadar sürede değişir | Tanıkları |
|---|---|---|---|
| KAPASİTE | Sevme yetisi. Temas ihtiyacı, bağlanma sistemleri, deaktivasyon devreleri, arzunun ritmi. | Milyonlarca yılda. Yani pratikte hiç. | Harlow · Zeki · Cheng · Mikulincer & Shaver · Jankowiak (%88,5) · Maturana · Galen'in nabzı |
| REPERTUVAR | Elinizdeki aşk modelleri, kelimeler, hikâyeler. | Yüzyıllarda. Birkaç kuşakta. | Swidler (iki model) · Beall & Sternberg · tarab ve 'ışk · Lee'nin altı stili · Wagoner'ın altı anlamı · denizin aşkı |
| KULLANIM | O an hangi modeli çekip aldığınız. | Anında. Bir kararla. | Swidler (eşik anları) · Schachter'ın etiketi · Goode'un beş örüntüsü · Illouz'un piyasası · Beck'in dünya aileleri |
Ve iki başlığın neden aynı başlık olduğu artık açık:
Cheng KAPASİTEYİ ölçtü. Illouz KULLANIMI inceledi.
Beyniniz, karşınızdakiyle aranızdaki sınırı silecek biçimde tasarlanmış. Sistem ise, karşınızdakini bir seçenek olarak değerlendirmenizi istiyor.
Acı, bu ikisi arasındaki gerilimden çıkıyor.
Sınırı silmeye hazır bir bedenle, sürekli karşılaştırma yapmanızı isteyen bir piyasaya giriyorsunuz.
İkisi de doğru. İkisi de eksik. Ve birbirlerini duymuyorlar.
Ama bir sorun var
Bu üç katmanlı yapı iyi. Ama itiraf etmem gereken bir eksiği var.
Bu formülasyonda aşk hep bir SONUÇ.
Biyolojinin sonucu. Kültürün sonucu. Piyasanın sonucu. Denetim örüntülerinin sonucu.
Aşk hep etkilenen taraf. Hep bir şeyin ürünü.
Peki ya aşk bir NEDEN olabilir mi?
Bir şeyi üretebilir mi?
Bu son bölüm, o sorunun cevabı.
II. 1893: ÜÇÜNCÜ BİR MOD
Charles Sanders Peirce
Charles Sanders Peirce (1839–1914). Amerikalı. Ve muhtemelen Amerika'nın yetiştirdiği en özgün düşünür.
Mantıkçı, matematikçi, kimyager, göstergebilimin kurucusu, pragmatizmin babası. (Pragmatizm: bir düşüncenin anlamının, pratik sonuçlarında aranması gerektiğini savunan Amerikan felsefe akımı.)
Hayatı boyunca akademide kalıcı bir yer bulamadı. Yoksulluk içinde öldü. Ve bugün mantık ve göstergebilim derslerinde adı ilk sırada geçiyor.
1893'te The Monist dergisinde bir makale yayımladı:
"Evrimsel Sevgi"
(Evolutionary Love)
Üç evrim modu
Peirce'ün önerdiği şey şu: Evrim tek bir biçimde çalışmaz. Üç modu vardır.
(Peirce bunlara Yunanca köklerden adlar uyduruyor — tıpkı Tennov'un "limerans"ı uydurması gibi. Yeni bir fikir için yeni bir kelime gerekir.)
① TYCHASM — rastlantısal evrim
(Yunanca "tykhe" = tesadüf, şans)
İlke: Kör çeşitlilik ve eleme.
Rastgele değişimler olur. Bazıları işe yarar, kalır. Bazıları yaramaz, gider. Hiçbir yön yoktur.
Klasik Darwinci doğal seçilim, kabaca bu moddur.
② ANANCASM — zorunlu evrim
(Yunanca "ananke" = zorunluluk, kader)
İlke: Mekanik yasa. Mantığın körü körüne zorlaması.
Her şey belirlenmiştir. Adım adım, kaçınılmaz olarak ilerler. Seçenek yoktur.
Hegel'in tarih anlayışı, kabaca bu moddur.
③ AGAPASM — agapastik evrim
(Yunanca "agape" = karşılıksız sevgi)
Ve şimdi Peirce'ün asıl önerisi.
Onun tanımı:
"...ne tychasm'daki gibi dikkatsizce, ne de anancasm'daki gibi salt koşulların ya da mantığın gücüyle tamamen körlemesine;
ama FİKRİN KENDİSİNE DUYULAN DOLAYSIZ BİR ÇEKİMLE — ki o fikrin doğası, zihin ona sahip olmadan önce sezilir — sempatinin gücüyle, yani zihnin sürekliliği sayesinde."
Bu cümle zor. Açalım.
Peirce şunu söylüyor: Bazen bir şeye, onu tam anlamadan önce çekilirsiniz.
Bir fikir size gelir. Henüz kanıtlayamazsınız. Henüz açıklayamazsınız. Ama doğru olduğunu sezersiniz. Ve peşinden gidersiniz.
Ne kör bir rastlantıydı bu. Ne de mantığın zorlaması.
Bir çekimdi.
🎯 Ve şimdi Peirce'ün asıl hamlesi
Şimdi bu üç modun birbiriyle ilişkisi.
Ve Peirce burada bir geometri benzetmesi kullanıyor.
Geometride bir kavram vardır: dejenere durum. (Bir şeklin, sınır koşullarında "çökmüş" hâli. Örneğin: bir elips, iki odağı üst üste gelince daireye dönüşür — dairenin "dejenere bir elips" olduğunu söyleyebilirsiniz. Ya da bir konik, kesişen iki doğruya çökebilir.)
Peirce'ün cümlesi:
"Tychasm ve anancasm, agapasm'ın DEJENERE BİÇİMLERİDİR."
Yani:
Kör rastlantı (tychasm), agapasm'ın çökmüş hâlidir — çekimin olmadığı hâl. Kör yasa (anancasm), agapasm'ın çökmüş hâlidir — özgürlüğün olmadığı hâl.
Asıl olan üçüncüsü. Diğer ikisi, ondan bir şeyin eksildiği durumlar.
Ve bu, bu kitap için ne anlama geliyor?
Şimdi durun ve bu kitabın merkez tezine bakın.
Ne demiştik?
Aşk, biyolojik bir donanım ile kültürel bir yazılımın bileşimidir.
Yani:
- Donanım = değiştiremediğimiz, zorunlu olan → anancasm.
- Yazılım = tarihsel, olumsal, başka türlü de olabilecek olan → tychasm.
Ve bütün kitap boyunca bu ikisinin arasında gidip geldik.
Peirce'ün uyarısı şu:
İkisi de üçüncü bir şeyin dejenere hâlidir.
Aşk ne kör yasadır, ne kör tesadüf.
Yani kurduğumuz ikilem — biyoloji mi, kültür mü? — yanlış kurulmuş olabilir.
Belki de aşk, ikisinin arasında ya da toplamı değil. Belki de onların dejenere olmadan önceki hâli.
Henüz sahip olunmamış bir şeye duyulan çekim.
Bir insanı tanımadan önce ona çekilmek. Bir hayatı yaşamadan önce onu istemek. Bir ihtimali, gerçekleşmeden önce sevmek.
Bu, ne rastlantıdır ne de zorunluluk.
Üçüncü bir şeydir.
III. VE ŞİMDİ O CÜMLE
Peirce'ün makalesinde bir cümle var.
Bu kitabı yazarken karşılaştığım en güzel cümle.
Ve bir kitabın son alıntısı olmayı hak ediyor.
Peirce, sevginin nasıl bir güç olduğunu anlatırken şöyle yazıyor:
"Sevgi, nefret edilende sevimlilik tohumları görüp, onu yavaş yavaş hayata ısıtır ve sevimli kılar."
"Love, recognising germs of loveliness in the hateful, gradually warms it into life, and makes it lovely."
Bu cümleyi yavaş okuyun.
"Nefret edilende sevimlilik tohumları görmek."
Sevgi, güzel olanı bulup ona yönelmiyor.
Güzel olmayanda, henüz güzel olmamış bir şeyi görüyor. Ve onu ısıtıyor.
Ve ısındıkça, o şey gerçekten güzelleşiyor.
Bu cümle, bu kitapta sekiz ipi birden bağlıyor
Şimdi geriye bakın. Bu cümle, kitap boyunca ayrı ayrı topladığımız sekiz bulguyu birden açıklıyor:
① Stendhal ve Tennov — kristalleşme (Bölüm 5)
Tuz madenindeki dal. Kristallerle kaplanıyor ve "pırıldayan bir güzellik nesnesine" dönüşüyor.
Ve Tennov'un düzeltmesi: kusurlar görülür, ama duygusal olarak yeniden değerlenir.
Peirce'ün cümlesi tam bunu tarif ediyor: sevimlilik tohumu, kusurun içinde.
② Şarkılar Şarkısı — grotesk bedenler (Bölüm 13)
Dişler kırkılmış koyunlara benziyor. Boyun, kalkanlar asılmış bir kule.
Sevilenin bedeni idealize edilmeye direniyor. Ve yine de seviliyor.
③ Zangwill — olumsuz değerlendirmelerle bağdaşma (Bölüm 7)
"Aşk, sevilen hakkındaki olumsuz değerlendirmelerle bağdaşır."
④ Zeki — deaktivasyon (Bölüm 3)
Beyin, kusurları algılamayı değil, aleyhte delil olarak kullanmayı kapatıyor.
Mahkeme kuruluyor, deliller sunuluyor, ama hâkim çekilmiş.
⑤ Thich Nhat Hanh — maitri (Bölüm 14)
"Anlamak, sevginin özüdür. Anlayamıyorsan, sevemezsin."
Sevgi, ötekini anlamak için derin derin bakmayı gerektiriyor. Kusuruna rağmen değil — kusuruyla birlikte.
⑥ Ricoeur — bolluk mantığı (Bölüm 16)
"Karşılığında hiçbir şey beklemeden."
Bolluk, hak edilmeyene verir. Peirce'ün "nefret edilen"i, hak etmeyen olandır.
⑦ Pettigrove — bağışlama (Bölüm 14)
Hak edilmeyeni vermek.
⑧ Soueif — goblen (Bölüm 12)
Üç panel. İki ikonografi — pagan ve dinî. Bir yüzyıl.
Uyumsuz parçalar, birlikte anlam kazanıyor.
Sekiz bulgu. Bir psikolog, bir şair, bir filozof, bir nörobiyolog, bir keşiş, bir hermeneutikçi, bir etikçi, bir romancı.
Ve Peirce, 1893'te, hepsinin yasasını tek cümlede yazmış.
Ve Peirce'ün kendi örneği
Peirce, bu ilkeyi anlatırken çok gündelik bir örnek veriyor. Ve bu örnek, Bölüm 16'nın kavram çiftine doğrudan dokunuyor.
Şöyle diyor:
"Diyelim ki beni ilgilendiren bir fikrim var. O benim yaratımımdır. O benim yaratığımdır — çünkü... o küçük bir kişidir. Onu seviyorum; ve onu mükemmelleştirmek için kendimi ona gömeceğim.
Fikirler çemberime SOĞUK ADALET dağıtarak onları büyütemem — ancak onları bahçemdeki çiçekler gibi el üstünde tutup bakarak büyütebilirim."
Şimdi bu iki ifadeye dikkat edin:
"SOĞUK ADALET" (cold justice)
"EL ÜSTÜNDE TUTMAK VE BAKMAK" (cherishing and tending)
Bölüm 16'daki iki mantığı hatırlayın:
| Ricoeur (1995) | Peirce (1893) |
|---|---|
| Denklik mantığı | "Soğuk adalet" |
| Bolluk mantığı | "El üstünde tutup bakmak" |
Aynı ayrım. Yüz iki yıl önce.
Ve Peirce şunu ekliyor — bu kitabın bütün tezini önceden söylüyor:
"Büyüme yalnızca sevgiden gelir — şey demeyeceğim, fedakârlıktan değil; ama bir başkasının en yüksek dürtüsünü gerçekleştirmeye duyulan ateşli itkiden."
Bir başkasının en yüksek dürtüsünü gerçekleştirmek.
Bölüm 14'ün beş tanığının ölçütünü hatırlayın:
Sevgi, ötekinin özgürlük alanını genişletiyorsa sevgidir.
Peirce, 1893'te, altıncı tanık.
IV. AÇGÖZLÜLÜĞÜN İNCİLİ
Ama Peirce'ün makalesinin bir de politik yüzü var. Ve onu atlarsak, adamı yarım anlamış oluruz.
Peirce 1893'te yazıyor. Ve kendi yüzyılına bakıp şunu söylüyor:
"On dokuzuncu yüzyıl şimdi hızla mezara batıyor, ve hepimiz onun yaptıklarını gözden geçirmeye başlıyoruz... Sanırım ona 'İktisadi Yüzyıl' denecek."
Ve dönemin hâkim inancını şöyle özetliyor:
"Bir yanda Mesih'in incili, ilerlemenin, her bireyin bireyselliğini komşularıyla sempati içinde eritmesinden geldiğini söyler.
Öte yanda, on dokuzuncu yüzyılın kanaati şudur: ilerleme, her bireyin bütün gücüyle kendisi için mücadele etmesi ve fırsat buldukça komşusunu ayaklar altına alması sayesinde gerçekleşir.
Buna doğru bir biçimde AÇGÖZLÜLÜĞÜN İNCİLİ denebilir."
(Peirce burada dönemin siyasal iktisadını hedef alıyor: bireysel çıkarın peşinden koşmanın toplumsal iyiyi otomatik olarak üreteceği inancını.)
Ve dürüstçe ekliyor:
"Her iki tarafta da söylenecek çok şey var. Kendi tutkulu tercihimi gizlemedim, gizleyemedim de. Böyle bir itiraf muhtemelen bilim kardeşlerimi şoke edecektir."
Bir mantıkçı, bilimsel bir dergide, taraf tuttuğunu itiraf ediyor.
Ve şunu söylüyor: o güçlü duygunun kendisi, agapasm lehine bir argümandır.
V. 2008: SEVGİ VE DEVRİM
Peirce'ün 1893'te açtığı davanın çağdaş devamı var.
Sean Chabot
Sean Chabot, Eastern Washington Üniversitesi'nde sosyolog. 2008'de Critical Sociology dergisinde bir makale yayımladı:
"Sevgi ve Devrim"
Ve açılış tezi şu:
"Bugünün kapitalist dünyasında gerçek sevgi kendi başına devrimcidir."
Neden? Çünkü yabancılaşmanın panzehiri.
(Yabancılaşma: Marx'ın kavramı. Kişinin kendi emeğine, ürününe, diğer insanlara ve nihayet kendine yabancı hâle gelmesi. Her şeyin alınıp satılabilir olduğu bir düzende, insan ilişkileri de birer işleme dönüşür.)
Dört sevgi türü
Chabot dört tür ayırt ediyor:
| Tür | Nedir |
|---|---|
| Öz sevgi | Bencillikle aynı şey değil (Fromm'un ayrımı — Bölüm 14) |
| Eros | Tutkulu, arzulayan sevgi |
| Philia | Dostluk, kardeşlik |
| AGAPE | Karşılıksız, kapsayıcı sevgi |
Ve devrimci sevgi için belirleyici olan: agape.
Chabot'nun tespiti önemli: Agape diğerlerini dışlamıyor. Aksine:
- Öz sevgiyi besliyor.
- Ve diğer türlerin dışlayıcı ya da yıkıcı hâle gelmesini engelliyor.
Yani agape, öteki sevgilerin düzenleyicisi.
(Bunu Bölüm 14'ün ölçütüyle okuyun: sevgi, ötekinin alanını daraltmaya başladığında — kıskançlığa, sahiplenmeye, boğmaya döndüğünde — onu geri açan şey agape'dir.)
"Sevgi dolu devrimin siyasal kültürleri"
Chabot'nun geliştirdiği kavram bu. Ve uyguladığı örnek: Gandhi önderliğindeki Hindistan bağımsızlık hareketi.
Ve makalenin epigraflarından biri, Gandhi'nin kendi cümlesi. Bu, bu kitabın son bölümü için en önemli alıntı:
"Ahimsa yorumunu kabul ediyorum: o, salt zararsızlığın olumsuz bir hâli değildir; sevginin OLUMLU bir hâlidir — kötülük yapana bile iyilik yapmak.
Ama bu, kötülük yapana yanlışını sürdürmesinde yardımcı olmak ya da onu edilgin bir rıza ile hoş görmek anlamına gelmez.
Aksine — sevgi, ahimsa'nın etkin hâli olarak, kötülük yapana DİRENMENİZİ GEREKTİRİR; ondan kendinizi ayırarak, bu onu gücendirse ya da fiziksel olarak incitse bile."
(Ahimsa: Sanskritçe. Genellikle "şiddetsizlik" diye çevrilir. Gandhi bu çeviriye itiraz ediyor.)
🎯 Bu cümlenin üzerinde durmak istiyorum
Çünkü bu kitabın en çok yanlış anlaşılabilecek yerini düzeltiyor.
Bu kitap boyunca sevginin açan, özgürleştiren, alan tanıyan bir şey olduğunu söyledik. Beş tanık, sonra altıncısı.
Ve bu, kolayca şuna çevrilebilir:
"Sevgi her şeye katlanır. Sevgi karşı çıkmaz. Sevgi boyun eğer."
Gandhi hayır diyor.
- Sevgi, zararsızlık değil.
- Sevgi, edilgin rıza değil.
- Sevgi, kötülüğü hoş görmek değil.
Sevgi, DİRENMEYİ GEREKTİRİR.
Ve dikkat edin — bu, Ricoeur'ün Bölüm 16'daki dengesinin siyasal hâli:
Adaletsiz sevgi duygusallıktır.
Direnmeyen sevgi, sevgi değildir. Suç ortaklığıdır.
Diğer sesler
Chabot'nun makalesi başka epigraflarla da açılıyor. Üçünü aktaracağım.
Frantz Fanon — Martinik doğumlu psikiyatr ve sömürgecilik karşıtı düşünür:
"Ben, renkli adam, yalnızca şunu istiyorum: Aletin insana asla sahip olmamasını. İnsanın insan tarafından köleleştirilmesinin sonsuza dek sona ermesini. Yani birinin bir başkası tarafından.
Ve benim için, insanı NEREDE OLURSA OLSUN keşfetmenin ve sevmenin mümkün olmasını."
"Aletin insana asla sahip olmaması." — Bu, Bölüm 16'daki denklik/bolluk ayrımının en keskin siyasal ifadesi.
Che Guevara:
"Aşırılıklara düşmemek için, soğuk entelektüalizme, kitlelerden yalıtılmışlığa düşmemek için, insan büyük bir doz insanlığa, büyük bir doz adalet ve hakikat duygusuna sahip olmalı.
Her gün mücadele etmeliyiz ki bu yaşayan insanlığa duyulan sevgi, somut olgulara, örnek olacak eylemlere dönüşsün."
Şu ifadeye dikkat: "soğuk entelektüalizm."
Peirce'ün ***"soğuk adalet"***i. Ricoeur'ün denklik mantığı. Ve Che'nin soğuk entelektüalizmi.
(Not: Che Guevara tarihsel olarak son derece tartışmalı bir figürdür ve bu kitap onun siyasetini onaylamıyor. Alıntı, Chabot'nun makalesinden, kavramsal içeriği için aktarılmıştır.)
Martin Luther King Jr.:
*"Elbette diyebilirsiniz ki bu pratik değil; hayat ödeşme meselesidir, karşılık verme meselesidir, insan insanın kurdudur. Belki uzak bir Ütopya'da o fikir işe yarar, diyorsunuz, ama içinde yaşadığımız sert ve soğuk dünyada değil.
Tek cevabım şu: insanlık uzun süredir sözde pratik yolu izliyor — ve bu yol onu kaçınılmaz olarak daha derin bir karmaşaya ve kaosa götürdü."
King'in cevabı, "gerçekçilik" itirazına verilmiş en iyi cevaplardan biri.
"Pratik değil" diyorlar. King diyor ki: Peki pratik olan yolu bin yıldır deniyoruz. Nasıl gitti?
Ve Fromm
Chabot, Erich Fromm'a da başvuruyor. Ve Fromm'un tanımı, bu kitabın Bölüm 14'üyle birebir örtüşüyor:
Sevgi bir duygu değil, süregiden bir çabadır. Ve gerektirdiği şeyler: vermek, ilgi, sorumluluk.
Bölüm 15'te üç geleneğin aynı tanımda buluştuğunu görmüştük:
- Thich Nhat Hanh: sevgi bir arzu değil, bir yeti.
- Kierkegaard: sevgi bir eğilim değil, bir eylem.
- bell hooks: sevgi bir duygu değil, bir eylem.
Fromm dördüncü.
🔗 Üç bağlantı
① Peirce'e: Peirce agapasm'ı bir evrim ilkesi olarak kurmuştu — kozmolojik, soyut. Chabot onu bir siyasal ilke yapıyor.
İkisi de aynı şeyi söylüyor:
Sevgi, tarihin bir mekanizmasıdır. Özel hayatın bir süsü değil.
② Ricoeur'e: Chabot'nun agape'si, bolluk ekonomisinin siyasal adıdır.
Ve Gandhi'nin ahimsa'sı, Ricoeur'ün "düşmanını sev" buyruğunun tam olarak pratiğe dökülmüş hâli: zarar vermemek değil — direnirken sevmek.
③ Oord ve Maturana'ya: Bölüm 14'te öğrendiğimiz şey: sevgi denetlemez. Oord'un Tanrı'sı zorlayamaz; Maturana'nın sevgisi "ayrılık anında bile ötekinin olmasına izin verir."
Ve Gandhi'nin şiddetsizliği tam olarak bu mantıkta:
Güç, zorlamadan etki etmenin yolunu bulmak zorundadır.
Bir ilahiyatçı, bir biyolog ve bir siyasal lider. Aynı ilke.
VI. VE BİR GELECEK SORUSU
Şimdi bu kitabın en pratik meselesine geliyoruz. Ve bu, yarının sorusu.
Aşkı üretmeli miyiz?
Brian Earp, Anders Sandberg ve Julian Savulescu — Bölüm 15'te tanıdığımız Oxford ekibi — 2014'te şu soruyu sordu:
İlaçlar ve yeni teknolojiler, yetişkin romantik ilişkilerinde şehvet, çekim ve bağlanma duygularını ARTIRMAK ya da AZALTMAK için kullanılabilir. Kullanmalı mıyız?
Bu artık bilim kurgu değil. Oksitosin spreyleri, SSRI'ların arzu üzerindeki etkileri, bağlanmayı etkileyen maddeler — hepsi araştırılıyor.
Ve Earp ekibinin tezi dengeli:
"'Aşkın tıbbileştirilmesi'nin zorunlu olarak sorunlu olması gerekmez — ama nasıl geliştiğine bağlı olarak iyi ya da kötü sonuçlar doğurması beklenebilir."
Ve biyoetikçilere düşen: sürecin iyi tarafa yönelmesine yardım etmek.
Carrie Jenkins de aynı soruyu soruyor: "Aşkı artıran ya da engelleyen ilaçlar geliştirmeli ve pazarlamalı mıyız? Neden ya da neden değil?"
🎯 Ve bu kitabın tamamı bu soruya cevap verebilir
Şimdi güzel bir şey olacak. Bu kitapta öğrendiğimiz her şey, bu tek soruya bir katkı sunuyor.
Goode der ki: (Bölüm 9) Toplumlar aşkı binlerce yıldır denetliyor. Çocuk evliliğiyle, tecritle, gözetimle. İlaç, yalnızca yeni bir denetim örüntüsü olur. Yenilik, aracın kimyasal olması.
Illouz der ki: (Bölüm 10) Önemli olan hangi piyasada satılacağı. Çünkü aynı ilaç, cinsel alanların ödül yapısı içinde bambaşka bir işlev görebilir.
Swidler der ki: (Bölüm 11) Kimin alet çantasına gireceği belirleyici. Aynı hap, romantik mit repertuvarında bir şey, gerçekçi görüş repertuvarında başka bir şey demek.
Biesterfeldt der ki: (Bölüm 6) "Hastalık" tanımının hukuki-ahlaki bir karar olduğu bin yıldır biliniyor. 'Işk bir hastalık mı, âşığı sorumluluktan muaf tutar mı? Aynı tartışma.
Earp der ki: (Bölüm 6) Ölçüt hastalık tanımı olmamalı. Ölçüt: ZARAR ve İYİ OLUŞ.
Ve nihayet — Bölüm 14'ün beş tanığı, artık altı: (Thich Nhat Hanh, Oord, Patricia Love, Harlow & Suomi, Maturana, Peirce)
Nihai ölçüt: Bu müdahale, kişinin ve sevdiğinin ÖZGÜRLÜK ALANINI genişletiyor mu, daraltıyor mu?
Bir ilaç, şiddetli bir takıntıdan kurtulmanıza yardım ediyorsa — alanı genişletiyor. Bir ilaç, bir insanı kalmak istemediği bir ilişkide tutuyorsa — daraltıyor.
Aynı molekül. İki ayrı cevap.
Ve Keats hâlâ orada
Earp ekibinin makalesine epigraf olarak koyduğu Keats dizesini hatırlayın:
"Bütün büyüler uçup gitmez mi / Soğuk felsefenin salt dokunuşuyla?... / Bir gökkuşağını çözecek."
İki yüz yıl önce yazılmış bir dize, hâlâ tartışmanın ekseni.
Ve Bölüm 15'te verdiğim cevabı tekrarlayayım:
Kartalın kanadındaki basınç farkını biliyoruz. Ve kartal hâlâ güzel.
Ama Keats'i tümüyle de reddetmiyoruz. Çünkü bir uyarısı var ve o uyarı hâlâ geçerli:
Bir şeyi çözebilirsiniz. Ama çözdüğünüz şeyi geri örebilecek misiniz?
Bir gökkuşağını anlamak onu bozmaz — çünkü gökkuşağına dokunmuyorsunuz. Ama bir insanın bağlanma kimyasına dokunuyorsanız, iş değişir.
Bu, önümüzdeki yüzyılın en zor etik sorularından biri olacak.
VII. YÜZ YİRMİ BEŞ YIL, TEK İTİRAZ
Şimdi bu kitabın en tuhaf keşfini paylaşacağım.
Bu kitabı yazarken, birbirinden tamamen kopuk on bir isim buldum. Farklı yüzyıllar, farklı ülkeler, farklı disiplinler.
Hiçbiri diğerini okumamış olabilir.
Ve hepsi aynı itirazı yapıyor.
| Yıl | Kim | Alan | Neye karşı çıkıyor |
|---|---|---|---|
| 1893 | Peirce | Mantık, felsefe | İlerlemenin "Açgözlülüğün İncili"ne indirgenmesi |
| 1914 | Goldman | Anarşist siyaset | Evliliğin sigorta sözleşmesine indirgenmesi |
| 1918 | Stopes | Botanik, evlilik reformu | Kadının ritminin kaprise indirgenmesi |
| 1939 | Fromm | Psikanaliz | Öz sevginin bencillikle karıştırılması |
| 1976 | Lasswell & Lasswell | Aile terapisi | Tek bir "gerçek aşk" dayatması |
| 1995 | Ricoeur | Hermeneutik | Sevginin denklik mantığına indirgenmesi |
| 2000 | Folbre & Nelson | İktisat | Karşı yönden: sevgi/para karşıtlığının peşin hükme indirgenmesi |
| 2008 | Chabot | Hareket sosyolojisi | Sevginin özel hayata hapsedilmesi |
| 2012 | Illouz | Kültür sosyolojisi | Aşkın cinsel sermaye piyasasına indirgenmesi |
| 2013 | Zangwill | Analitik felsefe | Sevilenin takas edilebilir mala indirgenmesi |
| 2015 | Oord | İlahiyat | Sevginin denetime indirgenmesi |
| 2018 | Kiriakos & Tienari | Örgüt kuramı | Yazmanın araçsal çıktıya indirgenmesi |
On iki itiraz. On iki disiplin. Yüz yirmi beş yıl.
Ve hepsi aynı cümleyi söylüyor:
SEVİLEN SATILAMAZ.
SEVGİ HESAPLANAMAZ.
SEVGİ DENETLEYEMEZ.
Ve Folbre ile Nelson'ın uyarısıyla birlikte, daha ince bir cümle:
Ama sevgi ile hesap, aynı odada yaşamayı öğrenmek zorundadır.
VIII. BAŞTAKİ SÖZÜMÜ TUTUYORUM
Bu kitabın açılışında size bir söz vermiştim.
Şöyle demiştim:
"Bu makalenin sonunda size aşkın ne olduğunu söyleyemeyeceğim. Bunu şimdiden söylüyorum ki sonra kızmayın.
Ama şunu söyleyebileceğim: neden söyleyemediğimizi. Ve bana kalırsa bu, tanımın kendisinden çok daha değerli."
Şimdi o borcu ödüyorum.
Aşkı neden tanımlayamıyoruz?
Üç sebep. Ve üçü de bu kitapta karşımıza çıktı.
① Çünkü aşk tek bir şey değil.
Bölüm 2'de öğrendik: üç ayrı davranışsal sistem — bağlanma, bakım verme, cinsellik. Ayrı evrimsel işlevleri, ayrı ayarları var.
Bölüm 8'de gördük: üç mü, dört mü, altı mı, yedi mi, sekiz mi? Kimse uzlaşamadı.
Ve Bölüm 16'da anladık neden: Sternberg aşkı faktörlere ayıramadı, Outka normlara ayıramadı. Çünkü ayrılacak bir öz yok.
② Çünkü aşk sabit bir şey değil.
Bölüm 9'da gördük: her toplum aşkı denetliyor ve denetleyerek biçimlendiriyor.
Bölüm 11'de gördük: kültür bir alet çantası, ve insanlar duruma göre farklı aletler kullanıyor.
Bölüm 14'te gördük: on yedi ayda bir kimyasal profil değişiyor ve başka bir şey büyümeye başlıyor.
Ölçtüğünüz an, ölçtüğünüz şey değişiyor.
③ Ve çünkü aşk bir NESNE değil.
Bu, en derin sebep.
Bir nesneyi tanımlarsınız. Bir masayı, bir molekülü, bir yıldızı.
Ama aşk bir masa değil.
Bölüm 7'de Naar bize şunu söyledi: aşk bir olay değil, bir EĞİLİM. Bölüm 14'te Berscheid: aşkın dördüncü boyutu ZAMAN. Bölüm 12'de Çırçır: aşk bir PALİMPSEST — üst üste yazılmış, hiçbiri diğerini silmeyen katmanlar.
Ölçtüğümüz şey bir madde değil, bir SÜREDİR.
Bir tür değil, bir TARİHTİR.
Ve tarihi olan şeyler tanımlanmaz. Anlatılır.
Bu kitabın bir "tanım" değil bir "anlatı" olmasının sebebi budur.
IX. VE SON
Bir hekim, iki bin yıl önce, bir bileğe parmağını koydu ve nabzın düzensiz attığını fark etti. Hastanın hasta olmadığını anladı. Âşık olduğunu anladı.
Bin yıl önce Bağdat'ta bir ahlakçı sordu: "Bu bir hastalıksa, âşık yaptıklarından sorumlu mudur?" Ve o soru hiç kapanmadı.
Bir psikolog, yavru bir maymuna hiçbir şey vermeyen bez bir anne verdi. Ve bebeğin, güvendiği için keşfe çıktığını gördü.
Bir tarayıcı, sevdiğinizi acı içinde hayal ettiğinizde beynin sizi ondan ayıran bölgeyi kapattığını ölçtü. Ve ilişki ne kadar yakınsa, kapanmanın o kadar derin olduğunu.
Bir sosyolog aynı acının kaynağını cinsel alanların arz-talep hesabında buldu. İkisi de haklıydı. İkisi birbirini duymadı.
İki antropolog 166 kültür taradı ve %88,5 buldu — kanıtlarının beşte ikisi şarkılardan.
Bir sosyolog seksen sekiz insanla konuştu ve onların birbirine zıt iki aşk anlayışını aynı anda taşıdığını, ve bunun onları hiç rahatsız etmediğini buldu.
Bir Mısırlı yazar "tarab" kelimesini çeviremediğini itiraf etti — ve kültürlerarası psikolojinin en zor problemini tek bir soruyla kurdu.
Bir botanikçi 1918'de arzunun gelgitini çizdi. Bir psikolog 2010'da aynı gelgiti on yıllık ölçekte aradı. Arada doksan iki yıl vardı.
İki iktisatçı sordu: "Sevgi için mi, para için mi — yoksa ikisi için de mi?"
Bir ilahiyatçı Tanrı'nın bile sevgiyi zorlayamayacağını söyledi.
Bir Şilili biyolog, sevginin "ayrılık anında bile ötekinin olmasına izin veren" şey olduğunu yazdı.
Bir hermeneutikçi, sevgi ile adaletin iki ayrı ekonomide çalıştığını gösterdi — ve aracılıkların her zaman kırılgan ve geçici olduğunu.
Bir hareket sosyoloğu, Gandhi'nin ahimsa'sının bir sevgi tarifi olduğunu hatırlattı: zarar vermemek değil — direnirken sevmek.
Ve bir mantıkçı, 1893'te, hepsinin yasasını yazmıştı.
Kapanış
2010'da bir nörobilim ekibi "Aşk acıtır" başlıklı bir makale yazdı. 2012'de bir sosyolog "Aşk neden acıtır" başlıklı bir kitap.
Biri temporo-parietal bileşkeyi ölçtü, öteki cinsel alanların arz-talep eğrisini. Birbirlerini hiç anmadılar.
Bu kitap, o iki başlığın neden aynı başlık olduğunu anlatma denemesiydi.
Çünkü ölçtüğümüz şey bir madde değil bir süredir; bir tür değil bir tarihtir.
Soueif'in goblenindeki gibi: üç panel, iki ikonografi, bir yüzyıl — ve ancak hepsi bir araya geldiğinde çıkan bir resim. Tezgâh dardı, o yüzden parçalara bölündü. Bizim tezgâhımız da dar.
Peirce'ün hatırlattığı gibi, ne kör yasa ne kör tesadüftür: nefret edilende sevimlilik tohumları görüp onu yavaşça hayata ısıtan şeydir.
Ricoeur'ün deyişiyle adaletin yerine geçmez — onu cömertlik ışığında yeniden okur.
Oord'un hatırlattığı gibi zorlayamaz. Zorlarsa zaten sevgi değildir.
Gandhi'nin gösterdiği gibi, bu edilgin bir rıza da değildir. Sevgi, direnmeyi gerektirir.
Ve Harlow'un maymunu gibi: güvendiği için uzaklaşabilendir.
Bu kitabın size verebileceği tek ölçüt buydu, ve altı ayrı gelenek onu bağımsız olarak doğruladı:
SEVGİ, ÖTEKİNİN ÖZGÜRLÜK ALANINI GENİŞLETİYORSA SEVGİDİR.
DARALTIYORSA, BAŞKA BİR ŞEYDİR.
Ve son cümle:
Tarihi olan her şey gibi aşk yeniden yazılabilir.
Ama asıl mesele şu ki, aşk aynı zamanda YENİDEN YAZAN şeydir.
📌 BİR SON SÖZ: BİLMEDİKLERİMİZ
Bu kitap dürüst olmaya çalıştı. O hâlde bir de bilmediklerimizi yazayım.
① Boylamsal veri neredeyse yok. Berscheid "zamansal bir model" istedi. Ama alandaki çalışmaların hemen hepsi kesitsel — yani bir anı ölçüyor. Aynı çiftleri kırk yıl boyunca izleyen çalışmalar çok az. Bu kitabın en büyük boşluğu budur.
② Swidler'in verisi 1980–81'den. Alet çantası modeli bu kitabın belkemiği. Ama dayandığı veri 88 beyaz, orta sınıf Kaliforniyalı ve kırk beş yaşında. O zamandan beri her şey değişti.
③ Türkiye'nin alet çantası çıkarılmadı. Bölüm 11'de bir araştırma programı önerdim: 2026 Türkiye'sinin aşk alet çantasını çıkarmak. Kısmet, nasip, aile onayı, helal daire, namus, romantik mit, piyasa — bunların hepsi aynı çantada. Kimse bu işi yapmadı.
④ Bu kitabın edebî örneklemi seçmeci. Kullandığım romanlar tezimi destekledikleri için seçildi. Tezime direnen bir metin aranmalı. Adayı da söyledim: Morrison'ın Love'ı.
⑤ Kierkegaard hak ettiği yeri bulamadı. Sevgi Eylemleri, bu kitabın normatif bölümünü çok daha derinleştirebilirdi. "Sevgi bir buyruktur" tezi burada yalnızca bir alternatif olarak anıldı; oysa tek başına bir kitabı hak ediyor. Bu, benim eksiğim.
Bir kitap, bilmediklerini söyleyebiliyorsa dürüsttür.
Ve bir insan da öyle.
Ve bir insan da öyle
O hâlde ben de kendimi yazayım.
Bu kitabın yarısı yazılmışken, bir gece, kendimi şöyle tarif etmiştim:
"Çabuk güvenen, çok seven, aldanmaya açık, iyi niyetimden dolayı yerinde sayan — ama bir o kadar da güçlü biriyim."
Şimdi her birinin altını dolduruyorum.
Çabuk güvenen. Çünkü insanların ağzından çıkan söze önem veririm. Yalan söylüyorlarsa bu bana değil, kendilerine yapılmış bir ihanettir.
Aldanmaya açık. Evet. İnsanları kendim gibi görürüm. İç sesim "hayır" dese bile, yardım edecek gücüm varsa yardım ederim.
İyi niyetimden dolayı yerinde sayan. Dürüst ticaret yapmaya çalışıyorum. Karşımdakilerin çoğu çalışmıyor.
Güçlü. Güçlüyüm. Ama bende önce duygu gelir, sonra intikam.
Bu kitabı kimin okuyacağını da biliyorum.
Özlem Yağmur Derin okuyacak. Annesi Özlem Derin okuyacak. Ablalarım okumaz — uzun bulurlar. Onlara başka türlü anlatırım. Zaten bana bu kitabın ilk cümlesini onlar öğretmişti.
İkisine söyleyeceğim şunlar:
Yağmur'a — Ben senin kaderinim, aşkım.
Annesine — Aşka saygı duymak, kendine saygı duymaktır.
— SON —
KAYNAKÇA
Bu metinde yararlanılan kaynaklar. Alfabetik olarak, alan başlıkları altında düzenlenmiştir. Her kaynağın altında, metnin hangi bölümünde ne için kullanıldığı belirtilmiştir.
I. PSİKOLOJİ VE DAVRANIŞ BİLİMLERİ
Aron, A. & Westbay, L. (1996). "Dimensions of the Prototype of Love." Journal of Personality and Social Psychology, 70(3), 535–551. → Bölüm 8. Halkın 68 aşk özelliğinden çıkan üç boyut: tutku, yakınlık, bağlanma. Ve kavram ile yaşantı arasındaki ölçülebilir açıklık.
Berscheid, E. (2010). "Love in the Fourth Dimension." Annual Review of Psychology, 61, 1–25. → Bölüm 14. Dört sevgi türü ve zamansal model çağrısı.
Cheng, Y., Chen, C., Lin, C-P., Chou, K-H. & Decety, J. (2010). "Love hurts: An fMRI study." NeuroImage, 51, 923–929. → Açılış ve Bölüm 3. Yakınlık arttıkça sağ temporo-parietal bileşkenin deaktivasyonu.
Fehr, B. (1988). "Prototype Analysis of the Concepts of Love and Commitment." Journal of Personality and Social Psychology, 55(4), 557–579. → Bölüm 8. Aron ve Westbay'in dayandığı 68 prototipik aşk özelliği.
Fincham, F. D., Beach, S. R. H. & Kemp-Fincham, S. I. "Marital Quality: A New Theoretical Perspective." R. J. Sternberg & M. Hojjat (Ed.), Satisfaction in Close Relationships içinde. New York: Guilford. → Bölüm 14. Evlilik kalitesi kuramı; alanın cinsel sorunlardan "ilişki kalitesi"ne evrimi.
Fisher, H. (2004). Why We Love: The Nature and Chemistry of Romantic Love. New York: Henry Holt. → Bölüm 3. Üç sistem: şehvet, çekim, bağlanma.
Harlow, H. F. (1958). "The Nature of Love." American Psychologist, 13, 673–685. (Amerikan Psikoloji Derneği 66. Yıllık Kongresi, Başkanlık Konuşması, Washington D.C., 31 Ağustos 1958.) → Bölüm 1 ve 2. Temas rahatlığı; ikincil dürtü kuramının çöküşü; "şairler ve romancılar bizden daha iyi yazmış."
Harlow, H. F. & Suomi, S. J. (1970). "Nature of Love — Simplified." American Psychologist, 25(2), 161–168. → Bölüm 2 ve 14. Güvenli üs; oyunun rolü; basitleştirilmiş vekil annenin tasarımı.
Hatfield Walster, E. (1971). "Romantic Love." Portland State University, Oregon Public Speakers Serisi, 19 Şubat 1971. → Bölüm 4. Schachter'ın iki faktör kuramının tutkulu aşka uygulanması; adrenalin deneyleri; Finck (1887) alıntısı.
Hendrick, C., Hendrick, S., Foote, F. H. & Slapion-Foote, M. J. (1984). "Do Men and Women Love Differently?" Journal of Social and Personal Relationships, 1, 177–195. → Bölüm 8. 54 maddelik ölçek; 29 maddede anlamlı cinsiyet farkı.
Hendrick, C. & Hendrick, S. (1986). "A Theory and Method of Love." Journal of Personality and Social Psychology, 50(2), 392–402. → Bölüm 8. Aşk Tutumları Ölçeği (LAS); Lee'nin altı stilinin psikometrik doğrulaması.
Jonason, P. K. & Kavanagh, P. (2010). "The Dark Side of Love: Love Styles and the Dark Triad." Personality and Individual Differences, 49, 606–610. → Bölüm 8 ve 10. Karanlık Üçlü ile ludus ve pragma stillerinin ilişkisi; cinsiyet farkının kısmi aracılığı.
Lasswell, T. E. & Lasswell, M. E. (1976). "I Love You But I'm Not In Love with You." Journal of Marriage and Family Counseling. → Bölüm 1, 4 ve 8. Altı aşk stilinin ilk klinik ölçeği; "birbirine uymayan aşk kavramları"; Proxmire itirazına cevap.
Lee, J. A. (1973). The Colours of Love: An Exploration of the Ways of Loving. Toronto: New Press. → Bölüm 8. Renk çemberi: eros, ludus, storge, mania, pragma, agape.
Levine, S. B. (2005). "What Is Love Anyway?" Journal of Sex & Marital Therapy, 31(2), 143–151. → Bölüm 8. Klinik sentez: aşkın yedi iç içe geçmiş anlamı.
Meeks, B. S., Hendrick, S. S. & Hendrick, C. (1998). "Communication, Love and Relationship Satisfaction." Journal of Social and Personal Relationships, 15(6), 755–773. → Bölüm 14. 140 çift; iletişim değişkenlerinin ilişki doyumunu yordaması.
Mikulincer, M. & Shaver, P. R. (2018). "A Behavioral Systems Approach to Romantic Love Relationships: Attachment, Caregiving, and Sex." R. J. Sternberg (Ed.), The New Psychology of Love içinde. → Bölüm 2. Üç davranışsal sistem; hiperaktivasyon ve deaktivasyon; Feynman'ın mektubu.
Neto, F. & Wilks, D. C. (2017). "Compassionate Love for a Romantic Partner Across the Adult Life Span." Europe's Journal of Psychology, 13(4), 606–617. → Bölüm 14. Şefkatli sevgi; Eros ve Agape stilleriyle ilişkisi; öznel iyi oluş.
Rostosky, S. S. (2005). P. Florsheim (Ed.), Adolescent Romantic Relations and Sexual Behavior kitabı üzerine değerlendirme. Journal of Adolescent Research, 20(1). → Dipnot. Ergen romantik ilişkileri literatürünün gelişimi.
Sprecher, S., Christopher, F. S. & Cate, R. (2006). "Sexuality in Close Relationships." A. L. Vangelisti & D. Perlman (Ed.), The Cambridge Handbook of Personal Relationships içinde, Böl. 25. → Bölüm 2. Cinsellik ve yakın ilişkiler; cinsel olmayan ilişkilerin toplumsallaştırıcı rolü.
Sternberg, R. J. & Grajek, S. (1984). "The Nature of Love." Journal of Personality and Social Psychology, 47(2), 312–329. → Bölüm 8. Spearman, Thomson ve Thurstone modellerinin karşılaştırılması; aşkın yapısının bütün yakın ilişkilerde benzerliği.
Tennov, D. (1979/1999). Love and Limerence: The Experience of Being in Love. Lanham: Scarborough House. → Bölüm 4, 5 ve 13. Limeransın on iki bileşeni; Stendhal'in kristalleşmesi ve kristalleşme–idealizasyon ayrımı; engelle yoğunlaşma.
Zeki, S. (2007). "The Neurobiology of Love." FEBS Letters, 581, 2575–2579. → Bölüm 3, 13 ve 15. İt-çek mekanizması; yargı ve zihinselleştirme ağlarının deaktivasyonu; "dünya edebiyatına bakın" çağrısı.
II. TIP, NÖROENDOKRİNOLOJİ VE TIP TARİHİ
Biesterfeldt, H. H. & Gutas, D. (1984). "The Malady of Love." Journal of the American Oriental Society, 104(1), 21–55. → Bölüm 1, 3, 6, 9, 11 ve 15. Yunan-Bizans-Arap tıbbında aşk hastalığı; Galen'in nabız tanısı; mahabbe–'ışk ayrımı ve sorumluluk sorusu; adab geleneğinin katkısı.
Indian Journal of Endocrinology and Metabolism (2016). "Neuroendocrinology of Love." IJEM, 20(4), 558–563. → Bölüm 3. Şehvet, çekim ve bağlanma devreleri; "aşkın yol açtığı hiperkortizolemi"; Shakespeare epigrafı.
Odent, M. (1999). The Scientification of Love. London: Free Association Books. → Bölüm 2 ve 12. Uygarlık tarihini yenidoğanın gözünden okuma önerisi. — Değerlendirme: British Medical Journal, "Reviews".
III. PSİKANALİZ
Demir, E. C. (2026). "Arzulayabilmek için: Lacanyen yaklaşımda anoreksiya nervoza." Klinik Psikoloji Dergisi, 10(2), 228–244. → Bölüm 13. Eksik ve arzu; Büyük Öteki; nesne a; histerik yapının mantığı.
Fromm, E. (1939). "Selfishness and Self-Love." Psychiatry, 2, 507–523. → Bölüm 14 ve 17. Bencillik ile öz sevgi arasındaki sahte ikilem.
Green, A. & Kohon, G. (2005). Love and Its Vicissitudes. Hove: Routledge. → Bölüm 1, 2, 6 ve 15. Green'in radikal iddiası; Kohon'un "normal delilik" kavramı.
Knapp, C. (1996). Drinking: A Love Story. New York: Dial Press. → Bölüm 6 ve 13. Bağımlılığın bir aşk hikâyesi olarak anlatılması; anoreksiyayla koşutluk.
Lothane, Z. (1998). "The Feud Between Freud and Ferenczi Over Love." American Journal of Psychoanalysis, 58, 21–39. → Bölüm 1. Psikanaliz sözlüklerinde "aşk" maddesinin yokluğu; "Freud'un aşkı bastırması"; Ferenczi'nin itirazı.
Love, P. (1990). The Emotional Incest Syndrome: What to Do When a Parent's Love Rules Your Life. New York: Bantam. → Bölüm 2, 13 ve 14. İçe geçme; çocuğun ebeveynin duygusal yük taşıyıcısı hâline gelmesi.
IV. SOSYOLOJİ VE ANTROPOLOJİ
Beall, A. E. & Sternberg, R. J. (1995). "The Social Construction of Love." Journal of Social and Personal Relationships, 12(3), 417–438. → Bölüm 11. Dört olasılık şeması; aşkı yazan dört kültürel bileşen; "aşk bu kültürde ne işe yarıyor?" sorusu.
Beck, U. & Beck-Gernsheim, E. (1995). The Normal Chaos of Love. Cambridge: Polity Press. → Bölüm 12. Klasik ailenin çözülmesi.
Beck, U. & Beck-Gernsheim, E. (2013). Distant Love. Cambridge: Polity Press. → Bölüm 12. Dünya aileleri; beş boyut; küresel bakım zinciri ve "küresel kalp nakli." — Değerlendirme: Radó, M., Bari, D., Horzsa, G., Duráczky, B. & Fehér, K., Corvinus Journal of Sociology and Social Policy, 7(1), 2016, 125–130.
Chabot, S. (2008). "Love and Revolution." Critical Sociology, 34(6), 803–828. → Bölüm 17. Dört sevgi türü; "sevgi dolu devrimin siyasal kültürleri"; Gandhi'nin ahimsa tanımı; Fanon, Guevara, King ve Fromm alıntıları.
Goode, W. J. (1959). "The Theoretical Importance of Love." American Sociological Review, 24(1), 38–47. → Bölüm 1, 5, 9 ve 15. Aşk örüntüsü ile romantik kompleks ayrımı; beş denetim örüntüsü; tabakalaşma bulgusu; aşkın "en yansıtmacı duygu" olduğuna dair dipnot.
Illouz, E. (1997). Consuming the Romantic Utopia: Love and the Cultural Contradictions of Capitalism. Berkeley: University of California Press.
Illouz, E. (2007). Cold Intimacies: The Making of Emotional Capitalism. Cambridge: Polity Press.
Illouz, E. (2012). Why Love Hurts: A Sociological Explanation. Cambridge: Polity Press. → Açılış, Bölüm 10, 16 ve 17. Cinsel alanlar; cinsel sermaye; seçimin ekolojisi ve mimarisi; bağlanma korkusunun yapısal açıklaması. — Değerlendirme: Clavero, S., Feminist Review, 110, 2015.
Jankowiak, W. R. & Fischer, E. F. (1992). "A Cross-Cultural Perspective on Romantic Love." Ethnology, 31(2), 149–155. → Bölüm 1, 11 ve 15. 166 kültürün taranması; beş gösterge; %88,5 bulgusu.
Prus, R. & Camara, F. (2010). "Love, Friendship, and Disaffection in Plato and Aristotle: Toward a Pragmatist Analysis of Interpersonal Relationships." Qualitative Sociology Review, 6(3), 29–62. → Bölüm 1. Klasik Yunan edebiyatında ilişkiler ve sosyal bilimlerin bu külliyatı ihmali.
Swidler, A. (2001). Talk of Love: How Culture Matters. Chicago: University of Chicago Press. → Bölüm 11, 12 ve 17. Kültürün alet çantası olarak kavranması; iki repertuvar; eşik anlarında model değiştirme. — Değerlendirme: Canadian Journal of Communication, 28(1), 2003.
Yılmaz, S. (2023). Aşk ve Cinsellik. → Bölüm 3, 8, 11 ve 14. Türkiye ve Osmanlı bağlamı; Sternberg üçgeninin Türkçe dökümü; on yedi ay verisi; "devam eden aşk değil, aşktan da üstün olan sevgidir."
V. FELSEFE VE İLAHİYAT
Earp, B. D., Sandberg, A. & Savulescu, J. (2014). "The Medicalization of Love." Cambridge Quarterly of Healthcare Ethics, 24(3), 323–336. → Bölüm 15 ve 17. Aşkın tıbbileştirilmesi tartışması; Keats'in "Lamia"sından epigraf.
Earp, B. D., Wudarczyk, O. A., Foddy, B. & Savulescu, J. (2017). "Addicted to Love: What Is Love Addiction and When Should It Be Treated?" Philosophy, Psychiatry, & Psychology, 24(1), 77–92. → Bölüm 6, 13 ve 17. Dar ve geniş görüş ayrımı; "ölçüt hastalık tanımı değil, zarar ve iyi oluş olmalı."
Grau, C. & Smuts, A. (Ed.) (2017). The Oxford Handbook of Philosophy of Love. Oxford: Oxford University Press. → Bölüm 7. Aşk felsefesi alanının haritası; "Gerekçe Yok" görüşünün alandaki konumu.
Jenkins, C. (2017). What Love Is and What It Could Be. New York: Basic Books. → Açılış, Bölüm 11 ve 17. "Modern bir toplumsal rolü oynayan kadim biyolojik makine"; amatonormativite; toplumsal kurguların değiştirilebilirliği.
Kierkegaard, S. (1847). Kjerlighedens Gjerninger. [Sevgi Eylemleri / Works of Love.] → Bölüm 14 ve 16. Sevginin bir eğilim değil, bir buyruk olarak kavranması.
Maturana, H. & Verden-Zöller, G. (2008). The Origin of Humanness in the Biology of Love. Exeter: Imprint Academic. → Bölüm 2, 3 ve 14. "Meşru öteki" tanımı; sevgi ile iktidarın karşıtlığı; nöteni; "sevgi görücüdür, kör değil."
Naar, H. (2013). "A Dispositional Theory of Love." Pacific Philosophical Quarterly, 94, 342–357. → Bölüm 7 ve 14. Aşkın bir zihinsel olay değil, bir eğilim olarak kavranması.
Oliver, K. (2001). "The Look of Love." Hypatia, 16(3), 56–78. → Bölüm 3. Yabancılaştırıcı bakış anlayışına alternatif; Irigaray'ın ışık ve hava üzerine notları.
Oord, T. J. (2015). The Uncontrolling Love of God: An Open and Relational Account of Providence. Downers Grove: InterVarsity Press. → Bölüm 14, 16 ve 17. Essential kenosis; sevginin özü gereği denetleyici olmaması.
Outka, G. (1972). Agape: An Ethical Analysis. New Haven: Yale University Press. → Bölüm 16. Ricoeur'ün eleştirdiği yöntem: aşktan "temel normatif içerik" çıkarma girişimi.
Peirce, C. S. (1893). "Evolutionary Love." The Monist, 3(2), 176–200. → Bölüm 17. Tychasm, anancasm ve agapasm; "Açgözlülüğün İncili" eleştirisi; "nefret edilende sevimlilik tohumları."
Pettigrove, G. (2012). Forgiveness and Love. Oxford: Oxford University Press. → Bölüm 14 ve 16. Bağışlama ile sevgi arasındaki bağ. — Değerlendirme: Norlock, K. J.
Ricoeur, P. (1995). "Love and Justice." Philosophy & Social Criticism, 21(5/6), 23–39. → Bölüm 1, 16 ve 17. Bolluk ve denklik mantıkları; hiper-etik kavramı; "her zaman kırılgan ve geçici aracılıklar"; Rosenzweig'ın buyruk–yasa ayrımı.
Rosenzweig, F. (1921). Der Stern der Erlösung. [Kurtuluşun Yıldızı.] → Bölüm 16. "Beni sev!" buyruğunun yasa olmadığı tezi.
Thich Nhat Hanh (1997). True Love: A Practice for Awakening the Heart. Boston: Shambhala. → Bölüm 14 ve 17. Maitri, karuna, mudita ve upeksha; "Anlamak, sevginin özüdür."
Wagoner, R. E. (1997). The Meanings of Love: An Introduction to Philosophy of Love. Westport: Praeger. → Bölüm 8. Altı felsefi anlam; "güç olarak sevgi" boşluğu; "'özgür aşk' bir oksimorondur."
Zangwill, N. (2013). "Love: Gloriously Amoral and Arational." Philosophical Explorations, 16(3), 298–314. → Bölüm 7, 10, 13 ve 16. Nedenler ve gerekçeler ayrımı; takas edilemezlik normu; viyola örneği.
VI. İKTİSAT
Folbre, N. & Nelson, J. A. (2000). "For Love or Money — Or Both?" Journal of Economic Perspectives, 14(4), 123–140. → Bölüm 10, 12 ve 16. Bakım emeğinin piyasalaşması; iki yönlü "araştırma durdurucu" uyarısı.
VII. EDEBİYAT VE EDEBİYAT ELEŞTİRİSİ
Arnold, M. (1855). "Stanzas from the Grande Chartreuse." → Bölüm 12. "İki dünya arasında dolaşmak… biri ölü."
Black, F. C. (2009). The Artifice of Love: Grotesque Bodies and the Song of Songs. London: T&T Clark. → Bölüm 13 ve 17. Sevilenin bedeninin idealize edilmeye direnmesi. — Değerlendirme: Soughers, T., Reviews in Religion and Theology, 2011.
Çırçır, A. (2019). "History, Vision and Narrative in Ahdaf Soueif's The Map of Love." Universal Journal of History and Culture, 1(2), 135–154. (Sivas Cumhuriyet Üniversitesi.) → Bölüm 12. Palimpsest ve kontrapuntal tarih kavramları; Said okuması.
Goldman, E. (1914). Marriage and Love. New York: Mother Earth Publishing. → Bölüm 9, 10, 16 ve 17. "Evlilik bir sigorta sözleşmesidir"; kurumu yıkma stratejisi.
McEwan, I. (1997). Enduring Love. London: Jonathan Cape. → Bölüm 6, 13, 15 ve 16. De Clérambault sendromu; Joe Rose ile Clarissa'nın tartışması; bebeğin gülümsemesi; romanın sonundaki vaka raporu.
Morrison, T. (2003). Love. New York: Alfred A. Knopf. → Bölüm 14. Sevginin kurumsallaşarak mülkiyete dönüşmesi.
Munro, A. (1986). The Progress of Love. Toronto: McClelland & Stewart. → Bölüm 14. Alex Colville'in kapak resmi: yarısı canlı, yarısı ölü karaağaç.
Murgatroyd, P. (1995). "The Sea of Love." The Classical Quarterly, 45(1), 9–25. → Bölüm 15. Denizcilik metaforlarının arkaik dönemden geç antikçağa uzanan tarihi.
Norman, M. & Stoppard, T. (1998). Shakespeare in Love (senaryo). → Bölüm 11. Romantik mitin imalathanesi: Londra, 1593.
Shakespeare, W. A Midsummer Night's Dream [Bir Yaz Gecesi Rüyası]. → Bölüm 3. "Aşk gözle bakmaz, zihinle bakar."
Soueif, A. (1999). The Map of Love. London: Bloomsbury. → Bölüm 11, 12, 15 ve 17. "Tarab'ı nasıl çeviririm?"; üç panelli goblen; Amal'ın çevirmenliği.
Stendhal (1822). De l'Amour [Aşk Üzerine]. → Bölüm 5. Tuz madenindeki dal ve kristalleşme kavramı.
Stopes, M. C. (1918). Married Love: A New Contribution to the Solution of Sex Difficulties. London: A. C. Fifield. → Bölüm 1, 3, 4, 9, 14 ve 15. "Temel Nabız"; arzunun dönemselliği; gelgit metaforu; karşılıklı uyum kavramı.
Şarkılar Şarkısı [Neşideler Neşidesi]. Eski Ahit. → Bölüm 13. Grotesk beden imgeleri.
VIII. AKADEMİK YAZMA VE YÖNTEM
hooks, b. (2000). All About Love: New Visions. New York: William Morrow. → Bölüm 15 ve 17. Sevginin bir duygu değil, bir eylem olarak tanımlanması.
Kiriakos, C. M. & Tienari, J. (2018). "Academic Writing as Love." Management Learning, 49(3), 263–277. → Bölüm 15. Akademik yazının hegemonik söylemi; yazmanın bedensel ve duygusal doğası.
IX. ARKA PLANDA ANILAN İSİMLER
Metin boyunca doğrudan alıntılanmamakla birlikte tartışmanın çerçevesini kuran kaynaklar:
Ariès, P. — Centuries of Childhood (1962). Duygulanımın Avrupa tarihindeki ikincil konumu tezi. (Bölüm 11'de eleştirilen konum.)
Bourdieu, P. — Sermaye türleri kuramı. (Bölüm 10'daki "cinsel sermaye" kavramının arka planı.)
Bowlby, J. — Attachment and Loss (1969–1980). Bağlanma kuramı. (Bölüm 2'nin temeli.)
Dihle, A. — Die Goldene Regel (1962). Altın Kural ile jus talionis ilişkisi. (Bölüm 16.)
Lacan, J. — Seminerler ve Écrits. Eksik, arzu ve Büyük Öteki kuramı. (Bölüm 13.)
Rawls, J. — A Theory of Justice (1971). Adaletin iki ilkesi. (Bölüm 16.)
Said, E. — Orientalism (1978) ve Culture and Imperialism (1993). Kontrapuntal okuma. (Bölüm 12.)
Schachter, S. & Singer, J. (1962). "Cognitive, Social, and Physiological Determinants of Emotional State." Psychological Review, 69(5), 379–399. (Bölüm 4'ün temeli.)
Underwood, L. (2009). Şefkatli sevgi tanımı. (Bölüm 14.)
Velleman, J. D. (1999). "Love as a Moral Emotion." Ethics, 109(2), 338–374. (Bölüm 7'de Zangwill'in eleştirdiği konum.)
⁂
Bu metin, üç haftaya sığmış bir okuma nöbetinin ürünüdür. Altmış dört kaynak, on sekiz bölüm, ve tek bir soru: aşk hakkında bildiklerimizi kim, nerede, nasıl öğrendi?
İçindeki bütün birinci tekil şahıs cümleleri bana aittir. Kaynaklarla ilgili yanılmışsam düzeltin. Kendimle ilgili yanılmışsam — muhtemelen yanılmışımdır.
Eksik bırakmışsam tamamlayın. Ama lütfen okumadan itiraz etmeyin — bu metin de sizden aynısını istemedi.
— qooxtar —
İstanbul, 2026

0 Yorumlar