OSMANLI DÖNEMİNDE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ






OSMANLI DÖNEMİNDE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ 


Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza SAKLI
Rize Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / RİZE 
E-posta: aliriza.sakli@rize.edu.tr 



ÖZ 


Milliyetçilik anlayışları ve milli devlet modelleri, ülke ihtiyaçlarına göre kurgulanabilen normatif alanlardır. Her ülke kendi etnik ve kültürel yapısına ve özelliklerine göre, uygun bir milliyetçilik ve milli devlet modeli geliştirme şansına sahip olabilmektedir. Buna rağmen Türk milli devletinin karşı karşıya kaldığı ayrılıkçı hareketler, uygulanan Türk milliyetçiliğinin ve mili devlet yapısının uygun olup olmadığı noktasında tartışılmasına kapı açmaktadır. Bu yazıda, Osmanlı döneminde gelişen Türk milliyetçiliği fikirleri ve hareketleri ele alınmakta, farklı milliyetçilik yaklaşımlarına ışık tutulmaya çalışılmaktadır. Birçok milliyetçi aydının yanında Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, iki farklı milliyetçilik anlayışını temsil eden iki önemli isim olarak öne çıkmaktadır. Gökalp’ın milliyetçilik anlayışı inanca ve kültüre dayanırken, Akçura soy birliğine ve dindışı bir yaklaşıma ağırlık vermektedir. İki aydın arasında önemli sorunlara kaynaklık ettiği anlaşılan bu görüş farklılıkları incelenmiş ve değerlendirilmeye çalışılmıştır. Gökalp ve Akçura yaklaşımları, Osmanlı sonrası dönemdeki fikir hareketlerine kaynaklık etmeleri bakımından da önemlidir. 




GİRİŞ 


Kavimler, diller ve kültürler; tarihin en eski devirlerinden beri var olagelmişlerdir. Ancak bir millete mensup olma bilinci, Fransız ihtilalinden sonra ortaya çıkan ve insanlık tarihi bakımından yeni sayılabilecek bir olgudur. Eski tarihlerden beri soya ve kavmiyete çeşitli vurgular yapılmakla birlikte, bunların milli varlığa işaret sayılabileceği ve millet olgusunun varlığı anlamına geleceği genelde kabul edilmemektedir. Orhun Kitabelerinde “Türk budun” (Türk kavmi) kavramının geçmesi ve Türk kavmine yönelik diğer atıflar, İbrahim Kafesoğlu'nun (1999: 19), burada Türk milliyetçiliğinin tam olarak ifade edildiğini iddia etmesine yol açmıştır. Buna karşılık Orhan Türkdoğan ise (1995: 104), temelde milletleşme sürecinin bir ürünü olan milliyetçiliğin, Fransız ihtilalinden önce bir ideoloji olarak doğduğunun kabul edilemeyeceği görüşündedir. Genel kabul gören yaklaşım Türkdoğan’ın yaklaşımı ile örtüşmektedir. Milli devlet yapıları önce Batı Avrupa’da ortaya çıktığına göre, bu ülkelerde yaşanan gelişmeleri incelemek yerinde olacaktır. Batı dünyasında, zayıf krallıklar ve görünüşte kralın emrinde olan güçlü feodal beylerin hâkim olduğu feodal düzen, zengin sınıfların ortaya çıkması ve 18. yüzyılın ikinci yarısında sanayi devriminin yaşanması ile sarsılmıştır. Ortaya çıkan yeni toplumsal düzen, aynı coğrafya üzerinde ortak duygularda buluşan yeni bir yapının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu yeni yapının adı "millet"tir. Genel olarak, kavmi bağlılığa ve milli varlığa çok eski tarihlerden beri atıflar yapılmakta olduğunu, fakat millet ve milliyetçilik anlayışlarının, fikir sistemi olarak 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktığını kabul edebiliriz. Benzer tarihi süreçleri yaşayan ülkelerden önce Fransa milli devletini oluşturmuştur. 1789 Fransız İhtilalinin İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi, hâkimiyetin millete ait olduğunu beyan etmiş (Güngör, 1998: 132), "millet"i esas alan bu temel yaklaşım önce Batı dünyasını, sonra da diğer ülkeleri, bu arada Osmanlı ülkesini de, derinden etkilemiştir. Türk ulus-devlet anlayışının kökenini ortaya koymak ve gelişim çizgisini izleyebilmek için; önce Osmanlı dönemindeki milliyetçilik anlayışlarını ele almak, sonra da Türk uluslaşma modelinin bir analizini yapmak gerekmektedir. 


TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN FİLİZLENME DÖNEMİ 

Osmanlı Devleti'nin yönettiği topraklarda ilk milliyetçilik hareketleri, Balkanlar'ın Hıristiyan unsurlarında görülmüştür. Vatan, millet, hürriyet ve eşitlik gibi kavramlar, klasik Osmanlı sistemini sarsmış, Batılı ülkelerin de yönlendirmeleri ile Hıristiyan unsurlar arasında milliyetçilik ve ayrılıkçılık hareketleri görülmüş, çözülme ilk olarak bu unsurlardan başlamıştır. Osmanlı'nın Romanya'yı, Karadağ'ı, Yunanistan'ı, Bulgaristan'ı, Sisam'ı, Girit adalarını ve en son da Rumeli'yi kaybetmesine yol açan, bu topraklarda gelişen milliyetçilik hareketleri olmuştur. Ziya Gökalp (1976: 89), milliyetçiliğin gücünün Osmanlı aydınları tarafından zamanında fark edilemediğini, boş yere önünün alınmaya çalışıldığını, bu gücün biraz da İslâmlığın ve Osmanlılığın çıkarı için kullanılmasının düşünülemediğini ifade etmektedir. Gayri müslim unsurların milliyetçilik ve ayrılıkçılık hareketlerine karşı, Osmanlı-Türk aydınları hemen Türk milliyetçiliğine yönelmemişlerdir. Buna karşılık, 1839 tarihli Gülhane Hattı Hümayunu ile başlayan Tanzimat döneminde, devletin birliğini muhafaza etmek için, bütün Osmanlı vatandaşlarını kapsayan "Osmanlılık" siyasetini ortaya atmışlardır. 1876'da tahta geçen II. Abdülhamit, Hıristiyan unsurların ayrılmasına yol açan milliyetçilik hareketlerinin, Müslüman unsurları etkilemesini önlemek ve Osmanlı'nın İslâm topraklarını elinde tutmasını sağlamak üzere, İslâmcılık siyaseti gütmüştür. Devleti parçalamaya yönelen azınlık milliyetçiliği akımlarına karşı, Osmanlı aydınlarının, devleti korumak üzere birleştirici Osmanlıcılık ve İslamcılık politikalarına yönelmelerini iyi değerlendirmek gerekir. Bu dönemde Türk milliyetçiliğinin öne çıkarılması, Türk olmayan unsurların kendilerini dışlanmış görmelerine ve ayrılıkçı hareketlerin güçlenmesine yol açabilir ve devletin yıkılışını kolaylaştırabilirdi. Çok milletli bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti'nin bütüncü anlayışla korunması kaygısı ve II. Abdülhamit döneminin aşırı şüpheci tavır ve yaklaşımlarının da etkisiyle, Osmanlı'da henüz Türkçülük ve milliyetçilik görüşleri geniş ölçüde tartışılmaya başlamadan, Türk dünyasında önemli hareketler gözlenmiştir. Bunlardan en önemlisi, 1883'te Kırım'da kurduğu Tercüman gazetesiyle bütün Türk dünyasına aynı Türkçe ile hitap eden ve Osmanlı ülkesinde de okunan Gaspıralı İsmail'dir. 

"Dilde, fikirde, işte birlik" sözü ile yola çıkan ve bütün Türk dünyasını tek Türkçe'de buluşturmaya çalışan Gaspıralı, Türkistan'ı baştanbaşa donattığı okullarla da Usul-i Cedit (yeni yöntem) hareketini oluşturmuştur. Gaspıralı İsmail'in Usul-i Cedit hareketinin, sivil nitelikli bir millet inşa etmeyi amaçladığı (Öğün, 1998: 30), programının kapsamından, "dilde birlik" sloganından ve uygulamalarından anlaşılabilmektedir. 1859'da ilk Türkçe tiyatro eserini yayınlayan Mirza Fethali Ahundzade, Rusya'da ilk Türkçe gazete olan Ekinci gazetesini çıkaran (1875-Bakü) Melekzade Hasan Bey Zerdabi, Hüseyinzade Ali, Ağaoğlu Ahmet ve Yusuf Akçura gibi Türk milliyetçiliğinin ilk savunucuları ve öncüleri, daha çok Türk dünyasının Osmanlı d ışında kalan ülkelerinden aydınlar olmuştur. Yusuf Akçura'nın 1904 tarihinde, Kazan'ın Züye Başı köyünden Mısır'daki Türk gazetesine göndererek yayınlattırdığı, "Üç Tarz-ı Siyaset" adlı makalesi, Türkçülüğü öncü bir ilke olarak teklif etmesi bakımından önemlidir. Bir kısım Batılı yazarlar, "Komünist Manifesto Marksizm için ne ise, Üç Tarz-ı Siyaset de Türkçüler için aynı şeydir" görüşünü dile getirmişlerdir. (Temir, 1987: 33,34). Bu makalede, o zamana kadar Osmanlı'da savunulan; Osmanlıcılık ve İslâmcılık fikirlerinin yanına, Türkçülük fikri de eklenerek, her üç fikir akımından hangisinin takip edilmesi gerektiği tartışılmıştır. Osmanlı'ya tabi milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir "Osmanlı milleti" oluşturulması, hilafet hakkının Osmanlı'da olmasından istifade ile "bütün İslâmların söz konusu hükümet idaresinde siyaseten birleştirilmesi" ve ırka dayanan bir "Türk milleti" teşkil edilmesi, şeklinde tanımlanan üç yaklaşım, eserde ayrı ayrı ele alınmıştır. Son sırada yer alan Türkçülüğün, özellikle "Türk birliği" (Pantürkizm) şeklinde öne sürüldüğü* ve ırka dayalı bir siyasi birlik olarak anlatıldığı görülmektedir. Akçura'ya göre (1998: 33-34) Türk birliği siyaseti, Osmanlı ülkesindeki Türkleri hem dini hem de ırki bağlarla birbirine bağlayacaktır. Ancak, bu siyasetin esas büyük faydası; dilleri, ırkları, adetleri ve hatta ekseriyetinin dinleri de bir olan ve Asya kıtasının büyük kısmı ile Doğu Avrupa'ya yayılmış bulunan Türklerin birleşmesini sağlamak olacaktır. Ancak, 

* Yusuf Akçura, daha sonra kaleme aldığı "Türkçülük" adlı eserince "Üç Tarz-ı Siyaset" için şunları yazmıştır: "Bugünkü düşünceme göre, bu makalede önemli bir tahlil noksanı vardır: 'Türklük siyaseti' ile 'Türk birliği', İslâm siyaseti' ile İslâm birliği' birbirine karıştırılmıştır. (Akçura, 1978; 173) 

Türkleri birleştirme siyasetinin, İslâm siyasetine göre, uygulamasının daha zor olduğunu ifade edecek kadar da gerçekçidir. Akçura'nın bu makalesi ile Türkçülük fikri, ilk defa sistemli bir fikir olarak ifade edilmiştir. Osmanlı aydınları arasında da çeşitli milliyetçilik görüş ve yaklaşımları gözlenmiştir. 1878'de Tercüman-ı Hakikat gazetesini kuran Ahmet Mithat Efendi, Selçuklu ve Osmanlı hanedan boyu olan "Kayıhanlık", Anadolu Türklüğüne dayalı bir "Türkçülük" ve bütün nüfusun fark gözetmeden paylaştığı "Osmanlılık" olmak üzere, üç halkadan oluşan bir Osmanlı Milliyetçiliği öne sürmekteydi. (Kushner, 1979: 60-61) Ahmet Mithat Efendi'nin bu görüşlerinde, milliyetçilik düşüncesini, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu şartlarla uyumlu olarak geliştirme çabası göze çarpmaktadır. 1893-1895 yılları arasında Cevdet Bey tarafından çıkarılan İkdam gazetesi Necip Asım Bey, Veled Çelebi, Fuad Raif ve Emrullah Efendi gibi önde gelen yazarları ile Türkçe yayınlar yaparak bir "milliyet hevesi" uyandırmaya başlamıştır. İkdam yazarlarından Fuad Raif Bey, "Ari Türkçe" yaklaşımı ile Türkçe'deki Arapça ve Farsça kökenden gelen bütün kelimeleri atmak istemişti. Ziya Gökalp'in (1977: 12, 13), tabii kelimelerin yerine suni kelimeler koymaya çalıştığı için, "suni bir Türk Esperantosu" yaratmak istemekle suçladığı bu yaklaşım, Gökalp’a göre, Türkçülük akımının daha başında zarar görmesine yol açmıştır. Bursalı Tahir Bey, "Türklerin Ulum ve Fünuna Hizmetleri" isimli risalesi ile Farsça ve Arapça yazdıkları için Fars ve Arap sanılan Farabi ve İbn Sina gibi âlimlerin Türk olduklarını göstermiştir (Akçura, 1978: 128,129). Bu arada, Mehmet Emin Bey'in (Yurdakul, 1979: 10, 110) "Cenge Giderken" başlıklı şiiri, 1897'de Selanik'te çıkan "Asır" gazetesinde yayınlanmıştır. Bu şiir, dine ve soya dayalı bir Türklüğü ve Türkçe şiir zevkini öne çıkarmıştır: "Ben bir Türküm; dinim, cinsim uludur, Sinem özüm ateş ile doludur, İnsan olan vatanının kuludur, Türk evladı evde durmaz; giderim." Bir başka önemli şahsiyet olan Şemseddin Sami, Orhun Abideleri ve Kutatgu Bilig ile ilgili kitapların yanında, 1901'de Kamus-i Türkî adlı iki ciltlik bir Türkçe sözlük de çıkarmıştır. 


Jöntürkler (Gençtürkler) hareketi içinde özellikle Ali Suavi tarafından Türkçü fikirler savunulmakta, "Vatan yahut Silistre" adlı tiyatro eserinin sahibi olan Namık Kemal ise "vatan şairi" olarak anılmaktadır (Yalçın, 1994: 51-58). II. Meşrutiyet öncesinde, Osmanlı'nın kültür merkezi olan İstanbul'da, diğer fikirler gibi, milliyetçilik ve Türkçülük için de uygun siyasi atmosfer bulunmadığından gelişmeler cılız kalmıştır. II. MEŞRUTİYET VE ÖRGÜTLÜ MİLLİYETÇİLİK 


1908'de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle, her türlü fikrin açıklanması ve örgütlenmesi için serbest bir ortam oluşmuştur. Daha önce yasak olan; millet ve milliyet esasına göre dernek kurmak, artık mümkün hale gelmiştir. 1908 yılı Kasım ayında İstanbul'a gelen Yusuf Akçura, Necip Asım ve Veled Çelebi'ye siyasi bir hedef gütmemek üzere ve sadece kültürel çalışma için bir Türk cemiyeti kurmayı önermiştir. Böylece Aralık 1908'de, "Türk diye anılan bütün Türk kavimlerinin mazi ve haldeki eserlerini, işlerini ve mahiyetlerini öğrenme ve öğretmeye çalışma" amacıyla "Türk Derneği" kurulmuştur. Aynı adla bir de dergi çıkarılmış ve 6 sayı yayınlanmıştır. Derneğin önde gelen şahsiyetlerinin İstanbul'dan ayrılmaları nedeniyle, 1911'de dernek kapanmıştır (Darendelioğlu, 1968: 38,40). 18 Ağustos 1911'de, daha Türk Derneği kapanmadan, Şair Mehmet Emin Bey'in (Yurdakul) önerisi ile Türk Yurdu'nun kurulduğu görülmektedir. Bu cemiyetin kurucuları; Mehmet Emin Bey, Ağaoğlu Ahmet Bey, Hüseyinzade Ali Bey, Doktor Akil Muhtar Bey ve Akçuraoğlu Yusuf Bey'dir. 1912 yılı Eylül ayında, artık Selanik'ten İstanbul'a gelmiş olan Ziya Gökalp Bey de derneğe katılmış ve dernek yönetimine seçilmiştir (Akçura, 1978: 212). 190 Mekteb-i Tıbbıye öğrencisinin yaptıkları çağrı sonucu, 1912'de kurulan Türk Ocağı'nın 2.maddesinde cemiyetin amacı şöyle ifade edilmektedir: "Cemiyetin amacı, İslâm kavimlerinin temel direği olan Türklerin, milli terbiyesinin ve ilmi, sosyal ve iktisadi seviyelerinin yükselmesi ve ilerlemesi ile Türk dilinin olgunlaşmasına çalışmaktır" (Karaer, 1999: 176). 1913'te Türk Ocağı başkanlığına Hamdullah Suphi'nin getirilmesi ile faaliyetleri hızlanmış ve çeşitli bölgelere şubeler açılmıştır (Darendelioğlu, 1968: 45). 1914 yılında şube sayısı 16'ya, üye sayısı ise 3000'e, 1916 yılı Ağustosu'nda ise şube sayısı 25'e çıkmıştır (Karaer, 1999: 176,177). II. Meşrutiyet’in hürriyet ortamında Türkçülük konusundaki yayın faaliyetlerinde de önemli ilerlemeler görülmüştür. Türk Derneği'nin yayın organı olan ve altı sayı ç ıkan aynı adlı dergiden yukarıda bahsedilmişti. Bu derginin kapanması ile Türk Yurdu cemiyetinin yayın organı olarak Türk Yurdu dergisi çıkarılmış ve İstanbul'daki Türkçülük akımını temsil etmiştir. Türk Yurdu dergisinin takip edeceği yayın siyasetini gösteren ve Yusuf Akçura tarafından kaleme alınmış olan programın iki maddesi dikkat çekmektedir. Bunlar; "dâhilde ancak Türklük ve Türk unsurunun siyasi ve iktisadi menfaatini müdafaa edeceği" ve "devletlerarası siyasette esas fikrinin Türk âleminin menfaatlerini savunmak olacağı"dır. Altı yıllık faaliyetinde, Akçura'nın (1978: 213) kaleme aldığı programa hassasiyetle riayet etmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, sürgünde olduğu Diyarbakır'da İttihat Terakki'nin bir şubesini kuran Ziya Gökalp, burada Veli Necdet'le birlikte Dicle adlı bir de gazete çıkarmaktaydı. İttihat Terakki'nin daveti ile örgüt merkezi olan Selanik'e giden Gökalp, kısa bir süre sonra genel merkez üyeliğine seçilmiştir (Çalık, 1995: 99,100). 1911'de Ziya Gökalp'in telkin ve ilhamlarıyla Selanik'te "Genç Kalemler" adlı dergi yayınlanmıştır. Gökalp'in yanında, Ömer Seyfettin, Ali Canip (Yöntem) ve arkadaşları tarafından çıkarılan dergi, "yeni lisan" kavramını ortaya atarak dilde Türkçülüğe yönelmiştir. Genç Kalemler'in dilde sadelik yaklaşımı, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin tamamını değil, sadece Türkçe'de karşılığı olanlarını dilden atmayı savunmuştur (Gökalp, 1977: 14). İttihat ve Terakki merkezinin İstanbul'a taşınmasıyla, Ziya Gökalp'in 1912'de İstanbul'a gelmesi, Türk Yurdu cemiyeti yönetimine girmesi ve Türk Yurdu dergisi yazı kadrosuna katılması sonucu, İstanbul'da milliyetçilik faaliyetleri ivme kazanmıştır. Gökalp, gerek Türk Ocağı'ndaki sohbet ve konferansları, gerekse Türk Yurdu'ndaki makaleleri yoluyla milliyetçilik fikrini sistemli bir ideoloji haline getirmeye çalışmış ve bu faaliyetleri ile İttihat Terakki'nin siyasi ideolojisini temsil etme noktasına yükselmiştir (Çalık, 1995: 100,101) Balkan Savaşı esnasında Türk milliyetçiliği düşüncesi yükseldiği gibi, İttihat Terakki yöneticisi Ziya Gökalp’ın yazıları ve desteği ile Yusuf Akçura tarafından yönetilmekte olan Türk Yurdu dergisi de İttihat Terakki'nin koruması altına girmiş ve yazarlarının çoğu da bu partiye üye olmuşlardır (Temir, 1987: 47). 

Türk milliyetçiliğinin önemli bir merkezi olan Türk Ocakları, İstanbul'un işgal edilmesi ile faaliyetlerine son vermiş, 9 Eylül 1922'de kazanılan zaferden sonra yeniden açılmış ve şube sayısı 260'a üye sayısı da 30.000'e ulaşmıştır (Karaer, 1999: 177). Türk Ocakları, 10 Nisan 1931'de, “çevresindekilerin telkinleri doğrultusunda” Mustafa Kemal'in talimatı ile kapatılmış, 10 Mayıs 1949'da ise Hamdullah Suphi Tanrıöver başkanlığında yeniden açılmıştır (Darendelioğlu, 1968: 53,54). 


İKİ ANLAYIŞ VE BİR ANLAŞMAZLIK 


Türk milliyetçiliğinin bir fikir sistemi haline gelmeye başladığı, Osmanlı'nın son döneminde, iki önemli fikir adamı öne çıkmıştır. Bunlardan biri Durkheim sosyolojisine dayalı fikirler geliştiren Ziya Gökalp, diğeri ise Üç Tarz-ı Siyaset yazarı Yusuf Akçura'dır. Türk milliyetçiliği fikrinin, o tarihteki ifadeyle Türkçülüğün, ortaya çıkmasında çok büyük katkıları olan bu iki müstesna şahsiyetin, milliyetçilik görüşleri arasında bazı belirgin farklılıklar vardır. Her iki fikir adamının görüşlerini daha iyi anlamaya fırsat vereceği düşüncesiyle, temel noktalardaki bazı görüş farklılıkları aşağıda maddeler halinde ele alınmaktadır: 1- Milliyetçilik düşüncesinin dayandığı "millet" kavramının tanımında: Akçura'ya göre (1978: 35); "Millet, ırk ve dilin esasen birliğinden dolayı sosyal vicdanında birlik ve beraberlik meydana gelmiş insan toplumudur." Gökalp'e göre (1977: 22); "millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder." Akçura'nın tanımında esas alınan ırk kavramını Gökalp "zoolojiye ait bir terim" olarak görür ve ırk kavramı gibi; kavim, coğrafya, siyasi sınırlar, ümmet ve kişisel iradenin de yeterli olamayacağını, milleti bir arada tutan bağın sosyoloji ilmine dayalı olarak "terbiyede, kültürde, yani duygularda iştirak" olduğunu öne sürer. Milleti tarifinde de görüleceği üzere, Gökalp’ın millet ve milliyetçilik anlayışında, kendisinin "hars" dediği "kültür" esastır. Nitekim Gökalp, (1977: 21, 22) eserinin bir yerinde milleti şöyle tanımlamaktadır: "Millet, aynı milli kültürde ortak olan fertlerin bütünüdür." 2- Milliyetçiliğin diğer kavramlarla ilişkisinde: 

"Üç Tarz-ı Siyaset" adlı makalesinde Akçura (1998: 36), Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük fikirlerini açıklayarak, bunların "hangisinin Osmanlı Devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbik" olduğunu sorar. Akçura'ya göre bu görüşler birbirlerinin seçenekleridir ve birinin tercih edilmesi gerekmektedir. Gökalp ise (1977: 67), "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" kavramlarını savunur ve bunları birbirlerinin zıddı olarak görmez. "Türk Milletindenim, İslâm ümmetindenim, Batı medeniyetindenim" demek suretiyle, bu üç kavramda birleşen bir milliyetçilik anlayışını seslendirir. Türkçülüğün İslâm'a aykırı olduğu iddialarına karşı, "Türkçülerin amacı çağdaş bir İslâm Türklüğü'dür" diye cevap veren Gökalp (1976: 58,59)., "Türkçülerin millet ülküsü Türklük ise, ümmet ülküsü de İslâmlık'tır" demektedir. Türkçüler'in bir ümmet programlarının da olması gerektiğini ve İslâm milletleri arasında; tek alfabe kullanılması, kavram kurultayı toplanması, ortak bir eğitim verilmesi, dini örgütler arasında sürekli temas sağlanması ve ümmetin simgesi olan "ay"ın kutsallığının korunması ilkelerini önermektedir. Bu ilkeleri sıralayan Gökalp, "bu İlkelerden anlaşılıyor ki, Türkçülük aynı zamanda İslâmcılık'tır" demektedir. Gökalp’a göre (1977: 72, 45), Türk milletindenim denildiğinde; "dilde, estetikte ahlâkta, hukukta, hatta din hayatında ve felsefede Türk kültürüne bir orijinallik, bir şahsilik göstermeye" çalışılacaktır. İslâm ümmetindenim denildiğinde ise; en mukaddes kitap Kur'an-i Kerim, en mukaddes insan Hz. Muhammed, en mukaddes mabet Kâbe, en mukaddes din İslâmiyet olacaktır." O’na göre; "Türkçüler, tamamiyle Türk ve Müslüman kalmak şartıyla, Batı medeniyetine tam ve kati bir suretle girmek isteyenlerdir. Fakat Batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp bularak ortaya çıkarmamız gerekmektedir." Kültürün milli, medeniyetin milletlerarası olduğunu ifade eden Gökalp (1977: 31), kültürü yalnız bir milletin dini, ahlaki, hukuki, akli, estetik, lisanî, iktisadi ve fenni hayatlarının ahenkli bir bütünü olarak görürken, medeniyeti, aynı medeniyet dairesine giren birçok milletlerin sosyal hayatlarının müşterek yekünü" olarak tanımlamaktadır. Erol Güngör (1987: 40,41), Gökalp’ın kültür ve medeniyet hakkında yaptığı tarif ve sınıflama bakımından, hem orijinal hem de zamanını aşmış bir mütefekkir sayılması gerektiğini ifade etmiştir. 3- Türk dili hakkındaki görüşlerinde: 

Her iki fikir adamı da Türkçe'nin sadeleştirilmesi temel yaklaşımında hemfikir olmakla birlikte, uygulamada ayrılmaktadırlar. Akçura'ya göre (1978: 25); "müşterek bir şive kabul edilecekse, bütün Arapça, Farsça kelimeler atılmalı ve Osmanlı Türklerince alışılmış olsun veya olmasın bütün Türk lehçelerinden kökler alınmalıdır." Gökalp ise (1977: 12, 14, 165), Fuad Raif Bey'in İkdam'da giriştiği bütün Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçe'den çıkarma girişimini eleştirmekte ve Genç Kalemler'de Ömer Seyfettin ile birlikte yürüttükleri çalışmalarda olduğu gibi, sadece Türkçe'de karşılığı olan Arapça ve Farsça kelimeleri atmak gerektiğini savunmaktadır. Ayrıca, dini sahada da Türkçe kullanımını savunmakta; "tilavetler müstesna olmak üzere, Kur'an-i Kerim'in ve gerek ibadet ve ayinlerden sonra okunan bütün dualarla münacatların ve hutbelerin Türkçe okunması çok faydalı olur" demektedir. Gökalp’ın bu arzusu bugün gerçekleşmiştir. Şurası ilginçtir ki, Gökalp (1976: 57), bütün İslâm ülkelerinde ortak olan Arap alfabesinin değiştirilmeden kullanılması gerektiği görüşündedir. 1928 tarihinde Yusuf Akçura (1978: 230)., milliyetçilik görüşlerini amacına ulaşmış kabul etmekte ve Türkiye Cumhuriyeti'ni "Türkçülük idealinin gerçekleşmesi" olarak alkışlamaktadır. Ayrıca, "Türk milliyetçileri dilin Türkçeleşmesini, ... bedayiin Türkçeleşmesini, yani şiirin, musikinin, resmin... milli ve asli olmasını, kısacası Türk kültürünün yabancı etkilerden kurtulup kendi asliyetini bularak gelişmesini temenni ediyor ve buna ellerinden geldiği kadar çalışıyorlardı" diyerek memnuniyetini ifade etmektedir. 4- Millet anlayışında dinin yeri konusunda: Din, Gökalp’ın millet tanımında kültürün bir unsuru olarak yer aldığı gibi, "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" formülünde de, Türk kimliği kadar önemli bir yer tutmaktadır. Millet ve ümmetin karşıt tezler olmadığı, bu iki kavramı sentez haline getiren en önemli düşünürlerimizden birinin de Gökalp olduğu, Orhan Türkdoğan (1995: 51) tarafından ifade edilmektedir. Gökalp (1976: 80), "yurt" kavramındaki kutsallığın, üzerinde yaşayan "millet"e dayandığını ifade etmektedir. Devletin de kendi kendine var olan bir güç olmaması hasebiyle kutsal olamayacağını belirten Gökalp’a göre, "kutsal varlık olarak yalnızca iki şey var: millet ve ümmet." Gökalp milliyetçiliğinde, millet ve ümmet; Türklük ve İslâmiyet iki kutsal değer konumundadır. 

Akçura ise (1998: 34), milletin tanımında dine yer vermemekle birlikte, İslam'ın Türk milliyeti bakımından önemli bir rol üstlenebileceğini ifade etmektedir: 

"...Zamanımızda birleşmesi muhtemel Türklerin büyük bir kısmı Müslüman'dır. Bu cihetle, İslâm dini, Türklüğün birleşmesinde şu hizmeti yerine getirebilmek için, son zamanlarda Hıristiyanlıkta olduğu gibi, içinde milliyetlerin doğmasını kabul edecek şekilde değişmelidir. Bu değişme ise hemen hemen mecburidir de: zamanımız tarihinde görülen umumi cereyan ırklardadır. Dinler, din olmak bakımından gittikçe siyasi ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar." 

Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde, Türk Birliği ve İslâm Birliği siyasetleri arasında kolaylıkla bir tercih yapamaması ve tereddütler geçirmesi, Türk Birliği siyasetini önerirken; "Osmanlı ülkesindeki Türklerin hem dini, hem ırki bağlar ile pek sıkı, sadece dini olmaktan sıkı birleşmesi" sonucunun elde edileceğini ifade etmesi (onun millet hayatında dini bağlara değer verdiğini göstermektedir. Bunun yanında, "...Ben Osmanlı ve Müslüman bir Türküm, binaenaleyh devlet-i Osmaniye, İslâmiyet ve bütün Türkler menfaatine hizmet etmek istiyorum. Lakin siyasi, dini ve nesebi olan bu üç cemiyetin menafii (menfaati) müşterek midir?" (Temir, 1987: 32) sorusu ile samimi şüphelerini açıklamaktadır. Anlaşıldığı üzere, milliyet anlayışında dinin yeri bakımından Gökalp ile Akçura arasında farklılık vardır, ama bu büyük bir fark veya uçurum anlamında değildir. 5- Turancılık konusunda: Akçura, Azerbaycan Türkleri'nden Hüseyinzade Ali Bey'in bir şiirine yer vererek, onun Turancılığın ilk taraftarı olduğunu iddia eder. O'na göre şairini Turancı yapan şiir şöyledir: "Sizlersiniz, ey kavm-i Macar bizlere ihvan: Ecdadımızın müştereken menşei Turan... Bir dindeyiz biz, hepimiz hak-perestan; Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kur'an?" Yusuf Akçura (1978: 183)., bu şiire göre Hüseyinzade'nin Pan-Turkizm'e değil daha geniş olan Pan-Turanizm'e taraftar olması gerektiğini ifade etmektedir. Görüldüğü üzere 

Akçura'daki Turancılık anlayışı, Macarları da içine alan ve din farkı gözetmeyen bir özellik taşımaktadır. Ziya Gökalp’ın (1976: 75). Turan konusundaki meşhur şiiri, onu bu konuda en ön safa yerleştirmiştir: "Vatan ne Türkiye'dir Türk için ne Türkistan; Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan!" Bu şiirden ayrı olarak, Turan kavramını teorik düzeyde de ele alan Gökalp (1977: 2629), Türkçülük ülküsünü, büyüklüğü noktasında Türkiyecilik (Anadoluculuk), Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turancılık olmak üzere üç dereceye ayırır. Türkiye'deki birlikten sonra, Türkçülükteki yakın mefküre (ülkü) olarak, Harzem, İran, Azerbaycan ve Türkiye'yi kapsayan Oğuz (Türkmen) Birliği olmalıdır. Türkçülüğün uzak mefküresi olarak ortaya koyduğu Turan ise, "bazılarının zannettiği gibi, Türklerden başka, Moğolları, Tunguzları, Finuvaları, Macarları da içine alan bir kavimler karışımı değildir." Gökalp’a göre ilim bakımından sabit olan hakikat; Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, Tatar, Oğuz gibi Türk boylarının dilce ve gelenekçe kavmi bir birliğe sahip olduğudur ve Türkler anlamına gelen Turan kelimesi bunlar için kullanılmalıdır. Gökalp’ın (1976: 75, 80, 81). Turan konusundaki bir başka tanımı; "Türkler'in oturduğu, Türkçe'nin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamı" olduğu şeklindedir. O'na göre, Türkler'in kendi yurtları olan Turan'ı sevmeleri, onların bütün İslâm yurdunu unutmalarını gerektirmemektedir. Gökalp’ın milliyetçilik yaklaşımının temeli olarak aldığı kültür, onun Turancılık görüşünün oluşmasında da kendini göstermiş ve aynı kültüre sahip olan Türk boylarının birliği olarak ortaya çıkmıştır. Akçura'ya nazaran Gökalp’ta güçlü bir kuramsal yaklaşım ve düşünce gücü göze çarpmakta ve onu Türk milliyetçiliği tarihinde emsalsiz bir yere oturtmaktadır. İki fikir adamının anlaşmazlıklarına gelince, Yusuf Akçura'nın yönetimindeki Türk Yurdu dergisi, İttihat Terakki'nin koruması altına girmiş ve yazarlarının çoğu parti üyesi durumundaydı. Sadrazam Talat Paşa ile Akçura'nın ilişkileri iyiydi ve partiye üye olmasının daha iyi olacağı başta Gökalp olmak üzere çeşitli dostları tarafından Akçura'ya zaman zaman telkin ediliyordu. 

Bu telkinlerin sonucunda parti üyesi olmayı kabul eden Akçura'nın, Talat Paşa ve Ziya Gökalp’ın üyelik teklifi yapan iki şahit üye olması ile bir tören düzenlenerek üyeliğe alınması kararlaştırılmıştı. Ancak, tenha bir odada İttihat Terakki'nin gizli yemini yerine getirilirken, Yusuf Akçura Kur'an-i Kerim'e el basmayı kabul etmemiş ve bu yüzden parti üyeliğine girememiştir. Bazı kaynaklarda "abdestli olmadığı için Kur'an'a el basmaktan çekinmesi yüzünden törenin tamamlanamadığı" iddiası dile getiriliyorsa da (Temir, 1987: 47), abdest almanın kolaylığı karşısında bu iddia geçerlilik taşımamaktadır. Ziya Gökalp bu konuyu kabullenmeyerek büyütmüş; izzetinefis meselesi yapmıştır. Bunun sonucunda Akçura, Darülfunun'da kadro dışı b ırakılarak işsiz durumuna düşmüş ve geçim sıkıntısı ile karşılaşmıştır (Temir, 1987: 48). İki düşünür arasındaki bu anlaşmazlık, her ikisinin de eserlerine yansımış ve karşılıklı olarak birbirlerinin önemini az gösterme çabası olarak kendini göstermiştir. Gökalp (1977: 13), Tıbbiye'de teşekkül eden gizli bir cemiyette "Pan-Turkizm, PanOttomanizm, Pan-İslâmizm" fikirlerinin hangisinin gerçeğe daha uygun olduğunun tartışıldığını ve bu tartışmanın Avrupa ve Mısır'daki Jöntürkler'e yayılarak taraftar bulduğunu öne sürmektedir. Ayrıca, Mısır'da çıkan Türk gazetesinde Akçuraoğlu Yusuf Bey ile Ferid Bey'in Türk Birliği siyasetini tavsiye ettiğini ifade etmektedir. Bu ifadelerden, Akçura'nın öne sürdüğü görüşlerin daha önce başkaları tarafından ifade edilmiş olduğu ve Akçura'nın Türk Birliği görüşünü Ferid Bey ile birlikte ortaya atmış olduğu anlaşılacaktır. Şüphesiz daha önce başkaları bu görüşleri ifade etmiş olsa da, ilk defa sistemli bir şekilde ortaya atan Akçura'dır. Ferid Bey'in yazısı ise Akçura'nın makalesine verilen cevaba cevap niteliğindedir. Akçura ise (1978: 183,186), Hüseyinzade Ali Bey'in bir şiirine yer vererek, onun Müslüman Türk kavimleri arasında ilk Turan Birliği taraftarı olduğunu iddia etmektedir. Ayrıca, Gökalp’ın meşhur "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" parolasının daha önce Hüseyinzade tarafından "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak" şeklinde ortaya atılmış olduğunu da öne sürmektedir. Bilindiği gibi, Akçura'nın Hüseyinzade'ye atfettiği Turan konusunda da Gökalp’ın orijinal yorum ve yaklaşımları söz konusudur. Ayrıca, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak kavramlarını ilk defa Hüseyinzade ortaya atmış olsa bile, bunları birlikte değerlendiren ve sistemleştiren Gökalp olmuştur. 

Bu tartışmalar, Türk aydınları arasında Akçura ve Gökalp çizgileri üzerinde tartışmalara yol açmış ise de, büyük çoğunluğun, görüşlerini bir sosyoloji disiplini içinde ve sistemli olarak ifade eden Gökalp’ı takip ettiği anlaşılmaktadır. Bunlardan biri de, Türk milliyetçiliğinin rehberi olarak Ziya Gökalp’ı öneren ve nazariyatını işleyerek geliştirmek gerektiğini ifade eden Zeki Velidi Togan'dır. Togan ayrıca, Türk milliyetçiliğinin emperyalizme ve ırk üstünlüğü davalarına kapılmaması ve siyasi hudutlara da indirgenmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Bir Türkistan'lı olan Togan (1977: 45, 46), dinin Türk milletinde muhakkak bir esas olduğu görüşündedir. O'na göre, eski Bulgarlar, Avar, Peçenek, Uz ve Komanlar din değiştirme yüzünden Slav, Ukraynalı ve Macar olmuşlardır. Türkçü fikirler taşıdığı dönemdeki yazılarında Ethem Nejat* (2001: 20,21), Türk milliyetini, Türk lisanını ve bugünkü toplumsal konumu korumada İslamiyet'in büyük bir etkisi olduğu görüşündedir. "Müslüman olduğum kadar Türk, Türk olduğum kadar Müslüman'ım" şeklindeki ifadesi, ona burada yer vermek için yeterlidir. 


DEĞERLENDİRME VE SONUÇ 


Millet ve milliyetçilik kavramları, ortaya çıktıkları Batı toplumlarından Osmanlı ülkesine doğru genellikle olumsuz etkiler meydana getirmiştir. Çok etnisiteli, çok dinli ve çok kültürlü Osmanlı imparatorluk modeli; tek dil, tek ülke, tek vatan ve tek kültür temeline dayalı millet anlayışına doğal olarak uzak kalmak istemiştir. Bu yeni Batılı devlet modelinin kendi yapısını ve bütünlüğünü bozmasından endişe eden Osmanlı Devleti, bu akımların ülkesine sirayet etmesini önlemeye çalışmıştır. Milliyetçilik akımları, ilk önce Batı ile daha yakın ilişkileri olan Hıristiyan unsurları etkilemiş ve bunların ayrılıkçılık talepleriyle ortaya çıkmalarına sebep olmuştur. Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan gibi Balkan devletleri, milliyetçilik hareketleri sonucu Osmanlı’dan ayrılmışlardır. Osmanlı Devleti bütünlüğünü koruyabilmek için, Akçura’nın da (1998) belirttiği gibi önce Osmanlılık siyaseti uygulayarak Müslüman-Hıristiyan bütün tebaayı bir arada tutmayı denemiştir.

* 1918'e kadar Türkçü bir anlayışla yazılar yazan Ethem Nejat, bu tarihte Maarif Nezareti tarafından Almanya'ya gönderildi ve burada Sosyalist fikirlere kapıldı. 28 Ocak 1921 tarihinde Trabzon yakınlarında Mustafa Suphi ile birlikte öldürüldü. 

Hıristiyan unsurlar ayrıldıktan sonra, II. Abdülhamit döneminde İslamcılık politikası devreye girmiş ve Müslüman unsurlar olarak, Osmanlı devleti çatısı altında birlikte var olma düşüncesi öne çıkmıştır. Devletin bekasını önde tutan Osmanlı aydınları, uzun süre Türk milliyetçiliğini öne sürmemişlerdir. Osmanlı dönemindeki Türk milliyetçiliği hareketlerinin başlangıcı sayılan yayınlar; Ahmet Mithat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat gazetesi Fransız İhtilali’nden 89 yıl sonra (1878) kurulmuştur. 1893-1895 yılları arasında Türkçe yayın yapan Cevdet Bey’in İkdam Gazetesi ise Fransız İhtilali’nden 104 yıl sonra yayınlanmaya başlamıştır. Geçen bu süre içinde Osmanlı’nın Hıristiyan unsurları isyan edip (Sırp isyanı 1804, Yunan isyanı 1821) ayrı devletlerini çoktan kurmuşlardır. Osmanlı dönemi milliyetçiliğinin vatandaşlık bağına dayalı bir anlayış sergilememesi, denenmiş olan Osmanlılık düşüncesinin başarılı olamamasına bağlanabilir. Çünkü Osmanlılık fikri, aynı devlet çatısı altında farklı etnik, dini ve kültürel gruplara özgürlükler vermekte ve sadece devlete bağlılık istemekteydi. Vatandaşlık bağına dayalı ulus-devlet anlayışı bundan daha ileride fedakârlıklar istemekte; herkesin resmi dilde eğitim almasını ve devletle olan işlerinde resmi dili kullanmasını öngörmektedir. Osmanlılık etrafında toplanamayan farklı etnik ve dini gruplara, vatandaşlık esasını önermek anlamsız olacağından gündeme gelmemiştir. Ziya Gökalp’ın milli kültüre ve İslâm’a dayalı millet anlayışı, Hıristiyan unsurları ayrılmış olan Osmanlı için uygun bir model gibi görünmektedir. Gökalp’ın Milet ve ümmet kavramlarını birlikte kullanarak oluşturmaya çalıştığı milliyetçilik anlayışı, Türk olmayan Müslüman unsurların devleti benimsemesi için gerekli imkânları sağlamayı amaçlamaktaydı. Gökalp milliyetçiliğinin İttihat ve Terakki’nin resmi politikası olarak ortaya konulması, Osmanlı dönemi resmi milliyetçilik anlayışının muhafazakâr bir milliyetçilik olduğu şeklinde değerlendirilebilir. Akçura ise, kan ve soya dayalı bir milliyetçilik anlayışını önde tutmakta, kültürü önemli görmekle birlikte milliyetçilik anlayışında dine fazlaca yer vermemektedir. . Gökalp gibi Türklük ve İslâm’ı birbirini tamamlayan unsurlar olarak görmemekte, birbirinin seçenekleri olarak kabul etmektedir. Akçura’nın yaklaşımı, farklı etnik unsurlara sahip olan Osmanlı toplumunu bir arada tutabilecek bir özellik göstermemektedir. 

Gökalp ve Akçura yaklaşımları, Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde de etkili olan iki önemli milliyetçilik anlayışını temsil etmektedir. 1924’teki ölümüne kadar, Gökalp’in Cumhuriyet dönemi milli devlet ve resmi milliyetçilik anlayışını formüle etmekle görevlendirilmiş olması bunu göstermektedir. 



KAYNAKÇA 

Akçura, Yusuf, (1978), Türkçülük, Türk Kültür Yayını, İstanbul. 
Akçura, Yusuf, (1998), Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara. 
Çalık, Mustafa, (1995), MHP Hareketi -kaynakları ve gelişimi- 1965-1980, Cedit Neşriyat, Ankara. 
Danişmend, İsmail Hami, (1966), Türklük Meseleleri, İstanbul Kitabevi Yayınları No: 30, İstanbul. 
Darendelioğlu, İlhan, E., (1968), Türkiye'de Milliyetçilik Hareketleri, Toker Yayınları, İstanbul. 
Gökalp, Ziya, (1976), Türkleşmek İslâmlaşmak, Çağdaşlaşmak ve Doğru Yol, İnkılap ve Aka yayınları, İstanbul. 
Gökalp, Ziya, (1977), Türkçülüğün Esasları, Kadro Yayınları, İstanbul. 
Güngör, Erol, (1987), Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, İstanbul. 
Güngör, Erol, (1998), "Elie Kedouri'nin Avrupa'da Milliyetçilik Kitabına Önsöz", Türkiye Günlüğü; Milliyetçilik, Sayı: 50, Ankara, ss.131-136. 
Kafesoğlu, İbrahim, (1999), Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, Ötüken Yayınları, İstanbul. 
Karaer, İbrahim, (1999), "Türk Ocakları ve Türk Milliyetçiliği", Türk Yurdu; XXI.Yüzyıla Doğru Türk Milliyetçiliği, Özel Sayı, Cilt:19, Sayı: 139-141, Ankara, ss.176-179. 
Kushner, David, (1979), Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), (Çev. Ş. Serdar Türet, Rekin Ertem, Fahri Erdem), Kervan Yayınları, İstanbul. 
Nejat, Ethem, (2001), Türklük Nedir ve Terbiye Yolları, (Haz. Faruk Öztürk), Kızılelma Yayıncılık, İstanbul. 
Öğün, Süleyman Seyfi, (1998), "Türk Milliyetçiliğinde Hakim Millet Kodunun Dönüşümü", Türkiye Günlüğü; Milliyetçilik, Sayı: 50, Ankara, ss.17-37. 
Temir, Ahmet, (1987), Yusuf Akçura, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları No: 836, Ankara. 
Togan, Zeki Velidi, (1977), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, 
Yağmur Yayınevi, İstanbul. 
Türkdoğan, Orhan, (1995), Niçin Milletleşme; Milli Kimliğin Yükselişi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul. Yalçın, Mustafa, (1994), Jöntürklerin Serüveni, İlke Yayınları, İstanbul. 
Yurdakul, Mehmet Emin, (1979), Türk Sazı, Atlas Kitabevi Yayınları, İstanbul.

Murat Apay

Yorum Gönder

0 Yorumlar